gokyuzu.org

Isınan Spitzer Uzay Teleskopu

NASA’nın kızılötesi uzay teleskopu Spitzer (Spitzer Space Telescope), 15 Mayıs 2009 tarihinde soğutucu sıvısı olan sıvı helyumunu tüketti ve ‘sıcak durumu”na girdi. 2 yıl daha çalışması öngürülmüş olan  teleskop 6 yılını evreni araştırarak geçirdi. Ama şimdi 2 cihazından yoksun olarak araştırmalarına devam edecek: Uzun dalga boylu fotometre ve Kızılötesi izgeçizeri(spektrograf).  

Bir sanatçının gözünden Spitzer Uzay Teleskopu

Telif Hakkı: NASA / JPL

Spitzer Uzay Teleskopu düşünüldüğünden daha uzun süre “soğuk durumu”nda kaldı. İyimser tahminlere göre sıvı helyum 2.5 yılda bitecekti. 

-270oC’den -242oC’ye ısınan uzay aracındaki aletler, Spitzer Uzay Teleskopu’nun uzun dalga boylu cihazlarının tespit edebileceği aralıktaki frekansta çok az ısı yayılımı yapıyorlar. Bu yayılımdan dolayı bu cihazlar kullanılamaz halde.

BHR 71 Kozmik Bulutu’nun karşılaştırmalı resimleri. Soldaki görünebilir ışıktaki, sağdaki Spitzer Uzay Teleskopu’nun kızılötesi kamerasıyla kızılötesi ışıktaki, ortadaki ise diğer iki resmin birleştirilmesiyle oluşturulmuş birleşik bir resim. 

Telif Hakkı:  NASA/JPL-Caltech/Harvard-Smithsonian CfA

Ama, teleskopun kızılötesi kamerasının 3.6 ile 4.5 mikron arasında çalışan iki kısa dalga boylu detektörlerinde ise bir problem yok. 

Spitzer Uzay Teleskopu’nun geçmişte bir sürü başarısı var: Başka sistemlerdeki gezegenlerin sıcaklıklarının tespiti, Samanyolu’nun kol sayısının belirlenmesi, vb. Ayrıca Samanyolu’ndaki toz bulutlarının ve başka gökadalarının yapısının belirlenmesinde gökbilimcilere çok yardımcı olmuştu. 

Neyse ki, ESA (European Space Agency – Avrupa Uzay Dairesi) tarafından gönderilen Herschel Uzay Teleskopu’nda bu yitirilen kızılötesi kameraların daha gelişmiş modelleri mevcut.  

İlgili Bağlantılar:

  • Spitzer (Spitzer Uzay Teleskopu’nun sitesi)
  • Herschel (Herschel Uzay Teleskopu’nun sitesi)

Kaynak: Sky & Telescope

ESA’nın Yeni Araçları

Avrupa Uzay Dairesi, (European Space Agency – ESA) 14 Mayıs 2009 tarihinde Herschel Uzay Gözlemevi’ni (Herschel Space Observatory) ve Planck Araştırma Aracı’nı (Planck Surveyor) uzun bir görev yapmak üzere başarıyla uzaya fırlattı. Herschel Uzay Gözlemevi, uzak kızılötesi gözlemlerle yıldız ve gökada doğumları hakkında bilgi toplayarak gökbilimcilere yardım edecek. Planck Araştırma Aracı ise Büyük Patlama’dan (Big Bang) 380.000 yıl sonra yayılan mikrodalgaları kullanarak uzayı haritalandıracak ve evrenin kaynağı hakkında bilgi toplayacak.

14 Mayıs 2009 tarihinde TSİ 16.09’da Fransız Guyanası’ndan fırlatılan Herschel Uzay Gözlemevi’ni ve Planck Araştırma Aracı’nı taşıyan Ariane 5 roketi.

Telif Hakkı: ESA / S. Corvaja

Şu ana kadar en büyük uzay teleskopu olan Herschel Uzay Gözlemevi, uzak kızılötesi ışınları tespit edebilecek şekilde tasarlandı. Mutlak sıcaklıktan (-273oC) 5 ve 50oC üstündeki sıcaklık yayılımlarını farkedebilen Herschel Uzay Gözlemevi’nin cihazları, tayfda görünür ışığın oldukça uzağında bulunan mikrodalgalara yakın olan ve şu ana kadar üzerinde en az çalışılmış 55 ile 670 mikron dalgaboyunda çalışacak.

Bu az çalışılmanın nedeni ise su buharı. Atmosferde bulunan su buharı hem tayfın bu kısımdaki ışıkları engelliyor hem de yansıtıyor.

Herschel Uzay Gözlemevi, evrende gazların ve tozların arasında Samanyolu’nda oluşan yıldızları gözlemleyecek. Bu uzak kızılötesi gözlemler astrofizikçilere yıldız oluşumunun erken evreleri hakkında bilgi toplayacak.

Sanatçının gözünden fırlatmadan yarım saat sonra Herschel Uzay Gözlemevi’nin (sol) roketin üst kısmından ayrılması.

Telif Hakkı: ESA / D. Ducros 

Herschel Uzay Gözlemevi, 3.5 metrelik ayna çapıyla şu ana kadarki en büyük teleskoba sahip. (Hubble Uzay Teleskopu’nun çapı 2.4 metre.) Dalgaboyunun artmasıyla enerji azaldığından düşük dalgaboylarında cisimleri net gözlemleyebilmek için geniş bir aynaya ihtiyaç var. Yalnız, bu büyüklükte bir aynanın yaratacağı bir takım sorunlar var. Soğutmak için sıvı helyum gibi süper soğuk sıvılar gerekecek. Herschel Uzay Gözlemevi’nin 3.5 yılda sadece soğutmak için kullanacağı sıvı helyum miktarı 2300 litre.

Herschel Uzay Gözlemevi, Dünya’nın, Ay ile arasındaki mesafenin dört kat uzağında bulunacak. Bu bölgede, güneş kalkanına rağmen sıcaklığın mutlak sıcaklığın 80o (-193oC) üstünde olan koşullarda çalışabilmesi için soğutulması lazım. Yoksa bu sıcaklıkta aracın kendisi, sorun yaşatabilecek bazı kızılötesi ışınlar yayabilir.

Planck Araştırma Aracı ise, evrenin şu ana kadarki en doğru mikrodalga haritasını çıkaracak. Asıl görevi ise; evren Büyük Patlama’dan sonra 380.000 yaşındayken 3000oC sıcaklıktaki evreni dolduran gazın yaydığı kozmik mikrodalga arkaplan ışınımını (cosmic microwave background – CMB) ölçmek.

Sanatçının gözünden Herschel Uzay Gözlemevi ayrıldıktan birkaç dakika sonra ayrılan Planck Araştırma Aracı (sağ). 

Telif Hakkı: ESA / D. Ducros

Bu radyasyonun sıcaklığı noktadan noktaya göre değiştiği için ilk 380000 yılda gökcisimlerinin devasa akustik dalgaları tarafından sıkıştırıldığı ve genişletildiği düşünülüyor. Yoğunluktaki sıçramalara ve değişik ölçekteki değişik yoğunluklara bakılarak evrenin başlangıcı sırasındaki koşullar ve birleşim hakkında kesin bilgilere ulaşabilir.

Planck Araştırma Aracı, evrendeki kozmik mikrodalga yayılımını haritalandıracak. 1 tam küreyi taraması yaklaşık 6 ayını alacak.

Planck Araştırma Aracı, kendisinden önce gönderilen NASA yapımı Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Aracı’ndan (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe – WMAP) 10 kat daha hassas.

İlgili Bağlantılar:

  • Herschel (Herschel Uzay Gözlemevi’nin sitesi)
  • Planck (Planck Araştırma Aracı’nın sitesi)
  • Animasyon (Herschel Uzay Gözlemevi’nin izleyeceği yol) 
  • WMAP (Wilkinson Mikrodalga Anizotropi Aracı’nın sitesi)

Kaynak: Sky&Telescope

Atlantis’in Hubble Bakımı

Atlantis Uzay Mekiği, 7 mürettebatla birlikte 11 Mayıs 2009’da TSİ 21.01’de NASA’nın Kennedy Uzay Merkezi’nden (Kennedy Space Center) Hubble Uzay Teleskopu’nun son bakımı için fırlatıldı. Atlantis’in 11 günlük görevi sırasında, Hubble’ın ömrünü en azından 2014 yılına kadar uzatmak ve teleskopun görüş kabiliyetini 70 kat arttırmak için özel olarak geliştirilmiş cihazlar takılacak. Bu işlem sırasında da 5 defa uzay yürüyüşü gerçekleştirilecek.
 
Atlantis Uzay Mekiği’nin Kennedy Uzay Merkezi’nden kalkışı.   Telif Hakkı: NASA Televizyonu
Bu 5. bakım görevine STS-125 adı verildi. Bu görev 126. uzay mekiği görevi oldu. Atlantis’in de görev aldığı 30. görev. Hubble Uzay Teleskopu da STS-31 görevi ile uzaya fırlatılmıştı.  İlgili bağlantılar: NASA TV (NASA Televizyonu) Mekikler (NASA’nın uzay mekikleri) Hubble (Hubble Uzay Teleskopu) Kaynak: Science@NASA

Aktif Merkür

Merkür yüzeyinde araştırmalar yapan NASA’nın uzay aracı, bilimadamlarının beklentilerinin ötesinde gezegenin atmosferi, manyetosferi ve jeolojik yapısı hakkında bilgiler elde etti. Uzay aracı, aynı zamanda, çapı 700 km’yi bulan Rembrandt adı verilen bir havza buldu.
Rembrandt Havzası MESSENGER Uzay Aracı’nın 2008 yılının Ekim ayında,  ikinci Merkür geçişi sırasında keşfettiği Rembrandt Havzası. Telif Hakkı: NASA / Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuarı / Smithsonian Enstitüsü / Carnegia – Washington Enstitüsü Bu keşifler ve daha fazlası Science dergisinin 1 Mayıs sayısında yer aldı. Tüm bu bilgiler MESSENGER’ın (Haberci – MErcury Surface, Space ENvironment, GEochemistry and Ranging spacecraft – Merkür Yüzeyi, Uzay Çevresi, Jeokimya ve Uzaklık uzay aracı) 6 Ekim 2008’de, Merkür’ün yanından ikinci kez geçmesiyle ve 1200’den fazla yüksek çözünürlüklü resim çekmesiyle elde edildi.
“Bu geçiş keşiflerin yapıldığı ikinci geçiş oldu. Bizi en çok şaşırtan olay ise Merkür manyetosferinin ilk Merkür uçusundan (Ocak 2008) bu yana güçlenmesiydi.” diyor Washington – Carnegia Enstitüsü’nden uzay aracından sorumlu Sean Solomon. Manyetosfer, gezegenin manyetik alanının çevrelediği ve tüm Merkür’ü içine alan bir bölgedir. Bu bölgede karşılaşan Güneş rüzgarları ve gezegenin manyetik alanı, manyetik fırtınalardan ve buna bağlı atmosferik olaylardan sorumludur. “İlk geçiş sırasında, MESSENGER gezegene yakın oldukça sakin çift kutuplu bir manyetik alan keşfetmişti. Kelvin – Helmholtz dalgaları dışında önemli bir özellik göze çarpmamıştı.” diyor NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden (Goddard Space Flight Center) araştırmacı James Slavin. Ama ikinci bundan çok farklıydı. MESSENGER, Merkür’de, Dünya’daki  oluşmuş en yoğun manyetosferin 10 katı yoğunlukta manyetik yeniden bağlanmaların (magnetic reconnection) olduğu çok hareketli bir manyetosfer keşfetti. Uzay aracının ölçtüğü yüksek dalga boylu plazma dalgaları ve manyetik yapıların nedeni yüksek Güneş rüzgarı enerjisi. Heyecan verici başka bir buluş da önceden farkedilmemiş bir havzanın bulunması. Rembrandt Havzası 700 km’lik çapıyla eğer Türkiye’de bulunsaydı, Türkiye’nin 3 büyük şehrini aralarındaki kuş uçuşu mesafe ile birlikte içine alabilirdi. Rembrandt Havzası’nın, yaklaşık 3.9 milyon yıl önce Güneş Sistemi’ndeki yüksek bombardımanın sonuna doğru meydana geldiği düşünülüyor. Bu havza, Merkür’ün yer altının incelenebilmesi için çok önemli; çünkü derinliği araştırmalar için diğer havzalara oranla çok daha uygun. “İlk defa, Merkür oluştuğundan beri korunan bir arazi görüyoruz. Genellikle Merkür’deki alanlar volkanik aktivite tarafından zarar görmüştür.” diye açıklıyor MESSENGER araştırmacısı Thomas Watters. Uzay araçları Merkür’ün diğer yarısını görüntüleyemediğinden bir yıl kadar önce Merkür’ün yarısı bilinmiyordu. Ama uzay araçları yüksek çözünürlüklü resimler çekince Merkür’ün yer kabuğunun nasıl oluştuğu anlaşıldı.
“Yüzeyi haritalandırdıktan sonra yüzeyin %40’nın düz araziler tarafından kaplandığını farkettik.” diyor Arizona Devlet Üniversitesi’nden Brett Denevi. “Bu çoğu düz alanın volkanik kökenli olduğu ve düzgün olarak dağıldığı söylenebilir. Merkür’ün çoğu yüzeyi sürekli meydana gelen volkanik patlamalarla oluşmuş durumda. Diğer bir keşif ise Merkür’ün ekzosfer tabakasındaki magnezyum varlığı. Ekzosfer; gaz parçacıklarının birbirleriyle etkileşimlerinin en az olduğu çok ince atmosfer tabakasıdır. Buradaki malzeme, Güneş radyasyonundan, Güneş radyasyonundan ve göktaşı buharlaşmasından etkilenir. Merkür'ün Ekzosfer Tabakası Magnezyumu bulan uzay aracının Merkür Atmosferi ve Yüzey Birleşimi Spektrometre aleti (Mercury Atmospheric and Surface Composition Spectrometer). Magnezyum varlığı bekleniyordu, ama magnezyuma çok yoğun oranda rastlanılması pek beklenmiyordu. Araç aynı zamanda kalsiyum ve sodyum gibi başka ekzosfer maddeleri keşfetti. Araştırmacılar, Merkür’de meydana gelen günlük büyük değişimlerin nedeninin Merkür’ün aktif manyetosferinin değişken kalkanının olduğu düşünülüyor. “Üçüncü Merkür geçişi 29 Eylül’de. Bu bizim uzay aracını, Mart 2011’de, Merkür yörüngesine oturtmadan önceki son prova.” diyor Solomon. “Araç yörüngedeyken Merkür hakkında bir yıl boyunca sürekli bilgi akışı olacak.” “Şu ana kadar Merkür sırlarını bize açmadı ama iki yıl içinde bize yakın bir arkadaş olacaktır.” İlgili bağlantılar: MESSENGER (MESSENGER Uzay Aracı’nın internet adresi) Resimler (MESSENGER Uzay Aracı’nın çektiği resimler) Kaynak: Science@NASA

En Uzak Patlama

Gökbilimcilerden oluşan uluslararası bir grup, NASA’nın Swift uydusunun da yardımıyla, evren 630 milyon yaşındayken (şu andaki yaşının %5’i kadar) ölmüş bir yıldızdan yayılan gama ışınlarını keşfetti. Olaya GRB 090423 adı verildi. NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi (Goddard Space Flight Center)’nde çalışan Swift sorumlusu Neil Gehrels’in bu konudaki görüşü şöyle: “Bu inanılmaz keşif bizim en büyük beklentilerimizi bile aştı.”
Patlama TSİ 23 Nisan’da 10.55’te meydana geldi. Dünya’da teleskoplardan da farkedilen patlama için Swift harekete geçirildi. Şili ve Kanarya Adaları’nda bulunan gökbilimciler patlamanın kırmızıya kaymasını ölçtüler. Çıkan sonuç 8.2 idi. Bundan önceki rekor ise eylülde farkedilen bir patlamaya aitti. Değeri de 6.7 idi. 8.2 değeri 13.035 milyar ışık yılını ifade ediyor.  “Bir yıldızın çöküşünü izliyoruz, muhtemelen de bir karadeliğin doğuşunu. Kainatın ilk sistemlerinden biri oluşuyor olabilir.” diyor Pennsylvania State Üniversitesi’nden Derek Fox. Gama ışını patlamaları, evrenin en parlak patlamalarıdır. Genellikle yakıtı biten yıldızlarda meydana gelir. Malzemesini uzaya yollayarak yıldız, bir karadeliğe ya da nötron yıldızına dönüşür. Burada yıldız tarafından püskürtülen ve ısıtılan gazlar, değişik dalga boylarında ışımalar yapar.  Yıllardır, gökbilimciler evrenin ilk gama ışını patlamasını yakalamaya çalıştılar. GRB 090423’nın keşfi, 10-20 arası kırmızıya kayma aralığının olması için bir dönüm noktası oldu. Patlamanın ilk 3 saatinde, Leicester Üniversitesi’nden Nial Tanvir ve meslektaşları, Hawaii’deki Mauna Kea’da bulunan Birleşik Krallık Kızılötesi Teleskopu’nu (United Kingdom Infrared Telescope) kullanarak bir kızılötesi ışın kaynağını keşfettiler.
    Sanatçının gözünden gama ışını patlaması. Animasyon için tıklayın . Telif Hakkı: NASA/Swift/ Cruz deWilde
Aynı zamanda Fox,  Mauna Kea’daki Gemini Kuzey Teleskopu’nu(Gemini North Telescope) kullanarak kızılötesi görüntüler elde etmeye çalıştı. Kaynak, yüksek dalga boyundaki resimlerde gözükürken 1 mikron dalga boyundaki resimlerde gözükmediği farkedildi. Bu da kaynağın 13 milyar ışık yılı uzaklıkta olduğunu gösterdi. Fox’un buluşu, Dünya’da duyulduğunda Milan-Bicocca Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı Kanarya Adaları’ndaki Galileo Ulusal Teleskopu (Galileo National Telescope) ile kırmızıya kayma değerini 8.2 buldu. Bu da Tanvir’in Avrupa Güney Gözlemevi’nde bulduğu değerle aynı. İlgili bağlantılar: Swift (Swift Uzay Aracı’nın internet adresi) Gama ışını patlamaları (daha fazla bilgi için) Animasyonlar (Animasyonlar)   Kaynak: Science@NASA

Güneş Hareketlendi

NASA’nın STEREO uyduları Güneş’in göremediğimiz taraflarını gözlemleme imkanına sahip. Bu uydulardan bir tanesi (STEREO-B) Güneş’in doğu tarafında büyük denebilecek bir taçsal kütle atımı (CME) gözlemledi. Bunun sonucunda da Güneş’te büyük bir leke oluşması bekleniyor.
Sample Image
Güneş lekeleri kutuplara yakın yerlerde ortaya çıkar ve Güneş Devri’nin sonlarına doğru ekvator bölgelerde ortaya çıkmaya başlarlar. Yeni oluşan lekenin Güneş’in yüksek enlemlerinde yer alması onun Güneş Devri 24’ün bir mensubu olduğunu gösteriyor.

Güneş Sistemi Dışında İki Gezegen

Dünya’dan 6 parsek (1 parsek=3.26 ışık yılı) uzaklıkta bulunan bir yıldız sistemi gezegensel iki rekoru elinde bulunduruyor: En hafif Güneş Sistemi dışı gezegen ve sıvı su bulundurabilecek gezegen varlığı.

İsviçre Cenevre Gözlemevi’nden Michel Mayor, buluşlarını 21 Nisan’da Hertfordshire, İngiltere’de düzenlenen Astronomi ve Uzay Bilimleri Avrupa Haftası’nda açıkladı. Her iki buluş da Dünya benzeri gezegen arayan gökbilimcileri etkiledi.

Yeni bulunan Gliese 581e adı verilen hafif gezegen, Gliese 581 yıldız sisteminde bulunan 4. gezegen. Yıldızına çok yakın olduğu için yüzeyinin çok sıcak olmasına rağmen, Dünya’nın 1.5 katı bir kütleye sahip olduğu düşünülüyor. 

Aynı zamanda 2007’de keşfedilen başka bir gezegen olan Gliese 581d’nin yıldızının etrafında yaşanılabilir (yüzeyinde sıvı suyu barındırabilecek) bir yörüngede döndüğü açıklandı.

Mayor’un takımı, La Silla, Şili’de bulunan Yüksek Kesinlikli Işınsal Hızla Gezegen Arama Projesi (High Accuracy Radial velocity Planetary Search project – HARPS) aletiyle gözlemler yapıyor. Bu alet, çevresinde dönen gezegenlerin yıldıza yarattığı yalpalamaları ölçebiliyor. Bu değişimler küçük olmasına rağmen yıldızın tayfını değiştirebilecek düzeyde.

Pennslyvania State Üniversite’nde yaşanılabilir bölgeler uzmanı Jim Kastings, bu yolla bu kadar hafif bir gezegenin keşfedilmesinin heyecan verici olduğunu düşünüyor.

Şubatta, gezegenin Isı Yayma, Devir ve Gezegensel Geçişi (Convection, Rotation and Planetary Transits – CoRoT) görevinin ölçtüğü en kısa yarıçapı Dünya’nın 1.7’si kadar. 

Bu görev, yıldızlarının önünden geçen gezegenlerin sadece yarıçapını ölçebiliyor. Mayor da ise sadece kütle ölçümü var. Ama Gliese 581e’nin yıldızının önünden geçmesini sabırsızlıkla bekliyor.

Gliese 581d yaşanılabilir bölgede. Üst tarafta Güneş Sistemi gezegenleri görünüyor. 

Telif Hakkı:ESO

Yüksek Kesinlikli Işınsal Hızla Gezegen Arama Projesi’nde yapılan gözlemler, aynı zamanda Dünya’nın 7 kat fazla kütleye sahip Gliese 581d’nin de yörüngesini kesinleştirmeye yardım etti. Önceden bir periyodunun 60 ile 80 gün arasında olduğu düşünülürken şimdi 66.8 gün olduğu kesinleşti.

Almanya’da bulunan Potsdam Enstitüsü’nde görevli Güneş Sistemi dışı gezegen araştırmacısı Werner von Bloh’a göre Gliese 581d yaşanılabilir bir bölgede bulunuyor.  

Gliese 581d, Güneş’e göre sönük olan yıldızından üzerinde katı yüzey bulundurabilecek kadar uzakta bulunuyor. Mayor’a göre yüzeyinde okyanuslar bulunma ihtimali var.

Ama Kastings uyarıyor: “Bu gezegen üzerinde yaşam barındırma olasılığı en yüksek gezegen. Fakat, ölçümlere göre kütlesi en az Dünya’nın 7 katı. Eğer 10 katından büyük çıkarsa Neptün ve Uranüs gibi katı bir yüzeyden yoksun olabilir.”

Kaynak: nature.com

Güneş Fırtınalarının Şaşırtıcı Şekli

Araştırmacılar, ikiz STEREO (Solar Terrestrial Relations Observatory – Güneş Dünya İlişkileri Uydusu) uzay aracından aldıkları bilgiye göre korona kütle atımları (CME – Coronal Mass Ejections) olarak bilinen Güneş fırtınalarının bir çeşit kruvasana benzediğini farketti. Bu yeni ‘kruvasan modeli’nin basitliğinin uzay havası (space weather) tahminini geliştireceği umuluyor. Korona Kütle Atımı
Bir sanatçının gözünden kruvasan şeklindeki korona kütle atımı Telif Hakkı: NASA
“Artık bir korona kütle atımının ne zaman gerçekleşeceğini 3 saat farkla tahmin edebiliyoruz.” diyor araştırmalara yardım eden Deniz Araştırmaları Laboratuarı’ndan (Naval Research Lab) Angelos Vourlidas. “Bu, eski metotlara göre 4 kat daha fazla gelişim demek.” Korona kütle atımları, milyarlarca ton sıcak manyetize olmuş gazın patlayarak Güneş’ten saatte 1.5 milyon milyon km hıza ulaşan püskürmelerle dışarı atımıdır. Dünya’ya ulaştığında ise jeomanyetik fırtınalara, uydu arızalanmalarına, auroralara ve elektrik kesintilerine yol açan korona kütle atımlarının hızı ve doğrultusu, uzay havasının tahmininde çok kritik bir değere sahip. “Bu çok önemli bir gelişme.” diyor Washington DC’de bulunan NASA genel merkezinde STEREO program görevlisi Lika Guhathakurta. “Uzaktan kütle atımları çok karmaşık ve çok çeşitli gözüküyor. Ama son yapılan gözlemlerle o kadar da çeşitli ve karmaşık olmadığı ortaya çıktı. Şu ana kadar incelenen 40’dan fazla korona kütle atımının çoğu aynı biçimdeydi: kruvasan.” Şu ana kadar binlerce korona kütle atımı NASA ve ESA uzay araçları tarafından gözlemlendi ama şekilleri tam olarak bilinemedi. Nedeni ise gözlemlerin belli bir noktadan yapılıyor olmasıydı. STEREO görevinin avantajı ise sayıları. Güneş’i aralarına alan ikiz STEREO uzay araçları yıldızı ters istikametten görüntülediler. Geniş açılı kameraya sahip araçlar, korona kütle atımlarını Güneş’ten Dünya’ya ulaşana kadar izledi.

“Korona kütle atımının kruvasan şeklinde olmasının nedeni ise bükülmüş manyetik alanlar.” diyor Vourlidas. Olayı daha iyi anlamak isteyenler için de şöyle diyor: “Sabit uzunluktaki bir ipi iki elinize alın ve ters tarafa doğru ortada kalın bir düğüm oluşana kadar burkun. Bu, korona kütle atımı nasıl başladığını gösteriyor. Güneş manyetizmasının bu ipi çevirdiğini düşünün. Burkulmada toplanan enerji belli bir sınırı aşınca patlıyor. Ortası kalın, kenarlar da ince olduğu için görüntü kruvasan şeklinde oluyor.”

Kütle atımlarının sadece şekli değil, aynı zamanda içeriği de önemli. Ne kadar plazma taşıyor? Manyetik alanının şiddeti ve dağılımı ne? Bir korona kütle atımı olduğunda oluşan hasar şekle bağlı olduğu kadar yukarda bahsedilen etkenlere de bağlı.

Ağustos 2009’da atılması planlanan Güneş Dinamikleri Gözlemevi (Solar Dynamics Observatory) ve hala proje aşamasında olan ve Güneş fırtınalarına girmesi planlanan Güneş Sondası + (Solar Probe +) ile bu sırlar aralanana kadar STEREO araçları 7 gün 24 saat görev başında olacaklar. 

Kaynak: Science@NASA

Theia’yı Arayan STEREO Araçları

NASA’nın ikiz STEREO (Solar Terrestrial Relations Observatory – Güneş Dünya İlişkileri Uydusu) uzay araçları, bir zamanlar Dünya’ya çok da uzak olmayan Güneş merkezli bir yörüngede dolanan eski bir gezegeni bulmak için uzayın gizemli bir kısmına giriş yaptılar. Eğer bu bölgede bir şey bulunabilirse büyük bir bilmece de çözülmüş olacak: Ay’ın kaynağı.

“Gezegenin ismi Theia” diyor Goddard Uzay Uçuş Merkezi  (Goddard Space Flight Center) STEREO proje görevlisi Mike Kaiser. “Bu sadece kuramsal bir dünya. Biz şu ana kadar bu gezegeni gözlemleyemedik ama bazı araştırmacılar 4.5 milyar yıl önce bu gezegenin Dünya ile çarpışıp Ay’ı oluşturduğunu düşünüyor.”

‘Theia Kuramı’, Princeton kuramcılarından Edward Belbruno ve Richard Gott’un parlak bir fikri. Bu fikrin çıkışı ise popüler Büyük Çarpışma Teorisi (Great Impact Theory). Çoğu gökbilimci, Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında Dünya ile çarpışan Mars büyüklüğündeki daha tam gezegen olamamış gök cisminin olduğuna inanıyor. Bu çarpışmadan oluşan enkaz, ki bu enkaz her iki gök cisminden de madde taşıyor, Dünya etrafında dönmeye başlıyor ve Ay’ı oluşturuyor. Bu senaryo, Ay’ın çekirdeğinin büyüklüğünü, yoğunluğunu ve Ay taşlarının izotopik birleşimini inceleyen ay jeolojisinin çoğu görüşünü destekler nitelikte.

Bu iyi bir kuram ama gene de akılları karıştıran bir soru daha var: Bu tam oluşamamış gezegen nereden geldi?

Belbruno ve Gott, bu gezegenin bir Güneş – Dünya Lagrange noktalarından geldiğini düşünüyor.

Dünya – Güneş Lagrange noktalarında Güneş ve Dünya çekim kuvvetleri birleşerek bir nevi yerçekimsel kuyu yaratır. Bu noktalarda daha fazla gök cismi bulunabilir. 18. yüzyılda matematikçi Josef Lagrange Güneş – Dünya sisteminde bu kuyu özelliğine sahip 5 nokta olduğunu belirtti: L1, L2, L3, L4 ve L5.

Güneş Sistemi gençken, bu noktalar gezeginimsiler, yani gezegeni oluşturan göktaşı büyüklüğünde kütleler tarafından istila edilmişti. Belbruno ve Gott, L4 ve L5 Lagrange noktalarında toplanan gezegenimsilerin Theia’yı oluşturduğunu düşünüyor.

“Eğer Theia, yeteri kadar maddenin birleşmesini sağlayan kuvvetlerin oluşabildiği L4 ve L5 noktalarında oluştuysa bilgisayar modellemelerine göre Theia Ay’ı üretebilecek kadar büyümüş olabilir” diyor Kaiser. “Daha sonra Venüs gibi yerçekimi artan gezegenlerin etkisiyle Dünya ile çarpışmış olabilir.”

Bu düşünceye göre Theia yok olmuş olmalı. Ama Theia’dan ayrılan bazı parçacıklar halen L4 ve L5’de duruyor olabilir.    

“STEREO araçları, uzayın bu bölgelerine girdiler. Burası da Theia’nın göktaşı büyüklüğündeki artıklarını incelemek için çok iyi bir yer.” diyor Kaiser. 

Bu artıklara ‘Theiasteroid’ deniyor.

Astronomlar Theiasteroidlare önceden teleskopla baktılar ama 1 km çaplı cisimler hariç hiç bir şey bulunamadı. STEREO araçları bu cisimleri çok daha yakından inceleyebilecek.

 “Araştırma aslında geçen ay başladı. İlk resimlere göre bir kaç bilinen göktaşı ve yeni bulunan Itagaki Kuyrukluyıldızı belirlendi ama Theiastereoidler’den bir iz yok.”

Kaiser sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Theiasteroid avlamak, STEREO uzay arçlarının birinci görevi değil. STEREO görevinin asıl amacı Güneş gözlemi. İki uzay aracı Güneş’e göre karşı tarafa geçince 3 boyutlu Güneş aktivitesini gözlemleyebileceğiz. Sadece L4 ve L5 alanlarından geçiyoruz.” 

“Hiç birşey bulanamayabilir. Ama bir çok göktaşı keşfedilirse bu göktaşlarını analiz eden bir görev düşünülebilir. Eğer göktaşlarının Dünya ve Ay yapısında olduğu bulunursa, Belbruno ve Gott’un iddiası güçlenir.”

Lagrange noktaları 50 milyon km genişliğinde alanlar olduğundan araştırma aylarca sürecek. Şu anda bu alanın dış yüzeyinde yer alan araçların iç tarafa ulaşması ise 2009 yılının Eylül veya Ekim aylarını bulacak.

Bu görevde kamuoyundan da yardım bekleniyor. STEREO araçlarından gönderilen fotoğraflarda eğer yıldızlara göre hareket eden bir ışık kaynağı görünürse bir Theiasteroid bulunmuş olabilir.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: Science@NASA

Gagarin Efsanesi

İnsanoğlunun uzaya çıkışının üzerinden tam 48 yıl geçti. Rus kozmonotu Yuri Gagarin, 12 Nisan 1961‘de uzaya çıkan ilk insan olma onuruna ulaşmıştı.

Rusya ve bütün Dünya, Yuri Gagarin’in bundan 48 yıl önce uzaya gitmesini kutlamalarla anıyor. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve uzay çalışmalarındaki gerilemeye rağmen, uzaya giden ilk insan Gagarin’in başarısı Rus halkının anılarında yaşıyor. Bu olağanüstü adımın üzerinden bunca zaman geçtikten sonra Rusya’da ‘Gagarin kültü’ yeniden doğuyor. Gençler arasında Gagarin modası yayılıyor.

1961’de Gagarin uzaya çıkarken 7 yaşında olan ve o günü dün gibi hatırladığını söyleyen kozmonot Pavel Vinogradov şöyle konuşuyor: “Gagarin’in uzaya çıkışı tam bir çılgınlıktı o zamanlar. İnsanlar o gece uyuyamamıştı.” 4 yıl önce Rus uzay istasyonu MİR’e giden Vinogradov, “Gagarin benim gözümde ilahtı. O zamanlar, onun başarısını tekrarlayabileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. 1968’de öldüğünü duyduğumda, çok yakınımı yitirmiş gibi üzüldüğümü anımsıyorum” diye konuştu.

Gagarin’in uzaya gittiğinin açıklanması, bütün ülkede olağanüstü sevinç ve heyecan dalgası yaratmış, herkes bu olayla gururlanmıştı. Birçok film ve şarkı Gagarin’e adanmış, başkent Moskova’da devasa bir Gagarin anıtı yapılmıştı. Uzay adamının resimleri bütün gazete bayilerini süslüyor, şoförler onun resimlerini araçlarının camlarına yapıştırıyordu. Bütün Rus çocukları kozmonot olmayı düşlüyordu. 

Sovyet rejiminin yıkılması ve eski yönetimin adamlarının gözden düşmesine rağmen, “yıldızlara değen” adamın anısı unutulmadı. İlk tarihsel uçuşun üzerinden 48 yıl geçmesine karşın, Gagarin kültü bugünkü Rus toplumunda yeniden canlanıyor.

Birçok rock ya da tekno müzik grubu, Gagarin ile ondan önce uzaya gönderilen hayvanlar için şarkılar söylüyor. Elektronik müzik yapan bir grup, Gagarin’in sesini müziklerinde kullanıyor.

      
ÖLÜMÜ HALA SIR

Gagarin, uzaya gittikten 7 yıl sonra gizemli bir uçak kazasında öldü. 27 Mart 1968’de ünlü kozmonotun eğitim uçuşu sırasında öldüğü kaza, aradan bunca yıl geçmesine rağmen aydınlatılamadı. Moskova yakınlarında meydana gelen kazayı soruşturmakla görevlendirilen komisyon, KGB komplosundan uzaylılara kadar bütün olasılıkları değerlendirdi, ancak kazayı aydınlatamadı.

Soruşturma komisyonu kazayı açıklayacak kanıt bulamadı ve “Gagarin’in Mig-25 tipi jetiyle bir hava balonuna çarpmış olabileceği”ne hükmetti.