Jüpiter boyutlarındaki bu sıcak gezegen HD189733b Güneş Sistemi Ötesi gezegenler arasında en ilgi çekenlerden biri. Aslında 2005 yılında keşfedimiş olmasına rağmen gezegen hakkında yeni haberler var.
Gezegenin yıldızına uzaklığı yaklaşık olarak 5 milyon km. Bu fazla yakınlık ise gezegen ile yıldızının birbirlerinden ayırt edilebilmesini olanaksız kılıyor. Ama astronomlar bu ayrımı gerçekleştirebilmek ve yıldız ile gezegeni ayrı ayrı gözlemleyebilmek için bir sistem geliştirdiler.İlk önce gezegen ile yıldızın birlikte spektrumlarını kaydettiler; daha sonra ise yıldız tek başınayken gezegen tekrar görüntüye girdi ve bu şekilde birinden diğerine çıkarım yapılarak en sonunda da gezegenin spektrumu ortaya çıkarılmış oldu.
Bir diğer haber ise; bu haftalarda iki astronomi takımı Hubble ve Spitzer Uzay İstasyonları’ndan alınan kızılötesi spektrumlar doğrultusunda gezegende suyun var olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylediler. Bu yeni haber bilinen 300’ün üzerindeki Güneş Sistemi Ötesi gezegenleri inceleyen herkes için büyük önem taşıyor; çünkü yaşanılabilir bir gezegenin varlığına bir adım daha yaklaşılmış oldu.Tabi bu yeni gezegeni “yaşanılabilir” olarak nitelemek tam da doğru olmaz; çünkü gezegenin yüzey sıcaklığı 1.400°C ‘ye yakın.
Her hâlükârda; gezegenin yapısında suyun varlığını hayal etmek o kadar da zor değil. Şaşırtıcı olanı ise burada karbondioksitten izler bulunmuş olması. Güneş Sistemi Ötesi gezegenler uzmanı Sara Seager ise bu konuyu şöyle yorumluyor: “Karbondioksitin bulunuşu oldukça şaşırtıcı. Çünkü; eğer gezegen üzerindeki tüm gazlar kimyasal bir dengede olsaydı burada karbondioksit bulunamazdı. Biz bunun fotokimyadan kaynaklandığını düşünüyoruz. Yıldızın ultraviyole ışınlarının molekülleri parçalaması sonucu başka yapılarda moleküller oluşmuş olmalı.”
Gökbilimciler gezegenin oluşumu hakkında ise şöyle bir yargıda bulunuyorlar. Jüpiter büyüklüğünde böyle bir gezegenin yıldızına yakın bir yerde oluşmuş olamayacağını, yıldız diskinin dışında oluşmuş olup etrafındaki kalıntılarla etkileşim halinde içe doğru sürüklendiğine inanıyorlar. Bu aşama süresince henüz oluşmuş bir çok gezegen ve gezegencik ise tekrar kayboldu. HD 189733b ise kurtulmayı başardı çünkü gezegen yakınlaşmaya başladığında disk kaybolmuştu ve şans eseri Jüpiter benzeri gezegenimiz oluşmuş oldu.
Beta Pictoris ve Beta Pictrois b ‘nin kızilötesinde çekilmiş fotoğrafları.Yıldız Beta Pictrois merkezde yer alıyor.Koyu renk diskin üst solunda yer alan nokta ise Beta Pic b. Resmin üst sağında bulunan çember ise sembolik olarak Satürn’ün Güneş’e olan uzaklığını temsil ediyor.
Geçtiğimiz haftalarda Fomalhaut b’ nin gözlemlenmesinin ardından bu sefer de bir başka Güneş Sitemi ötesi gezegen olan ve yıldızı Beta Pictoris’in yörüngesinde bulunan Beta Pic b gözlemlendi.
Grenoble Üniversitesi’nden Anne-Marie Langrange ‘in rehberliğindeki Fransız astronomlar Avrupa Güney Yarımküre Astronomik Araştırmalar Organizasyonu dahilindeki 8,2 metre çapındaki teleskopu kullanarak yeni gezegeni gözlemlemeyi başardılar
Nokta halinde gözlemlenen gezegen, yıldızı Beta Pictoris’ ten 1000 kat daha az parlaklıkta.Yıldızın bu göz kamaştırıcı parlaklığından dolayı yeni gezegen oldukça zor ayırt edilebildi.Beta Pictoris’ in çıplak gözle görülebilen parlaklığı ise 4 kadirdir ve yıldız, Canopus’ un güneyinde yer almaktadır.
Beta Pic b yıldızdan 8 AB uzaklıktadır.Bu mesafe aşağı yukarı Satürn’ün Güneş’ e olan uzaklığı kadardır.Bu da gezegenin, önceki haftalarda bulunan Fomalhaut b ‘nin yıldızı Fomalhaut’ a olan uzaklığına göre Beta Pictrois’ e daha yakın olduğunu gösteriyor.
(Sanatçının gözünden Dünya’nın yüksek atmosferine giren kozmik ışınlar.
Telif Hakkı: Simon Swordy, Chicago Üniversitesi)
Uluslararası bir araştırma ekibi Dünya’yı bombardıman eden gereğinden çok fazla miktarda yüksek enerjili elektronlar keşfetti. Bu kozmik ışınların kaynağı ise henüz bilinmiyor. Fakat bilimadamları ışınların kaynağının Güneş sistemine çok yakın olduğunu ve muhtemelen karanlık maddeden oluştuğunu düşünüyor.
Uluslararası bir araştırma ekibi Dünya’yı bombardıman eden gereğinden çok fazla miktarda yüksek enerjili elektronlar keşfetti. Bu kozmik ışınların kaynağı ise henüz bilinmiyor. Fakat bilimadamları ışınların kaynağının Güneş sistemine çok yakın olduğunu ve muhtemelen karanlık maddeden oluştuğunu düşünüyor. Sonuçlar Nature dergisinin 20 Kasım sayısında yayımlandı.
Louisiana Eyaleti Üniversitesi’nden John Wefel bunun büyük bir keşif olduğunu söylüyor. ” İlk kez genel gökada arkaplanının dışında farklı bir kaynaktan gelen kozmik ışınları gözlemliyoruz.”
Gökada kozmik ışınları süpernova patlamaları ve diğer şiddetli olaylardan fırlatılan ışık hızına yakın hızlara ivmelendirilmiş atom altı parçacıklardır. Bunlar Güneş Sistemi’ne her yönden giren yüksek enerjili parçacıklardan bir sis oluşturarak Samanyolu’na akın ederler. Kozmik ışınlar genellikle protonlardan ve elektron ve fotonlar tarafından sarmalanmış atom çekirdeklerinden oluşur.
Wefel ve meslektaşları en güçlü v en ilginç kozmik ışınlar üzerinde çalışmak için son sekiz yılını stratosferin Antartika üzerindeki kısmına balonlar yollayarak harcadı. Her seferinde balonların taşıdığı yük NASA tarafından finanse edilmiş ATIC (Advanced Thin İonization Calorimeter-Gelişmiş İnce İyonlaşma Kalorimetresi) adında bir kozmik dedektördü. Ekip ATIC’in her zamanki parçacık karışımını ,proton ve iyonlar, saptayacağını tahmin ediyordu fakat karışımda fazladan bir şeyler vardı; bol miktarda yüksek enerjili elektronlar.
Wefel bunu şuna benzetiyor: Otobanda giderken aile arabaları sedanları, kamyonetleri ve tırları görüyorsunuz fakat aniden bir sürü Lamborghini akın ediyor normal trafiğe. “Yolda giderkenbir sürü yarış arabası görmeyi tahmin edemezsiniz ya da bir sürü yüksek enerjili elektronları.” 2000 ve 2003’teki 5 haftalık balon göndermelerde ATIC enerjileri 300-800 GeV’u bulan 70 fazladan elektron saptadı. Yetmiş elektron size az gelebilir fakat otobandaki yetmiş Lamborghini gibi bu da beklenmedik bir şey.
“Bu kozmik ışınların kaynağı Güneş Sistemi’ne çok yakın olmalı- 1 kiloparsekten uzak olamaz” diyor NASA Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nden Jim Adams.
Peki kaynak neden yakın olmalı? Adams açıklıyor. ” Yüksek-enerjili elektronlar gökada içinde hareket ederken hızla enerji kaybederler. Enerji kaybetmeleri şu iki nedenden dolayı gerçekleşir: (1) düşük enerjili fotonlarla çarpıştıklarında, ters Compton saçılımı olarak da adlandırılır, ve (2) enerjilerini gökadanın manyetik alanından dolayı ışımayla kaybetmesi sonucunda.” Bu arada elektron koca bir kiloparsek yol katetti bu nedenle artık “yüksek enerjili” olmaktan çıktı.
Yüksek enerjili elektronlar bu yüzden yerel. Araştırma ekbinin azı üyeleri kaynak bir kaç kiloparsekten daha yakın olabileceğine inanıyor. karşılaştırma olarak Samanyolu gökadası otuz bin parsek genişliğinde. (Bir parsek yaklaşık olarak 3 ışık yılı eder.)
” Maalesef” diyor Wefel, ” kaynağın yerini gökyüzünde saptayamıyoruz.” ATIC gelen parçacıkların yerini ölçebiliyor fakat gelen açıları gök kordinat sistemine dönüştürmek çok zor. Algılayıcı, balon’un sepetinde yer alıyor ve Güney kutbu semalarında dolaşırken türbulanslı burgaçlar (vortex) tarafından savruluyor. İşte olay burda bitiyor. Üstüne üstlük yüksek enerjili elektronlar gökadanın manyetik etkisinden dolayı saptırıyorlar. ” ATIC’in yapabileceği en iyi şey genel bir anizotropi ölçmek- gökyüzünün bir yönüne karşılık diğer yönü.”
Bu belirsizlik bize hayal gücümüzü istediğimiz gibi kullanma olanağı sağlıyor. En düşük ihtimaller yakındaki bir atarcayı veya bir mikro-atarcayı veya bir yıldız kütleli bir karadeliği kapsıyor.Bunların hepsi elektronları bu enerjlere çıkarabilir. Bu gibi kaynakların yakında tespit edilmesi pek zor değil. NASA’nın yeni fırlatılan Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu çok kısa bir süre önce gökyüzündeki bu cisimleri aramaya yöneldi.
Daha bir heyecan uyandıran olasılık ise karanlık madde.
“Kalauza-Klein kuramları” adında bir sınıf fiziksel kuramlar var. Bu kuram kütle çekimi ve diğer temel kuvvetleri fazladan boyutlar ekleyerek birleştirmeye çalışıyor. Tanıdık gelen üç boyuta ek olarak, etrafımızdaki uzayda fazladan sekiz boyut daha olabilir. Karanlık maddenin kanıtlanmamış açıklamalarından biri de, karanlık madde parçacıkları fazladan boyutları yok ediyor. Onları kütleçekimlerinden dolayı fark ediyoruz fakat başka yoldan hiç bir şekilde sezemiyoruz.
Peki bu nasıl fazladan kozmik ışın üretiyor? Kalauza-Klein parçacıkları acayip bir özelliğe sahip: onlar aslında kendilerinin karşıt-maddeleri. Bu parçacıklardan ikisi çarpıştıklarında ortaya yüksek enerjili fotonlar ve elektronlar çıkıyor. Elektronlar gizlenen boyutlarda saklanmıyor. Geerçek dünyanın 3 boyutunda maddeleşiyorlar ve ATIC de bunları “kozmik ışınlar” olarak saptıyabiliyor.
“Verilerimiz Güneş Sistemi’nin komşuluğundaki bir karanlık madde yumağı ile açıklanabilir.” diyor Wefel. “Özellikle bir Kalauza-Klein hipotezi yaklaşık 620 Gev kütleli bir parçacığın yok olduğunda gözlemleyebildiğmiz türden enerji tayfında yer alan elektronlar üretebileceğini öne sürüyor.”
Bu olasılığı test etmek çok saçma çünkü karanlık madde yeterince “kara”. Fakat diğer olasılıkları, gama ışınları gibi, saptamak olası çünkü Fermi Uzay Teleskobu bu olasılıkları saptamak için en iyi şansımız.
“Ne olursa olsun, bu çok heyecan verici olacak” diyor Adams.
NASA gezegenlerarası internet erişimini başarıyla gerçekleştirdi. Yeni geliştirilen sistem İletim Denetimi İletişim Kuralı (Transmission Control Protocol)/Internet İletişim Kuralı (Internet Protocol) kısaca TCP/IP’den farklı bir yöntemle çalşıyor. Yeni sitemin ismi ise DTN(Disruption Tolerant Network- Bozulmaya karşı Hoşgörülü Şebeke). Bu sistem, uzay araçlarıyla internet benzeri bir iletişim kurmamıza olanak sağlıyor. Ayrıca bu sistem hiç bir şekilde Güneş fırtınalarından ve tutulmalardan etkilenmiyor. DTN 32 milyon kilometre uzaklıktaki NASA’ya ait bir bilim uzay aracıyla çalışıyor.
Hubble’ın çektiği bu görünür ışıktaki fotoğrafta yeni keşfedilen gezegen, Fomalhaut b’nin hareketi görülüyor.
Nasa’nın Hubble Uzay Teleskop’u ilk defa başka bir yıldızın etrafında dönen bir gezegeni görünür ışıkta gözlemledi. En fazla Jupiter’in 3 katı büyüklüğünde tahmin edilen gezegen Formalhaut b olarak adlandırıldı çünkü gökyüzünün güney semalarında görünen parlak yıldız Fomalhaut’un etrafında dönüyor.
NASA’nın IRAS(Kızılötesi Gökbilim Uydusu)1980’de etrafını çevreleyen bir toz bulutunun keşfedilmesinden beri Fomalhaut gezegen avcılığı için bir numaralı hedef haline gelmişti.
2004 yılında Hubble’ın Gelişmiş Kamerasındaki Yüksek Çözünürlük Kamerası’nın koronagrafı Fomalhaut’un etrafındaki bölgenin ilk fotoğrafını çekmişti.(Not: Koronagraf yıldızın parlak ışığını kapatıp etrafındaki nesneleri görmeye yarayan bir alettir. Bundan bir tane de SOHO uydusunda vardır. Bu aygıt sayesinde Güneş ışığında altında bile Güneş’in yakınındaki yıldızları, gezegenleri, kuyrukluyıldızları gözlemleyebiliriz). Bu fotoğraf gezgenin etrafındaki 35 milyar km genişliğindeki protogezgensel kalıntıyı açıkça gösterdi.
Bu kalıntı tıpkı Güneş sisteminin etrafını çevreleyen ve buz parçalarından Plüton gibi cüce gezegenlerini kapsayan Kuiper kuşağına benziyor.
Hubble gökbilimcilerinden Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Paul Kalas ve ekibi 2005 yılında yıldızın ve gezegenin arasındaki kalıntının gezegensel bir etkiden dolayı şekillendiğini ortaya koydular.
Hubble şimdi kalıntının 2.8 milyar km içerisindeki gezgenin fotoğrafını çekti. Sonuçlar Science dergisinin 14 Kasım sayısında yayımlandı.
“Hubble gözlemlerimiz gerçekten mükemmel. Fomalhaut b yıldızdan bir molyen kez daha sönük. Bu programa 2001 yılında başladık ve çalışmalarımız en sonunda sonuç verdi” diyor Kalas.
Hubble’ın Gelişmiş Kamerası’ndaki koronografın 21 ay arayla yaptığı gözlemler gösterdiki cisim yıldızın etrafındaki bir yol üzerinde gidiyor. Bu da gösteriyorki cisim yıldıza kütle çekimsel olarak bağlı. Gezegen yıldızdan 15 milyar km kadar yani Satürn’ün Güneş’e olan uzaklığının 10 katı kadar uzakta.
Gezegen üç Jüpiter kütlesindeki bir cisim için tahmin edilenden daha parlak çıktı. Bir olasılık gezegenin Satürn gibi ışığı yansıtan buz ve toz halkasına sahip olduğunu gösteriyor. Halka ayları oluşturacak şekilde yoğunlaşmış da olabilir. Halka’nın tahmin edilen boyutu Jüpiter’in etrafındaki bölge ve onun dört büyük uydusuyla karşılaştırılabilir.
Kalas ve ekibi ilk olarak 2004’te Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanarak gezegenin etrafındaki beklenmeyen halkayı keşfettiler. O zamanlarda yıldızın etrafındaki bir kaç parlak cismi gezegen adayı olarak işaretlemişlerdi. 2006’daki ikinci bir resim ise 2004’te görünen parlak nesnelerin yer değiştirdiğini gösterdi. İki resim arasındaki yer değiştirme miktarı Kepler’in gezegen kanunlarına göre yörüngesinin periyodunun 872 yıl olduğunu gösteriyor.
Gelecekteki araştırmalar gezegenin kızılötesi dalgaboyundaki fotoğraflara yönelik olacak. Bu sayede gezegenin atmosferinde su bulutlarını olup olmadığı gözlenecek. Bu bize yeni doğmuş sayılan -100 milyon yıllık- gezgenin evrimi ile ilgili ipuçları verecek. 2013’te fırlatılması düşünülen NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu, Fomalhaut’un yakın ve orta kızılötesi dalga boyunda koronografik gözlemler yapabilmesine olanak sağlıyacak. Webb, sistemdeki diğer gezegenleri saptama ve daha iç kesimlerde bir asteroit kuşağı olup olmadığını inceleme kabiliyetine sahip olacak.
Uluslararası Uzay İstasyonu’nun ilk modülü bundan 10 yıl önce 20 Kasım 1998’de uzaya taşınmıştı. STS-126’nın 15 günlük görevi planlara göre 15 Kasım’da başlıyor.
Endeavour uzay mekiği kalkış için Kennedy Uzay Merkezinde hazır bulunmakta. Fırlatma 15 Kasım cumartesi günü TSİ 02:55’te gerçekleşecek. Hava tahminleri muhteşem bir gece kalkışı için %60′ lık bir şans öngörüyor. Fırlatmadan sonra, Endeavour Uluslararası Uzay İstasyonu(UUİ) ile buluşacak ve yaklaşık 6 ton ağırlğındaki kargoyu UUİ’ye taşıyacak. Kargo UUİ’deki astronotların sayısının 3’ten 6’ya yükseltilmesi için tuvalet, yatak ve diğer gerekli malzemeleri içeriyor. Kalkış başırılı olduğu takdirde Endeavour ve UUİ’nin ikili uçuşlarını Türkiye semalarından geçerken gözlemleyebilirsiniz. NASA
Dün gece Mars’ta, Phoenix’in bulunduğu kutup bölgesindeki sıcaklık -95oC ‘e kadardüştü. Araç bu soğukluğa dayancak ısıtıcılarla donatıldı fakat bir problem var. Kış yaklaşıyor ve güneş panelleri yeterince güç sağlayamıyor. Dün NASA resmi bir açıklama yaptı: Phoenix’in sayılı günleri kaldı.
Görev yöneticileri güç toplamak için Phoenix’in sistemlerinden bazılarını devre dışı bırakmaya başladılar. İlk olarak Phoenix’İn robotik kolunu sıcak tutan ıstıcılar dün devre dışı bırakıldı. Bunu yapmaları günde 250 watt-saat enerji kazancı sağladı fakat öte yandan robotik kol devre dışı kaldı.
Bir kaç hafta içinde görevi mümkün olduğu kadar uzatmak için 3 ısıtıcı daha devre dışı bırakılacak. Phoenix’in çiftli kamerasını açık tutmak önceliğe sahip ve kameranın ısıtıcısı kapanacak en sondan ikinci ısıtıcı. En son kapatılacak ıstıcı ise Phoenix’in çekirdeğini ve bataryalarını ısıtan iki ıstıcıdan biri. ” O noktadan sonra Phoenix Mars’ın merhametine kalmış” diyor görev yöneticisi Chris Lewicki.
Jules Verne’nin NASA’ya ait DC-8 uçağındaki bilimadamları tarafından yanarken çekilmiş fotoğrafı.
Telif Hakkı: ESA
Pazartesi günü öğlen saatlerinde Jules Verne kargo taşıyıcısı son yolculuğuna uğurlandı. Jules Verne, Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenen tarihteki ilk robotik araç olma özelliğini taşıyor. Araç hiç bir insan yardımı olmadan uzaktan kumandayla kenetlendi.
UUİ’ye 2 tonluk erzak taşıyan araç UUİ’den ayrıldıktan sonra da uzay istasyonunun çöplerini kendisiyle beraber götürdü. Jules Verne kontrollü bir şekilde atmosfere girerek büyük bir alev topu şeklinde yanarak tarihe karıştı.
Ay’da milyonlarca yıldır Güneş ışığı almayan bölgeler vardır. Karanlık kutup kraterleri o kadar derindir ki Güneş ışığının ulaşması mümkün değildir. Ve bu tür bölgelerde araştırmacılar çok değerli bir hazinenin olduğuna inanıyorlar.
NASA bunlardan birini aydınlatmak üzere.
2009’un Mayıs – Ağustos ayları arasında, fırlatma tarihlerine bağlı, NASA’nın LCROSS(Lunar CRater Observation and Sensing Satellite-Ay Krateri Gözlem ve Algılama Uydusu) uydusunun destek roketi 9000km/saat hızla bu ışık görmemiş derin kraterlerden birine çarpacak. Çarpışmanın etkisi yaklaşık 1000 kilogramlık TNT ‘ye eşdeğer bir patlamaya neden olacak (6.5 milyar jul). Bu patlama gökbilimcilerin umduğu Ay suyunu içinde bulunduran kalıntıları gün ışığına çıkaracak.
Hazine suyun ta kendisi. NASA 2020’den itibaren Ay’a insan göndermeyi planlıyor ve hatta orada bir üs kurmayı da. Su Ay’da yaşayan ve çalışan astronotlar için paha biçilemez bir kaynak olacak. Sadece içmek için değil su yiyecek olmak üzere bitki yetiştirmek için kullanılabilir veya içeriğindeki hidrojen roket yakıtı olarak ve oksijen de solunumu sağlamak için büyük katkı sağlayabilir. Hatta astronotları uzaydaki ışınım(radyasyon)dan korumak için bile kullanılabilir.
LCROSS’un görev yöneticilerinden Anthony Colaprete “ Eğer LCROSS’un destek roketi Ay yüzeyindeki %0.5 su taşıyan bir kratere düşerse, su havaya kalkan tozun içinden tespit edilebilir.” diyor .
LCROSS görevinin diğer yarısını oluşturan robotik uydu patlamayı gözlemleyecek ve 4 dakika içerisinde kendisini Ay’a çakacak.Ay’ın büyük bir kısmı tabi ki kuru toz. Ay yüzeyindeki sıcaklık oynaması 300o kadar ve Ay yüzeyi suya düşmanca davranıyor fakat suyun donmuş olarak bulunabilmesini sağlayan soğuk karanlık yerler de mevcut. Ay kutuplarında Güneş ufka çok yakın olduğu için Güneş ışınlarının ulaşamadığı derin kraterler sürekli gölgede bulunabiliyor. Koyu karanlık olan bu bölgelerde sıcaklık mutlak sıfırın üzerindeki 40o Kelvin civarında (-233oCelcius) geziniyor, suyun hayatta kalması için yeterince soğuk.
“ Suyun orada olduğuna dair ümit verici kanıtlar var” diyor Colaprete. Clementine adlı bir Ay uydusu 1994’de bu kraterlerde suya varlığını saptadı fakat, 199’daki Ay Madencisi(Lunar Prospector) de, fakat veriler yeterince tatmin edici değildi.
İşte LCROSS burada devreye giriyor. Patlamanın etkisiyle açığa çıkan su Güneş ışığı altında buharlaşabilir. Güneş’ten gelen mororötesi ışınlar H2O moleküllerini H ve OH’a ayırabilir. Görev yöneticileri LCROSS’un algılayıcılarının kızılötesine yakın dalga boyunda suyun parmak izlerini algılayabileceklerini ve OH tarafından yayımlanan 308 nanometre uzunluğundaki dalga boyunu tespit edebileceklerini umuyorlar.
Şu anda Colaprete’nin ekibi çeşitli karanlık kraterler arasından çarpışma için en uygun bölgeleri seçiyor. “ Birinci ve en önemli ölçüt patlama alanı ortaya çıkan madde konusunda verimli olmalı” ve devam ediyor Coloprete. “Eğer ortaya çıkan maddeyi günışığına çıkarmazsak buzdağına çarpsak bile fark etmez çünkü alabilemeyeceğiz.” Örneğin patlama alanı yüksek bir krater duvarına yakınsa ortaya çıkan madde duvarı tırmanmak ve gölgeden kurtulup günışığına çıkmak için daha fazla yol kat etmeli. Eğer patlatıcı karanlık bir kraterin dibindeki dik bir çıkıntıya çarparsa günışığına çıkmak yerine etrafa saçılacaktır. Bu yüzden iyi bir alan birazcık düz olmalı-15o den daha az eğimli- ve patlamanın etkisini azaltacak sert kayalardan yoksun yumuşak bir yüzeye sahip olmalı.
Coalprete Ay’ın kuzey kutbundaki Peary kraterinin batısındaki isimsiz 17 km çaplı kraterin bu iş için en uygun alanlardan biri olduğunu söylüyor. Coalprete “Patlama için en uygun tarihleri seçeceğiz ve bu tarihlere uyan en uygun kraterleri deneyeceğiz” diyor.
Patlamanın kendisi krater duvarı tarafından örtüleceği için görülemeyecek fakat gökbilimciler patlamanın etkisiyle havaya kalkan tozu bekliyor olacak. Yayılarak ilerleyen toz konisi Ay yüzeyinin üzerinde yaklaşık 6 km kadar yükselecek ve 40 km kadar her yöne saçılacak.Güneş ışığı altında parlayan kalıntı 6. veya 8. kadirden yıldız gibi parlayacak- çıplak gözle görmesi imkansız fakat küçük teleskoplar için iyi bir hedef.
Colaprete’in ekibi patlamayı Ay Havai’de gökyüzünde yükselmiş vaziyette iken zamanlayacak. LCROSS ekibi orada patlanın etkisiyle ortaya çıkan maddeyi çok güçlü Kızılötesi Teleskop Tesisi(Infrared Telescope Facility) ile gözlemleyecek fakat A.B.D.’in batısındaki ve Japonya’daki gökbilimcilerde patlamayı çok dakik olan patlama zamanına göre gözlemleyebilecek. “Bu uluslararası bir olaya dönüşüyor. Herkes patlamayı gözlemlemek için gözlerini test ediyor olacak” diyor Colaprete.
Karanlık madde karanlık enerji gibi gökbilimcilerin açıklık getiremediği konulardan biri. Evrenin çoğunluğu karanlık maddeden oluşuyor ve bu maddenin ne olduğu henüz bilinemiyor. Yalnızca dolaylı olarak saptanabiliyor SKY&TELESCOPE
Hubble’ın kütle çekimsel mercek resmi. Mavi yay Einstein halkası olarak bilinen, arkadaki nesnenin öndeki eliptik gökada tarafından kırılarak oluşmuş görüntüsü. A. Bolton (UH/IfA) / SLACS / NASA / ESA
Uluslar arası gökbilimcilerden oluşan bir grup, karanlık maddeyi tekrar gündeme getiren bir araştırma yayınladı. Gökadaları ölçmek için kullanılan yen bir yöntemle araştırmacılar orta kütleliden yüksek kütlelilere kadar olan eliptik gökadaların kütle-parlaklık ilişkisini keşfettiler. Hubble Uzay Teleskopu’nun Gelişmiş Araştırma Kamerası(Advanced Camera for Survey-ACS) ve Sloan Sayısal Gökyüzü Araştırması’nın (Sloan Digital Sky Survey) bilgileriyle 70 gökadaüzerindeki çalışmalar gösteriyor ki eliptik gökadalarda parlaklık arttıkça büyüklüğü çok daha fazla artıyor. Bu uyumsuzluk büyük gökadalardaki karanlık maddenin düzenli maddeye göre daha üstün olma ihtimalini artırıyor.
Bilim adamları normal olarak uzaktaki eliptik gökadaların kütlelerini, boyutlarına ve içerdiği yıldızların hızlarına göre kestirebiliyorlar diyor Adam Boltan (Havai Üniversitesi). Bu miktarlarla ve birazcık matematikle dinamik kütleyi(gerçek kütle değil fakat ona bağlı) hesaplayabiliyorlar.
Gökbilimciler mercek resimlerini gökadaların uzaklılarını ölçmek kadar yakındaki gökadanın kütlesini ölçmek içinde kullanır. Gerçek kütle ölçümleri daha önceki dinamik ölçümlerle birleştirilince dinamik ve gerçek kütlenin ilişkisinin kütle ve parlaklık ilişkisi kadar değişmediği görülür.Böylece yüksek kütle – ışık oranı doğru cevap gibi gözüküyor.
Tartışma henüz daha bitmedi diye uyarıyor Bolton. Sonuçlar fazladan kütlenin ne olduğunu açıklamıyor. Bu karanlık maddenin normal maddeye oranının daha fazla olduğunu gösterir. Yıldızların kendisi de yüksek kütle-ışık oranına sahip olabilir.
“Oy birliği yıldız nüfusunu modelleme ve gökada evriminin benzetimi karanlık-madde izahını destekleyecek gibi gözüküyor,” diyor Bolton. “Fakat bütün ‘kranlık madde’ kuramına itiraz edilecek olursa yıldızlar arası – kütle etkisi daha makul gözüküyor.”
Grup gökadaların merkezinden daha uzağa bakınca kütle yoğunluğundaki azalmanın ışık yoğunluğundaki azalmadan daha yavaş olduğunu gördü diye ekliyor Bolton. Bu yavaş azalma görünmeyen bir maddeyi gerektiriyor. Diğer öngörüleri – yıldızların kütle-parlaklık oranın gökadadaki pozisyona göre farklı olduğu – Bolton imkansız buluyor.
Sonuçlar mercek kullanma metodunun uygulanabilirliğini kanıtlıyor diyerek son noktayı koyuyor Bolton.