Güneş Sistemi en az bir yıldız ve onun çekim alanı içinde dolaşan gök cisimlerinin (gezegenler, uyduları, astroidler, kuyruklu yıldızlar) oluşturduğu sistemlere güneş sistemi ya da gezegen sistemi denir. Özel ad olarak bu terim Dünya’nın da içinde bulunduğu, Güneş merkezli gezegen sistemi için de kullanılır.
Bakınız: Güneş
Güneş Sistemi; Güneş, dört yer benzeri iç gezegen , küçük, kaya ve metal içerikli asteroidlerden oluşan bir asteroid kuşağı, dörtgaz devi dış gezegen, ve Kuiper Kuşağı denen buzsu cisimlerden oluşan ikinci bir kuşaktan ibarettir. Kuiper kuşağının ötesinde ise seyrek disk, gündurgun (heliopause) ve en son olarak da varsayımsal Oort Bulutu bulunur.
Güneş Sistemi’nin Yeri ve Yapısı
Karanlık ve bulutsuz bir gecede gökyüzüne bakıldığında, “Samanyolu” adı verilen parlak ışık kuşağı görülür. Güneş Sistemi, içinde yaklaşık 200 000 milyar yıldız barındıran ve sarmal bir gökada olan Samanyolu’ nun bir parçasıdır.
Güneş’imiz, Samanyolu’ nun Orion Kolu olarak bilinen dış spiral kollarından birinin içindedir. Güneş’ in gökada merkezinden uzaklığı yaklaşık 25.000 ile 28.000 ışık yılı arasındadır ve gökada içinde hızı yaklaşık 220 km/s’dir, öyle ki tam bir turu her 225–250 milyon yılda bir atmaktadır. Bu tur Güneş Sistemi’ nin gökadasal yılı olarak bilinir.
Güneş Sistemi’ nin yörüngesi oldukça ilginç özelliklere sahiptir. Bu yörünge hem neredeyse çembersel, hem de sarmal kolların oluşumuna yol açan basınç dalgalarıyla aynı hızdadır. Bu nedenle Dünya’ da yaşamın var olduğu dönemde, Güneş Sistemi sarmal kolların içinde değil aralarında kalmıştır. Sarmal kollarda sık sık meydana gelen süpernova patlamalarından gelecek ışıma, kuramsal olarak, bir gezegendeki yaşamı ortadan kaldırabilir. Bu yörüngesi sayesinde, Güneş Sistemi hayatın ortaya çıkması ve sure gelmesi için uygun şartlara sahiptir.
Güneş Sistemi’nin Oluşumu
Güneş Sistemi’nin ilk olarak Emanuel Swedenborg tarafında 1734 yılında öne sürülen, daha sonra Immanuel Kant tarafında 1755 yılında genişletilen Bulutsu Varsayımı’ na uygun olarak oluştuğuna inanılmaktadır. Benzer bir teori Pierre-Simon Laplace tarafından bağımsız olarak 1796’da üretilmiştir. Bu teoriye göre Güneş Sistemi 4,6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu oluşmuştur. Bu ilk bulutun birkaç ışık yılı genişliğinde olduğu ve birkaç yıldızın doğumuna sebep olduğu sanılmaktadır. Çok eski göktaşlarının incelenmesi sonucunda, ancak çok büyük patlayan yıldızların merkezinde oluşabilecek kimyasal elementlere rastlanması Güneş’in bir yıldız kümesi içinde ve birkaç süpernova patlamasının yakınında oluştuğuna işaret eder. Bu süpernovalardan gelen şok dalgası çevrede bulunan bulutun içinde yüksek yoğunluk bölgeleri oluşturarak iç gaz basıncını yenecek ve içe çöküşe neden olacak kütleçekimsel kuvvetlerin oluşmasına izin vererek Güneş’in oluşmasını tetiklemiş olabilir.
Güneş Sistemi’nin Yörüngesi
Güneş Sistemi, sarmal bir galaksi olan Samanyolu’nun bir parçasıdır. Samanyolu’nda yaklaşık 200 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir; bunların arasında Güneş, Dünya’ya en yakın yıldız olması dışında, bir yıldızda bulunan ortalama özelliklere sahiptir.
Samanyolu’nun çapı yaklaşık 100 000 ışıkyılıdır. Güneş sisteminin Samanyolu’nun merkezinden 25-28 bin ışıkyılı kadar uzaklıkta olduğu sanılmaktadır.
Güneş sisteminin yörüngesi oldukça ilginç özelliklere sahiptir. Bu yörünge hem neredeyse çembersel, hem de sarmal kolların oluşumuna yolaçan basınç dalgalarıyla aynı hızdadır. Bu nedenle Dünya’da yaşamın varolduğu dönemde, Güneş Sistemi sarmal kolların içinde değil aralarında kalmıştır. Sarmal kollarda sık sık meydana gelen süpernova patlamalarından gelecek ışıma, kuramsal olarak, bir gezegendeki yaşamı ortadan kaldırabilir. Bu yörüngesi sayesinde, Güneş Sistemi hayatın ortaya çıkması ve süregelmesi için uygun şartlara sahiptir.
Güneş sistemindeki gezegenler her zaman aynı yörünge üzerinde aynı zaman içerisinde hareket ederler. Bunu bulan ilk kişi Kepler’dir. Bu yasaya sonradan Bode yasası adı verilmiştir.
Güneş Sistemi’ndeki Gezegenler
Uluslararası Astronomi Birliği’nin yayımladığı son karara göre, Güneş Sistemi’nde sekiz gezegen vardır, bunlar Güneş’e en yakın gezegenden başlayarak sırasıyla (yukarıdaki resimde soldan sağa, ilk dördü kaya oluşumlu diğer dördü ise gaz devleridir) Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’dür. 1930’dan 2006 yılına kadar bilimsel olarak geçerli olan dokuz gezegen vardı, ancak 24 Ağustos 2006 tarihinde UAB tarafından Plüton’un statüsü, cüce gezegenliğe düşürülmüştür. Aynı karar gereğince, 2003 UB313 ve Ceres de cüce gezegen statüsündedir.
Güneş Sistemindeki diğer küçük kütlelerin aksine kuyruklu yıldızlar eski zamanlardan beri bilinmektedir. Kuyrukluyıldızlar da meteoridler ve astroidler gibi güneş sisteminin ve gezegenlerin oluştuğu bulutsudan arta kalan gökcisimlerinden biridir.
Halley
Edmond Halley’in 1705 yılında Newton’un hareket kanunlarını kullanarak 1758 de geçecegini tahmin ettiği kuyruklu yıldız. Tahminin doğru çıkması üzerine o sırada ölmüş olan Halleyin adı kuyrukluyıldıza verildi.
Halley’in ortalama periyodu 76 yıldır fakat Güneşe yaklaştıkça kütle kaybetmesi ve başka gezegenlerin kütle çekim alanına girmesinden dolayı bu periyod kesin olarak tahmin edilelmemektedir. En son 1910 ve 1986 yılında geçtiği bilinen kuyrukluyıldızın birdahaki ziyaretinin 2062 nin başında olacağı düşünülüyor.
Halleyin ölçüleri 16x8x8km dir.
SL9
Eugene Shoemaker, Carolyn Shoemaker ve David Levy tarafından keşfedilen kuyrukluyıldız.
Keşfedilmesinin hemen ardından 1994 yılında Jüpiterin çekim alanına kapılarak 21 parçaya bölündü ve bu parçalar teker teker Jüpiterin atmosferine çarptı.
Hyakutake
30 ocak 1996 da Yuji Hyakutake’nin basit dürbünler sayesinde keşfettiği kuyrukluyıldız. Bu sene içinde de mart sonundan nisan sonuna kadar görülebildi.
Astronomlar Hyakutakede diğer kuyrukluyıldızların aksine büyük miktarlarda etan ve metan gözlemlediler.
McNaught
2007 yılının ocak ayında gözlemlenen kuyruklu yıldız astronomlar tarafından son 10, 20, 30 ve hatta 40 yılın en parlak kuyrukluyıldızı olarak nitelendirildi. Bu ünvanı kendisine kazandıran ise Dünyadan bakıldığında güneşe çok yakın olmasına karşın görülebilmesiydi. Ancak Kuzey yarım küreden sadece 4 gün görünen McNaught Ocak ayının sonuna kadar güney yarımküreden gözlenebilecek.
18 Kasım akşamı Toplulukta eski yeni herkes Fizik bölümünün çatısında toplandı Leonid’i seyretmek için. Sabaha kadar çay odasında kaç bardak kahve içildi, çatıda kaç göktaşı görüldü bilmiyorum fakat sabah herkes yüzünde bir gülümsemeyle ayrıldı yatağına doğru.
Güneş: Samanyolu gökadasında bilinen 200 milyar yıldızdan birisi olan Güneş kütlesi sıcak gazlardan oluşan ve çevresine ısı ve ışık yayan bir yıldızdır.
Güneşin çapı dünya çapının 110 katı (1.4 milyon km), hacmi 1.3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. Güneşin yoğunluğu ise Dünyanın yoğunluğunun ¼’ü kadardır. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70 000 km hızla döner. Bir turunu ise 25 günde tamamlar.
31 Aralık 2009 tarihinde Güneş ve üstündeki ‘Leke 1039’ (Telif Hakkı: NASA / SoHO)
Güneş’in Oluşumu
Güneş Sistemi’ ni oluşturan gaz ve toz bulutu önce dağınık bir yapıdaydı ve dönme hareketi yapmaktaydı; ancak bu hareket oldukça yavaştı. Bir süre sonra bulutun bir yerinde yoğunlaşan maddenin kütle çekimi de artınca etrafındaki gaz ve toz bulutu daha hızlı dönmeye başladı. Döndükçe ısınan bulut merkeze doğru yoğunlaşmaya başladı. Merkezdeki bu yoğunlaşma bir süre sonra sıcaklığın artmasına ve bu da atomlar arası çarpışmalara neden olduğundan, ilkel Güneş ilk ışınımını yaymaya başladı. Merkezden uzakta kalan diğer toz ve gaz yapıları ise ilkel Güneş’ in etrafında dönmeye devam ettiler. Yaklaşık 100 milyon yıl kadar sonra ilkel yapının içerisindeki hidrojen yoğunluğu ve basıncı füzyon olayını başlatarak Güneş’i enerjisini kendi sağlayan bir yıldız haline getirmiştir.
Güneş’in Yapısı
Güneş % 75 hidrojen, % 20 helyum ve % 5 de diğer elementlerden oluşur. Güneşte hidrojenin helyuma dönüşmesi sırasında (füzyon – erime birleşme) büyük bir enerji ortaya çıkar. Saniyede 600 milyon ton hidrojen helyuma dönüşür. Buda her saniye Güneşin 4.5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneşteki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ki bu olaya Güneş Fırtınası ya da Güneş Patlaması denir. Bu bilgilere bakarak günün birinde Güneşi’n çevresine ısı ve ışık yayamayacağını ve dolayısı ile yeryüzünde yaşamın sona ereceğini düşünebiliriz. Ancak bu çok uzun yıllar sonra olacak bir olaydır.
Güneşin yüzey sıcaklığı 6 000 °C ve merkezindeki sıcaklık ise 1.5 milyon °C’dir. Güneşten çıkan enerjinin 2 milyonda birlik kısmı yeryüzüne ulaşır. Güneş’in üç günde yaymış olduğu enerji, Dünya’da bilinen bütün petrol, kömür ve ormanlardan elde edilecek enerjiye eşittir. Güneş ışınları 8.44 dakikada yeryüzüne ulaşır. Güneş Dünya’ya en yakın yıldızdır.
Göktaşı; büyüklüğü bir kum tanesiden, büyük bir kaya parçasına kadar değişebilen kuyrukluyıldız kalıntılarıdır. Halk arasında ‘kayan yıldız’ ya da ‘meteor’ olarak da bilinir.
Göktaşı kelimesi yerine de kullandığımız, İngilizce bir kelime olan meteor, Yunanca ‘gökyüzünün yukarısı’ anlamındaki “meteōros” sözcüğünden gelir. Ayrıca uzaydaki hareketleri süresince değişen konumlarına bağlı olarak çeşitli adlar alırlar; meteoroid; uzayda hareket etmekte olan kaya parçaları, meteor; Dünya’nın atmosferinden girerek ışıldayan parçacıklar ve meteorite; Dünya atmosferinden girdikten sonra yeryüzüne ulaşan kaya parçalarıdır.
Göktaşı yağmurları, Güneş Sistemi’nin iç kısımlarına yaklaşmakta olan bir kuyrukluyıldızın arkasında bıraktığı kaya parçalarından kaynaklanır. Bilim insanları göktaşı yağmurlarına neden olan kuyrukluyıldızları saptayabiliyorlar. Örneğin; Thatcher Kuyruluyıldızı’nın neden olduğu Lir Göktaşı Yağmuru, ünlü Halley Kuyrukluyıldızı’nın neden olduğu Eta Kova Göktaşı Yağmuru. Kuyrukyıldızın bıraktığı bu parçaların içinden geçen Dünya, atmosferine girmeye başlayan meteoroidlerle karşılaşır. Bu parçalar, atmosferin üst tabakalarında temasla birlikte ışıldamaya yani yanmaya başlarlar. Nadiren de olsa günümüze kadar evlerin çatılarına ve arabaların üstüne düşen göktaşları olmuştur.
Dikkatli bir şekilde Dünya’nın çekim etkisine giren ve yanmaya başlayan göktaşlarını takip ederseniz belirli bir noktadan çıkıyormuş gibi olduklarını fark edebilirsiniz. Bir göktaşı yağmuru da bu noktanın bulunduğu takımyıldızı ile adlandırılır. Örneğin; Eta Kova Göktaşı Yağmuru’nda, adından da anlaşılabileceği gibi, göktaşları Kova Takımyıldızı’ndaki bir noktadan çıkıyormuş gibi görünür.
Göktaşı Yağmurlarının Gözlemi
Göktaşı yağmurları, herkesin gözleyebileceği bir gök olayıdır. Hiçbir gözlem aleti gerekli değildir. Göktaşı yağmuru gözlemi için etrafın açık olduğu (binalar, evler, ağaçlar vb. olmadığı), ışık kirliğinden az etkilenen bir bölgede bulunmak gerekir. Hangi mevsimde olduğunuza bağlı olarak açık arazide olduğunuz için kalın giysiler, çiy, böcekler ve soğuğa karşı çeşitli koruyucular gerekebilir. Yanınızda ne kadar sürede kaç göktaşı gözlediğinizi not edebilmek için not defteri ve kalem, ayrıca gece görüşünü etkilemeyen kırmızı bir fener bulundurabilirsiniz. Gözlerinizin karanlığa alışması için birkaç dakika bekledikten sonra göktaşlarının çıkış noktasının bulunduğu takım yıldızına bakmanız yeterlidir.
Göktaşı yağmuru gözlemlerinde çıplak gözle yaptığınız gözlemler dışında; küçük bir dürbünle göktaşı gözlemlemeye çalışabilir, 5 ya da 15 dakika gibi uzun pozlarla göktaşlarının fotoğrafını çekebilirsiniz.
Peekskill Meteoridi ve Delik Açtığı Araba
(Pierre Thomas (LST), ENS Lyon)
Açıklama: Peekskilmeteoridi 1992 yılında, bir arabanın üstüne düşmeden önce, atmosfere girişi sırasında 40 saniye boyunca gökyüzünde dolunaydan çok daha parlak bir ateş topu olarak gözlemlenmiş ve 16 farklı açıdan videoya kaydedilmiştir. Fotoğrafta da görünen meteorid, çok sert bir kaya yapısına sahip ve bir bowling topu ağırlığındadır. Kilometrelerce yükseklikten düşerek arabaya verdiği zarar görünüyor. Eğer siz de yeni düşmüş bir meteoride rastlarsanız, kesinlikle dokunmayın çünkü çok sıcak ya da çok soğuk olabilir.
Bir yıldızın etrafında dolanan ve kendisi yıldız olmayan doğal gök cisimlerine gezegen adı verilir. Dar anlamıyla, Güneş Sistemi içinde, Güneş’in doğrudan uydusu olan ve Uluslararası Gökbilim Birliği (IAU) tarafından bu tanıma uygun bulunmuş 8 gök cismini belirlemede kullanılır. Güneş Sistemi’nde, resmi olarak kabul edilen ‘sekiz gezegen’den başka, bu cisimlerle boyut, yörünge ve fiziksel özellikler açısından aynı gruba konabilecek yeni gök cisimlerinin keşfedilmesi, bir yandan da başka yıldızların etrafında da Güneş Sistemi gezegenlerine benzer gök cisimlerinin dolandığının saptanması, ‘gezegen’ tanımının sınırlarının bulanıklaşmasına neden olmuştur.
Uluslararası Gökbilim Birliği’nin (IAU), 2006 yılından bu yana kabul ettiği Güneş Sistemi’nin 8 gezegeni, güneşe yakınlık sıralarına göre şunlardır:
Not: Resimlerin telif hakkı NASA’ya aittir.
Bu 8 gezegenin dışında daha önce gezegen olarak tanımlanan Plüton IAU’nun yeni tanımlamasına göre Cüce Gezegen olarak kabul edilmektedir.
Gezegenlerin çeşitli özellikleri aşağıdaki çizelgede verilmiştir.
1 Çizelgedeki değerler Dünya’nın çapı, kütlesi vb.’ne olan oranlardır.
2 Venüs gezegeninin kendi çevresinde dönme yönü, diğer gezegenlere zıttır.
Gezegenlerin Oluşumu
Karasal gezegenlerin, Güneş Sistemi’ni oluşturan bulutsudaki toz parçalarından oluştuğu söylenebilir. İlkel Güneş Sistemi’nde bu toz parçaları bir araya gelerek, kondrül denen küçük gök taşlarını oluşturdular. Bu sırada sıcaklık 2000 dereceyi buluyordu. Milyarlarca yıl önce, İlkel Güneş Sistemi’nde kondrüller ve bulutsudaki toz parçaları bir araya gelerek kondrit adı verilen göktaşlarını oluşturmaya başladı. Günümüzdeki göktaşları, büyük oranda kondüitlerdir. Bunlar Güneş Sistemi’nin oluşumundan bu yana pek bozulmadan kalmışlardır. Bu sayede yeryüzüne düşen göktaşları evrenin geçmişi hakkında bilgi verir.
Yörüngede Güneş çevresinde dolanan bir cisim, ne Güneş’e doğru düşer ne de uzaya savrulur. Ancak ortamda bir miktar gaz varsa, bu gaz cisim hızının azalmasına ve sarmal bir yol izleyerek Güneş’e yakınlaşmasına yol açar. Yani, cisim, çapı giderek küçülen bir yörünge izler. Güneş’e doğru yaklaşan kondrit parçaları ona daha yakın yörüngelere gelince burada birikip biraraya gelerek büyürler. Yaklaşık 1 km çapa ulaşılınca, artık gazın sürtünmesi etkisini büyük oranda yitirir. Zaten artık gaz da büyük ölçüde azalmıştır. Bu sayede cisim hemen hemen sabit bir yörüngede kalır. Yaklaşık bu boyuta ulaşan gökcisimlerine “gezegenimsi” denir.
Oluşmakta olan gezegen sistemlerinde çok sayıda gezegenimsi bulunur. Bunların yörüngeleri az çok birbirinden farklı olur. Bu nedenle, yörüngede farklı hızlarla yol alırlar. Birbirine yakın olanlar yakın hızlarla hareket ederler ve bu yüzden de kütle çekimleri birbirini etkiler. Kütle çekimi,yörüngelerde küçük sapmalara yol açabilir ve bu da çarpışmalara neden olabilir. Eğer çarpışma yeterince yavaş olursa, iki kütle birleşir ve daha büyük bir gezegenimsi ortaya çıkar. Çarpışmalar sürdükçe cisim de büyür. Eğer çarpışma hızlı olursa her iki cisim de dağılabilir.
Bilim adamları bir gezegen sistemindeki gezegenlerin oluşumunun ne kadar süreceğini bilgisayar yardımıyla hesaplamaya çalışıyorlar. Hesaba göre gezegenimsiler oluştuktan yaklaşık 20 bin yıl sonra Ay boyutlarında yüzlerce cisim ortaya çıkıyor. Gezegenlerin tam boyutlarına ulaşmalarıysa yaklaşık 10 milyon yıl alıyor. Arta kalan gezegenimsilerse, sonraki 10 milyon yıl içinde gezegenlerce yutuluyor. İşte Merkür, Venüs, Dünya ve Mars’ın oluşumu da bu şekilde oldu.
Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ ün yani gaz devlerinin oluşumuysa başlangıçta aynı olsa da ileriki aşamalarda biraz daha farklıdır. Güneş bulutsusunun dış katmanları, iç katmanlara oranla daha soğuk olduğundan suyun ve öteki katı halde bulunabilen gazların buz halinde yer almasına olanak tanıyordu. Bu sayede bu bölgede buz miktarı iç bölgelere oranla 10 kat fazlaydı. Gaz moleküllerinin de burada çok daha fazla olması nedeniyle burada oluşacak gezegenlerin kimyasal bileşimi de karasal gezegenlerden farklı olmalıydı. Jüpiter ve Satürn, büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşur. Bunun yanında, daha az miktarlarda katı halde bulunabilen gazları, çok az miktarda kayayı ve metali içerir.
Güneş Sistemi Dışındaki Gezegenler
1995 yılında Michel Mayor ve Didier Queloz tarafından 51 Pegasi adlı yıldızın çevresinde dönen bir gök cismi keşfedildiğinde, bu cismin ‘gezegen’ olarak tanımlanması uygun görüldü. 1995-2005 yılları arasında yapılan gözlemlerle, 100’ü aşkın değişik yıldız çevresinde dolanan 150’den fazla gezegen bulundu. Güneş Sistemi gezegenleri ile karıştırılmaması için bu cisimlere ‘Güneş dışı gezegenler’ veya Güneş Sistemi dışı gezegenler adı verilmektedir. Yine karışıklığı önlemek amacıyla, bu tür gezegenlerin yıldızları ile birlikte oluşturdukları sistemlere genel olarak gezegen sistemi ya da ‘yıldız sistemi’ adı verilmektedir. ‘Güneş Sistemi’ adı ise, yalnızca özel ad olarak Güneş ve uydularının oluşturduğu gezegen sistemini tanımlamada kullanılır. ek olarak 1996 yılında amerikalı uzay bilimcisi Arthur Frank Elbourn ‘un yapmış olduğu bir takım araştırmalar uzay hakkında daha da fazla bilgi almamızı sağlamıştır. Arthur Frank Elbourn un yapmış olduğu çalışmalarda 10 olan gezegen sayısı aslında 12 gezegene vardi. goono ve Elbourn ismi verdiği iki gezegen daha keşfetti. Nasa tarafından doğrulanan bu gezegenler fazla medyaya duyurulmadı.
Tarih Boyunca Gezegen Kavramı
Elimize ulaşan tarihsel kayıtlar incelendiğinde, Türkçe’nin genç sözcüklerinden olan ‘gezegen’in diğer dillerde uzun süredir var olan karşılıklarının, gökyüzünde yıldızların alışılmış hareketlerinden farklı davranışları ile dikkati çeken ‘aykırı’ yıldızlar için kullanıldığı görülür. Batı dillerinde gezegen kavramı Eski Yunan’da ‘başıboş dolaşan’ anlamında kullanılan planitis (πλανήτης) sözcüğünden türetilmiş sözcüklerle ifade edilmektedir. Yakın tarihe kadar Türkçe’de kullanılan Arapça kökenli seyyare sözcüğü de benzer anlam taşımaktadır. Türkçe gezegen sözcüğü de, bu yıldızların gökyüzünde diğer sabit yıldızların arasında ‘gezinmelerinden’ esinlenilerek türetilmiştir.
17.ci yüzyıla dek bilinen beş gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn), insan kültürü ile tarih boyunca içiçe olmuş, çeşitli kültürlerde tanrılarla bağdaştırılarak mitolojinin, klasik elementlerle bağdaştırılarak felsefenin ve astrolojinin önemli bir parçasını oluşturmuşlardır. 17.ci yüzyılda Kopernik’in o güne dek yaygın olan
yermerkezli görüşü sarsan kozmolojik devrimi ile güneşmerkezli evren anlayışının ağırlık kazanması sonucunda dünyanın da bir gezegen olduğu kabul edilmiş, böylece gezegen kavramı ‘gökte başıboş dolaşan yıldız’dan günümüzdeki gökbilimsel anlamına oturmuştur.
18.ci yüzyılda keşfedilen Uranüs gezegenler listesine yedinci sırayla kolaylıkla eklenirken, 1801 ve 1802’de Güneş Sistemi’nin Ceres ve Pallas adlarını alan iki yeni üyesi bulunduğunda, küçüklükleri nedeniyle gezegen sayılmayarak Sir William Herschel’in verdiği asteroit tanımı içine alındılar. İzleyen yıllarda keşfedilen benzer niteliklerde yeni küçük gök cisimleri de bu kategoriye eklendiler. Böylece Titius-Bode yasasının öngördüğü şekilde Mars ile Jüpiter yörüngeleri arasında bir başka gezegen bulunması gerektiği sorunu çözümlenmiş oldu. Ancak bu kez Uranüs yörüngesindeki tedirginliklerden sorumlu yeni bir gezegen arayışı başladı. Bu sorunun yanıtını da 1846 yılında bulunan ve sekizinci gezegen olarak benimsenen Neptün getirdi. Güneş Sistemi içinde gözlenen tüm tedirginliklerin henüz keşfedilmemiş bir ‘bilinmeyen gezegen’ ile açıklanabileceği yaklaşımının bu şekilde meyvasını vermesi, ‘gezegen avcılarını’ cesaretlendirerek dokuzuncu gezegenin aranmasına başlandı. Ancak, giderek daha güçlü teleskopların yapılması, gökyüzünü inceleyen insan ve kuruluş sayısının artması, 19.yüzyıl sonunda astrofotografi tekniğinin ortaya çıkması gibi gelişmeler sayesinde önemsiz sayılacak gökcisimlerinin saptanabilir hale gelmesine ve yeni bulunan asteroit sayısının bini aşmasına karşın, 1930’da Plüton bulunduğunda neredeyse yüz yıl geçmişti. Bu uzun bekleyiş, Plüton’a dokuzuncu gezegen olma onurunu kazandırırken, açıklamasını da birlikte getiriyordu: yeni gezegen o ana dek bilinen en küçük gezegen Merkür’ün yarısından daha küçük çapta ve otuzda biri kütlesinde, aralarında Ay’ın da bulunduğu birçok gezegen uydusundan daha küçük, üstelik alışılmadık bir yörüngede idi. Bütün bunlara karşın, en büyük asteroit Ceres’ten daha büyük olan ve Güneş çevresinde dönen dokuzuncu büyük gök cismi olan Plüton’un dokuzuncu gezegen sıfatı 20. yüzyıl sonlarına kadar tartışma konusu olmadı.
Hollandalı gökbilimci Kuiper tarafından kuramsal olarak ortaya atılan ve bugün Kuiper kuşağı olarak bilinen bölge, Güneş’ten 30-50 A.Ü (astronomi ünitesi-gökbilim birimi)
yani yaklaşık 4,5-7,5 milyar km. uzaklıktaki alanı kaplar ve Güneş çevresinde dönen çok sayıda küçük gök cisminin bu aralıkta yer aldıklarına 1950’lerden bu yana inanılmaktadır. 1992 yılında, o ana dek Kuiper kuşağının bilinen tek üyesi Plüton gezegeni iken, (15760) 1992 QB1 geçici adıyla tanınan ‘ilk Kuiper kuşağı cismi’nin bulunması ve bunu kısa sürede çok sayıda yenilerinin izlemesi ile bu yeni gök cisimi sınıfı bir kavram olarak netleşmeye başladı. Plüton’un bilimsel anlamda bu sınıfın bir üyesi olduğu gökbilim çevreleri tarafından kabul edilirken, hala bir gezegen olarak kabul edilip edilmeyeceği konusu popüler bir tartışma biçimini aldı. Uluslararası Gökbilim Birliği (IAU) 1999 yılında Plüton’un resmi olarak Güneş sistemi’nin dokuzuncu gezegeni kabul edildiğini ve bunun değiştirilmesinin düşünülmediğini açıklayan bir bildiri yayınlamak zorunda kaldı.
2002 yılında Plüton’un yarısı çapındaki 50000 Quaoar’ın, 2004’te ise neredeyse Plüton büyüklüğünde 90377 Sedna’nın keşfi, Plüton’un diğer Kuiper kuşağı cisimlerinden (Kuiper Belt Objects-KBO) fazla ayrıcalıklı olmadığını göstermesi bakımından önemli görüldü. 29 Temmuz 2005’de üç yeni Kuiper kuşağı cisimi daha bulunduğu açıklandı. Bunlardan 2003 UB313 adlı olanı, Plüton’dan daha büyük olması nedeni ile bazılarınca 10.cu gezegen ilan edilirken bir yandan da Plüton’un gezegen sıfatının gözden geçirilmesi tartışmaları yeniden alevlendi. amerika da yapılan araştırmalar sonucunda aslında 12 gezegen dışında dört gezegen daha keşfedilmiş. bunlar pluton dan daha büyük ve yapılan araştırmalarda bu dört gezegenin bir tanesinde yaşamsal bir belirti olabileceği söylenmektedir. yalnız dunyaya çok uzak olan bu dört gezegen nasa nın yapmış olduğu gizlia raştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış, ve medyadan bugune kadar saklanmıştır. medyaya nasıl sızdığı bilinmemekte olup araştırmaların devam ettiği söylenmektedir.
Bugün çevremizde gördüğümüz ağır elementler (karbon, magnezyum, nikel, demir vb) bir yıldızın çekirdeğinde termonükleer reaksiyonlar sonucu üretilmiştir. Güneş sistemini oluşturan metalce zengin ilkel bulut, bir yıldızın süpernova olarak patlaması sonucunda içinde üretmiş olduğu ağır elementleri yıldızlararası ortama saçması oluşmuştur. Yani bizler, Güneş’in atası olan büyük bir yıldızın çekirdeğinde üretilen ağır elemetlerden meydana gelmekteyiz!
Aurora: Güneş’ten gelen yüklü parçacıkların Dünya’nın manyetik alanı ile etkileşmesi sonucu oluşan olağanüstü görüntüdür. Bu görüntüler özellikle Dünya’nın 55. paralelinin üzerinden görülebilir. Güneş’in 11 yıllık etkinliğinin maksimumunlarında auroraların görülebilirliği artar.
Bulutsular ise Güneş sistemimizin dışından yeni yıldız oluşum bölgelerinde ve yıldız ölümlerinin sonucunda uzaya atılan maddenin oluşturduğu görsel kompozisyonlardır.
Evrenin ilk oluştuğu 13 milyar yıl öncesinden radyo sinyallerini yakalamayı hedefleyen dev radyo teleskobu, Meksika’da faaliyete başladı.
Meksika Devlet Başkanı Vicente Fox’un katılımıyla açılan The Large Millimeter Telescope (LMT), evrenin oluşumuyla ilgili ipuçlarını toplayacak. Yaklaşık 50 metre çapıyla dünyanın en büyük radyo teleskobu olan LMT, dev bir uydu antenini andırıyor. LMT, 4.580 metre yüksekliğinde sönmüş bir volkanın tepesinde bulunuyor.
Dünyanın en büyük teleskobunun 120 milyon dolarlık maliyetinin büyük bölümünü Meksika hükümeti karşıladı. Açılış töreninde konuşan Devlet Başkanı Fox, yeni teleskobun ülkenin bilimsel alanda ilerlemesi için önemli bir kilometre olacağını ifade etti.
Günümüzde, Dünya’nın en büyük aynalı teleskobu, Hawaii Mauna Kea Dağı üzerinde kurulu olan Keck Gözlemevi’nde bulunmaktadır. Keck I ve Keck II adı verilen ve iki büyük teleskop vardır. Her bir teleskobun aynası 36 hexagonal parçadan meydana gelip, 10 m çapındadır. Gözlemevi ve teleskopları hakkında daha detaylı bilgi için aşağıdaki web adresine bakınız. http://www.keckobservatory.org/geninfo/about.php#telescopes