gokyuzu.org

GJ436b, Gökbilimcileri Şaşırttı

Çalışmalarını NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nu kullanarak yapan gökbilimcileri, dev gezegen GJ 436b’de metan (CH4) gazının çok az miktarda bulunması şaşırttı.

GJ 436b’nin bu sanatçı görüntüsünde, gezegen bizim yıldızımızdan daha soğuk olan yıldızının arkasında görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı: NASA

“Bu sıcaklık ve büyüklükteki bir gezegende metanın bol miktarda bulunması gerekir fakat biz 7000 kat daha az metan tespit ettik.”  diyor sonuçları sunan Merkez Florida Üniversitesi’nden Kevin Stevenson.

Metan eksikliği şaşırtıcı; çünkü Güneş Sistemi’mizdeki tüm gaz devleri metan bakımından zengin gezegenler. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ün atmosferlerinde hidrojen ve karbon bol miktarda bulunuyor. Bu elementler de doğal olarak bir araya gelerek en basit hidrokarbonu, metanı (CH4) oluşturuyor.

Stevenson ve meslektaşları Spitzer’i Aslan Takımyıldızı’nda bulunan ve 33 ışıkyılı uzaklıktaki GJ 436b’ye yönelttiklerinde, bizim sistemimizdeki gaz devlerindeki durumla karşılaşacaklarını umuyorlardı. Gezegenin tayfını incelediklerinde metan gazının var olduğunu tespit ettiler ancak düşündüklerinden az miktarda buldular. Öte yandan gezegen, karbondioksit bakımından oldukça zengin.

Peki, metanın büyük bölümü nereye gitti? Birinci olasılık: Parçalanmış olabilir. “Gezegenin yıldızından kaynaklanan mor-ötesi ışınım, metanı etilen gibi polimerlere dönüştürmüş olabilir.” diyor Merkez Florida Üniversitesi’nden Joseph Harrington.

Bir diğer olasılık ise: Gezgenin atmosferindeki güçlü rüzgârlar, karbondioksitin de bol miktarda bulunduğu sıcak katmanlardan maddeleri sürüklemiş olabilir.

Ya da tamamen daha farklı bir olasılık düşünülebilir: “Bu gezegenin atmosferi, bildiğimizin dışında değişik bir kimyaya sahip olabilir. Ancak henüz bilmiyoruz.” diyor Harrington.

Metan sadece dev gezegenlerde bulunmuyor;  Dünya’da da hatrı sayılır miktarda metan bulunuyor. Dünya üzerinde metan gazına, ineklerin ve keçilerin midelerinde ya da çürümüş organik maddelerin açığa çıkarmasıyla bataklıklarda rastlayabilirsiniz. Metan, gaz devlerinde sadece onların kimyasında yer alan bir maddedir ancak bizim gezegenimizde yaşamın işaretçisidir.

Bu nedenle, araştırmacılar, Yer-benzeri uzak gezegenlerin atmosferlerinde metan aramaya başladılar ve NASA’nın Kepler görevinin de bunun gibi gezegenler keşfetmesi bekleniyor. Ayrıca oksijenin yanı sıra metan da olası biyolojik etkinliklerin işaretçisi sayılabilir.

Kaynak: Science@NASA

Spitzer’in Asteroitler Grubu

NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nun yeni araştırması, Dünya’ya yakın bir dizi asteroit grubu ortaya çıkardı. Bu asteroitler, çikolatalarda ya da meyveli şekerlerdeki gibi değişik renk ve bileşimlere sahip. Bazıları koyu ve soluk, bazıları ise pırıl pırıl ve parlak. Spitzer Uzay Teleskopu’nun Dünya’ya yakın 100 bilinen asteroit ile ilgili bu gözlemleri, bu nesnelerin düşünüldüğünden daha geniş bir çeşitliliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Bu görüntü, NASA’nın 2000’deki Dünya’ya Yakın Asteroitlerle Buluşma (Near Earth Asteroid Rendezvous) görevi kapsamında alında. Görüntüde, Eros asteroitinin yakın plan görüntüsü yer alıyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif hakkı: NASA/JHUAPL

Bu bulgular gökbilimcilere, fiziki özellikleri tam olarak bilinmeyen bu cisimler hakkında yeni bilgiler sağladı.

“Bu kayalar, geldikleri yer hakkında da bizlere bilgiler veriyor.” Diyor Kuzey Arizona Üniversitesi’nden  David Trilling.

Trilling ve ekibi, şimdiye kadar 100 Dünya’ya yakın cismin verilerini inceledi. Gelecek yıllarda 600 nesneyi daha incelemeyi planlıyorlar. Sayıları yüz binleri bulabilen nesnelerin dışında, Dünya’ya yakın yaklaşık 7.000 nesne bulunuyor.

“Dünya’ya yakın bu nesnelerin çok azının fiziksel özellikleri biliniyor. Yeni veriler bu grup hakkında daha fazla bilgi veriyor ve nasıl birbirinden bu kadar farklı oldukları konusunda fikir veriyor. Bu bilgiler, olası gelecek görevler için bize yardımcı olabilir.” Diyor Trilling.

Veriler gösteriyor ki, bazı küçük nesneler oldukça yüksek albedoya (Güneş ışığını yansıtma miktarı) sahip. Daha parlak yüzeye sahip asteroitler göreceli daha genç olanlar; çünkü asteroitlerin yüzeyi Güneş’in radyasyonuna maruz kaldığı için zamanla kararıyor. Bu da, Dünya’ya yakın nesnelerin devam eden evrimlerine bir kanıt.

Bunlara ek olarak, çok uzaktan gözlemlenmiş asteroitlerin aslında düşünüldüğünden daha büyük ölçüde çeşitliliğe sahip olmaları, onların farklı kökenlerden geldiğini gösteriyor. Bazıları Mars ve Jüpiter gezegenleri arasındaki ana kuşaktan gelirken, bazıları ise Güneş Sistemi’nin dışından gelmiş olabilir. Bu çeşitlilik ayrıca gösteriyor ki; asteroitleri oluşturan malzemeler (aynı zamanda gezegenimizi oluşturan malzemeler), Güneş Sistemi’nin erken dönemlerinde büyük bir ‘güneş-sistemi çorbası’ gibi bir araya gelmiş olabilirler.

Bu araştırmanın bir diğer üyesi, NASA’nın Geniş-alan Kızılötesi Araştırma Kâşifi (Wide-field Infrared Survey Explorer, WISE), hala uzayda çalışmalarını sürdürüyor. WISE, şimdiye kadar 430 Dünya’ya yakın nesne gözlemledi. Bunların 110’dan daha fazlası yeni gözlemlendi.

Gelecekte, hem Spitzer hem WISE Dünya’ya yakın bu cisimlerin ‘tatları’ hakkında daha fazla bilgi verecek. Bu bilgiler de, kozmik cisimlerin su ve organik maddelerle (yaşamı tetikleyen malzemelerle) gezegenimizi nasıl oluşturdukları hakkında ipuçları verecek.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: NASA

Ay’da Renkli Havza

Ay’daki Shrödinger Havzası’nın yeni bir jeolojik haritasında çok uzun süren şiddetli olaylardan sonra meydana gelen şekiller, geçici olarak renklendirildi. Shrödinger Havzası, yeni bir oluşum sayılabilir çünkü yaklaşık 3.8 milyar yaşında. Öyle ki havza, Ay’ın ikinci en genç geniş havzası (yaklaşık 320 kilometre çapında).

Schrödinger havzanın bu ayrıntılı jeolojik haritası, Ay’daki maddelerle ilgili birleşik bir çalışmayı gösteriyor. Görüntüde; zirve-halkası (peak-ring) haklanın kahverengi iç bölgesi, yeni volkanik etkinlik kırmızı, krater oluşumu sarı, ovadaki maddeler yeşil tonlarda gösteriliyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/Scott Mest

Shrödinger, uydunun güney kutbuna yakın, buzun olduğu düşünülen bir bölgede. Bu harita, araştırmacılara Ay’ın jeolojik tarihi hakkında bilgi ve ileriki keşif çalışmalarında da uygun bir iniş yeri sağlayacak. Gezegen Bilim Enstitüsü (the Planetary Science Institute ) ile birlikte çalışan NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden (Goddard Space Flight Center) bilim insanı Scott Mest ve meslektaşları, bu güne kadarki en detaylı harita olan bu jeolojik haritayı çıkardılar. Bu harita, Ay Yörünge Aracı Lazer Yükseklik-ölçer uzay aracından alınan topografik (yersel) veriler ile Clementine ve Lunar Prospector görevinden elde edilen görüntüler ve tayfsal veriler birleştirilerek oluşturuldu.

Schrödinger Havzası, zirve-halka (peak-ring) olarak adlandırılan, zirvelerin bir halka oluşturduğu türden havzalara bir örnektir. Havzanın kenarı (halkanın kahverengi dış bölgesi) gibi, daha küçük ve daha çok parçalanmış zirve-halkası (halkanın kahverengi iç bölgesi) da, tahminen 35-40 kilometre çapındaki bir cismin çarpması sonucu oluşmuştur. Uydunun kabuğunda yükseltilerin oluştuğu bu bölge, havzadaki en eski kayalardır ve çarpan nesnenin sıcaklığından erimemiş tek yapıdır. Eriyen maddeler ise her yöne dağılmış ve ovaları oluşturmuştur. Ovalardaki maddeler ise farklı dokulara ve albedoya (güneş ışığını yansıtma oranı, yeşil tonlarında gösteriliyor) sahip olabilirler. Bu farklılığın nedeni ise büyük ihtimalle farklı zamanlarda soğumuş olmalarıdır. Kırıklar (siyah çizgiler), maddeler soğurken havzada oluşmaya başlamıştır.

Schrödinger Havzası, Ay’ın güney kutbuna yakın, volkanik etkinliğin olduğu ender bölgelerden bir tanesidir. Kırmızı alandaki bir delikten yayılan patlayıcı püskürmeler kadar,  bu volkanik etkinliğin lav akıntıları da, yüzeyde görülebilir. Bu delikler ise ovaları (kırmızı alan, bej rengi bölgelerden daha yenidir) örten koyu madde oluşturmuştur. Daha eski volkanik maddeler, daha geniş bir alana (gri ve limon rengi) yayılmıştır. Daha küçük nesnelerle oluşan daha yeni kraterler ise havzanın üst bölümlerine yakın yerlere (sarı alanlar) madde saçmıştır. Onun yanında (sarının yanındaki çok açık yeşil) ise havzanın dış bölgesinden ya da havzanın kenarından gelmiş olabilecek maddeleri barındıran bir bölgedir.

Kaynak : NASA

Aynı Yıldız Etrafında İki Gezegen

NASA’nın Kepler uzay aracı, aynı yıldızın etrafından geçmekte olan birden fazla gezegene sahip bir gezegen sistemi keşfetti.

Bu sanatçı görüntüsü, NASA’nın Kepler görevi ile keşfedilen Satürn büyüklüğündeki iki gezegeni gösteriyor.  Görüntüde gezegenlerin, yıldızlarının (Kepler-9) önünden geçişi gösteriliyor. Bu, çoklu gezegen geçişlerine sahip ilk yıldız sistemi bulgusu.  (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/Ames/ JPL-Caltech

Kepler-9 olarak tanımlanan Güneş-benzeri yıldızın verileri arasında iki ayrı gezegenin varlığına rastlandı. Gezegenlere Kepler-9b ve Kepler-9c adı verildi. Bu keşif, ‘Güneş Sistemi’miz dışındaki yer-benzeri gezegen’ arama çalışmaları kapsamında, 156.000 yıldızın yedi aylık gözlemlerinin sonucunda geldi. Bulgular ayrıca Science Dergisi’nin 26 Ağustos’taki sayısında yayınlandı.

Kepler’in son derece keskin görüşe sahip fotoğraf makinesi, yıldızların önlerinden bir gezegen geçtiğinde ortaya çıkan parlaklık düşüşünü ölçer. Bu düşüşten yola çıkarak gezegenin büyüklüğü bulunabilir. Gezegenin yıldızına olan uzaklığı ise peş peşe gelen ‘parlaklıktaki azalmalar’ arasındaki zaman ölçülerek saptanabilir. Bu azalmalardaki küçük değişimler ise gezegenlerin kütlelerini belirlemede kullanılabilir.

Temmuz’da, bilim insanları Kepler’in ilk 40 gününde elde edilen verilerde 700’den fazla gezegen adayına ait bulguları sundular. Veriler ayrıca, yıldızının önünden geçen birden fazla gezegenin bulunduğu 5 gezegen sistemini kapsıyordu. Kepler ekibi, çoklu geçişlerin yaşandığı bir sistem tanımladı ve hakkında veriler toplamak için bu sistemi izlemeye başladı.

“Kepler’in bu nesneler üzerine yaptığı 24 saat süren çalışmalardan elde edilen kaliteli verilerle, ana yıldızlar ve onların gezegen sistemleri oluşturuldu.” Diyor Kepler görevinde bilim insanı Doug Hudgins.

Bilim insanları, Hawaii’deki Keck teleskopu ile yapılan gözlemlerden yararlanarak bu gezegenlerin kütlelerini tahmin etti. Gözlemler Kepler-9b’nin diğer gezegene göre daha büyük olduğunu ve kütlelerinin birbirlerinkine benzediğini fakat Satürn’ün kütlesinden az olduğunu gösterdi. Kepler-9c 38 günlük bir yörüngeye sahipken, Kepler-9b yıldıza daha yakın ve 19 günlük bir yörüngeye sahip.

“Bu keşif ile, gezegenin iki geçişi arasındaki zamanda görülen önemli değişimler (geçiş zamanlama değişimleri – transit timing variations) ilk defa açıkça tespit edildi. Bu, Kepler uzay aracı ile görülen iki gezegen arasındaki etkileşimin bir kanıtı.” Diyor Kepler görevinden, Cambridge’teki  Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nde çalışan bir bilim insanı Matthew Holman.

Kaynak: NASA

Saç Kümesi’nde ‘Ada Evren’

Hubble Uzay Teleskopu’nun uzun pozlu bu görüntüsü, Kuzey Yarı Küre’deki Berenices’in Saçı Takımyıldızı’ndan 320 milyon kilometre uzaklıkta ve Saç Kümesi (Coma Cluster) gökadalar grubu içerisinde bulunan görkemli bir gökadayı gösteriyor.

(Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA, ESA ve Hubble Heritage Team (STScI/AURA)

NGC 4911 olarak bilinen gökadanın merkezine yakın bölgelerde çok sayıda toz ve gaz şeritler bulunur. Bunlar, yenidoğan parlak yıldız kümelerinin ve devam etmekte olan yıldız oluşumlarının bir göstergesi olan yanardöner pembe hidrojen bulutlarının kontrastını (silüet) oluşturuyor. Hubble aynı zamanda, çeşitli büyüklükteki diğer binlerce gökadanın arasında NGC 4911’in dış eliptik kollarını yakaladı. Yüksek çözünürlükteki Hubble’ın fotoğraf makineleri, oldukça uzun pozlarla birlikte bu sönük ayrıntıların gözlenebileceğini gösterdi.

Kümenin merkezi yakınındaki NGC 4911 ve diğer sarmallar, komşu gökadalarının kuvvetli yerçekimsel etkileriyle oluşuyor. NGC 4911’in dış sarmal kollarının incecik yayları, bir eş gökadanın (NGC 4911A) kuvveti tarafından (sağ yukarıya doğru) çekilir ve kırılır. Bunun sonucunda oluşan çizgili yapılar en sonunda Saç Kümesi (the Coma Cluster) boyunca dağılacak.

Saç Kümesi, yaklaşık 10.00 gökadaya ev sahipliği yapar (ki bu onu en yoğun gökadalar gruplarından biri yapar) ve birbirine yakın gökadalar arasındaki etkileşimler nedeniyle bu zamana kadar gökadalar oluşturmaya devam ediyor.

Bu kümedeki gökadalar o kadara yoğundur ki sık sık etkileşimlere ve çarpışmalara rastlanır. Birbirine yakın kütlelerde gökadalar birleştiğinde, eliptik gökadalar oluşur. Birleşme gökada yoğunluğunun yüksek olduğu kümenin merkezinde daha fazla görülür.

Geniş Alan Gezegen Kamerası 2 (Wide Field Planetary Camera 2) ve Araştırmalar için Gelişmiş Kamera’nın (the Advanced Camera for Surveys)  2006, 2007 ve 2009’da elde ettiği veriler birleştirilerek oluşturulan bu doğal renkli Hubble görüntüsü 28 saatlik pozlama süresiyle elde edildi.

Hubble Uzay Teleskopu, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın uluslar arası ortaklığında gerçekleştirilen bir projedir. NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi (Goddard Space Flight Center) teleskopu yönetir. Uzay Teleskopu Bilim Enstitüsü (The Space Telescope Science Institute – STScI) Hubble bilim operasyonlarını yürütür. Astronomi Çalışmaları Üniversiteler Derneği (the Association of Universities for Research in Astronomy) tarafından işletilir.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak : NASA

Mars’ın Yeni Görüntüleri

NASA’nın Mars Keşif Yörünge Aracı’ndaki (Mars Reconnaissance Orbiter) Yüksek Çözünürlükte Görüntüleme Bilim Deneyi (High Resolution Imaging Science Experiment – HiRISE) kamerası ile Mars’taki çeşitli yüzey şekillerinin ayrıntılı görüntüleri elde edildi.

Mars’ın kuzeyinde, orta enlemlerde bulunan bir alanın bu renklendirilmiş görüntüsünde; yaklaşık 6 metre çapında yeni oluşmuş bir krater mavi renkte görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/JPL-Caltech/Arizona Üniversitesi

Oldukça küçük boyuttaki yüzey şekillerinin görülebildiği bu görüntüler, 6 Haziran ve 7 Temmuz 2010 tarihleri arasında alındı.

Bu kamera, 2006’da Mars’a ulaşan NASA’nın Mars Keşif Yörünge Aracı’ndaki altı araçtan bir tanesi.

Bu yeni görüntülere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: NASA

Rhea’nın Çevresindeki Yapı Halka Değil

2005’te, Cassini uzay aracındaki altı aracın, Satürn’ün uydusu Rhea’nın çevresinde geniş bir halka kalıntısı bulduğu sanılıyordu. Kesin bir kanıt olmamasına rağmen araştırmacılar, uydunun etrafında yayılmış bir halka olduğunu düşünmüşlerdi. Bu, bir uydunun etrafında bulunan ilk halka olabilirdi. Öte yandan yeni gözlemler bu ‘halka’ fikrini reddediyor; fakat hâlâ Satürn’ün ikinci büyük uydusu Rhea’nın çevresinde ilginç ve simetrik bir yapı oluşturan bir şeyler var.

2010 Mart’ta Cassini uzay aracı tarafından alınan görüntü; Rhea. (Resmi büyültmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/JPL/Uzay Bilim Enstitüsü

Araştırmacılar, Rhea’nın etrafındaki elektronlardaki keskin ve simetrik bir düşüşü gösteren bulguları 2008’de duyurmuşlardı. Bilim insanları bu düşüşe neyin neden olduğunu bulmak için araştırmalara başlamışlardı. Rhea’nın etrafında bir halka kalıntısı olsaydı, yaklaşık 1.500 km (950 mil) çapındaki uydunun boydan boya birkaç bin mil uzunlukta ölçülmesi ve bu halkanın küçük çakıl taşlarından büyük kaya parçalarına kadar büyüklüklerdeki maddelerden oluşması gerekirdi.

Hipotezi test edilirken, Cassini uzay aracı uydu üzerinde birkaç kere uçuş yaptı ve 2008 – 2009 yılları arasında 65 adet görüntü aldı. Cassini bu uçuşları, yüksek miktarda maddenin bulunabileceği yer olan uydunun halkalarının üzerinde yaptı.

Işığın yaptığı açılara bakılarak (eğer halka var olsaydı), bilim insanlarının mikro büyüklükteki maddelerden büyük kayalara kadar nesneler görmesi gerekirdi.

Ancak göremediler.

Cornell Üniversitesi’nden Matthew Tiscareno, Rhea’nın etrafında çok güçlü ve ilginç ve açıklanamayan bir elektromanyetik etkinin var olduğunu fakat bunun katı maddelerden kaynaklanmadığını gösteren oldukça güçlü kanıtlarının olduğunu söylüyor.

Bu ‘halka hipotezi’ geçerliliğini yitirirken, uydunun etrafındaki yüklü parçacıkların oluşturduğu simetrik yapıya neyin neden olduğu hâlâ bir gizem.

Cassini uzay aracı ve ekibi bu gizemi çözmek için çalışmalarına devam ediyor.

İlgili bağlantılar:

Kaynak : UniverseToday

Ejderha Şeklindeki Toz Bulutu

NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’ndan (Spitzer Space Telescope) alınan yeni görüntüde ejderha şeklindeki bir toz bulutu, yıldızlarla birlikte uçacakmış gibi görünüyor. Görünür ışıkta, varlık bulutun içinde kayboluyor.

Ejderha şeklindeki bir toz bulutu,  görünür ışıkta görüntülendiğinde (görüntünün üst yarısı) tamamıyla gölge içinde saklanan varlık, bu kızılötesi görüntüde (görüntünün alt yarısı) büyük bir patlamadan uçacakmış gibi görünüyor. Resmi büyültmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/JPL – Caltech/ Penn State/DSS

Kızılötesi görüntü, M17 SWex olarak adlandırılan bu siyah bulutsu varlığın öfkeli bir biçimde yıldız oluşumlarına neden olduğunu ancak henüz ‘O yıldızlar’ olarak bilinen en ağır yıldızları meydana getirmediğini ortaya çıkardı. Bunun gibi dev gök cisimleri M17’i bulutsusunu aydınlatıyor (görüntünün merkezinde) ve M17’nin göz alıcı sol kenarını oluşturan gaz ve toz arasındaki büyük bir ‘kabarcık oluşturdu.

Bu bölgedeki gaz ve yıldızlar, şimdi Samanyolu’nun sarmal kolu Yay  (Sagittarius) boyunca hareket ediyor. Yıldız oluşumunun en erken evresi, sarmal kola giren tozlu ejderhanın içinde geçiyor. Zaman içerisinde, bu bölge M17 Bulutsusu gibi genç ağır yıldızların ışığında parlayacak. Yıldız oluşumunun en eski patlaması, bölgede görülen ‘kabarcığı’, M17 EB olarak adlandırılan en soldaki bölgeye savurdu.

Bu bölgenin görünür ışıktaki görüntüsü, ‘kabarcık’la beraber M17 Bulutsusu’nu açıkça gösteriyor. Öte yandan M17 SWex ‘ejderha’, görünür ışığı engelleyen toz bulutunun içinde saklı. Bu örtülü bölgeden ışık yakalayabilmek ve yıldız oluşumunun en erken evrelerini görebilmek için kızılötesi bir görüntü alındı.

Ejderha şeklindeki bir toz bulutu bu kızılötesi görüntüde büyük bir patlamadan uçacakmış gibi görünüyor. Resmi büyültmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/JPL – Caltech/ Penn State

Üstteki üç renkli birleşik görüntü, iki Spitzer aracından alınan kızılötesi gözlemleri gösteriyor.  Mavi renk, 3.6-mikron ışığı ve yeşil ışık da 8-mikron ışığı temsil ediyor. Kırmızı renk ise, 24-mikron ışığı simgeliyor. En alttaki görünür-ışık görüntüsü, Birleşik Krallık Schmidt Teleskopunun Sayısal Gökyüzü Araştırıcısı’ndan (Digitized Sky Survey – DSS) alınan görünür ışık verilerinin bir birleşimidir. Bölgeden kırmızı ve mavi ışığı temsil eden iki gözlemin birleştirilmesi ile oluşturuldu.

Spitzer Uzay Telescopu’nu, NASA’nın Kaliforniya – Pasadena’daki Jet İtki Laboratuarı yürütüyor.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak : NASA

Planck’ten Tüm Gökyüzü

Bir yıllık gözlemler sonrasında, Planck Gözlemevi (the Planck Observatory) ekibi, tüm gökyüzünün mikrodalga görüntüsünü yayınladı. Gözlemevindeki uydu, Büyük Patlama’nın (BigBang) yankılarını (Kozmik Mikrodalga Arkaplan – the Cosmic Microwave Background – CMB) duymak için elektromanyetik tayfın mikrodalga alanlarında tüm gökyüzünü izliyor. Bu yeni görüntü, gökadamızı dolduran gaz ve toz karışımının önplandaki yayılımının arkasındaki saklı kozmik sinyali gösteriyor.

Planck’in ‘tüm gökyüzü’ ayrıntılarıyla birlikte görülüyor. (Resmi büyültmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : ESA / HFI / LFI

Kırmızı ve sarı renklerdeki görüntünün en üst ve en altında bölge, Kozmik Mikrodalga Arkaplan’ın açıkça görüldüğü yer.

“Öte yandan, gökyüzünün büyük bir bölümünü, her ne kadar düşük bir yoğunlukta olsa da gökadasal düzlem boyunca parlayan ve bu düzlemin yukarısı ve aşağısı boyunca uzanan Samanyolu kaplıyor.” diyor Planck Projesi’nda bilim insanı Jan Tauber.

Bu görüntüyü elde etmek için, Planck ekibi Planck’in tüm frekanslarında elde edilen veriler birleştirildi. Gökadamızın ana diski, görüntünün ortasında, Samanyolu’nun aşağısı ve üstüne doğru ilerleyen soğuk toz akımlarıyla birlikte uzanıyor. Bu gökadasal örgü, yeni yıldızların doğduğu yerler ve Planck, henüz oluşma aşamasında olan ya da gelişimlerine yeni başlamış birçok yıldız keşfetti.

Planck, bize Evren’in ilk göz alıcı görüntüsünü yolladı. Bu tek görüntüde Samanyolu’nun bizim bulunduğumuz bölgesi ve Büyük Patlama’nın izleri görülüyor. Böyle muhteşem bir keşif makinesini destekliyor olmaktan gurur duyuyoruz ve bu görüntünün güzelliğinin arkasındaki derin anlamları bulmayı bekliyoruz.” diyor Birleşik Krallık Uzay Ajansı’nın (the UK Space Agency) Uzay Bilimi ve Keşfi yöneticisi Dr. David Parker.

İlgili Bağlantılar:

  • Planck Projesi (Planck’in internet sayfası)
  • Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agency – ESA’nın internet sitesinde yayınlanan Planck ile ilgili makale)

Kaynak : UniverseToday

Rhea’daki Halkalar

Araştırmacılar, 2008 yılında Satürn’ün ikinci büyük uydusu olan Rhea’da 3 kısımdan oluşan buz katmanları bulduklarını duyurdu. Ama daha detaylı araştırmalar aslında halkaların olmadığını söylüyor. O zaman bir soru ortaya çıkıyor: Araştırmacılar ne gördü?

Rhea’nın Cassini tarafından çekilmiş fotoğrafında halkalar görünmüyor. Eğer halkası olsaydı sağ taraftaki gibi görünecekti.

Telif Hakkı: NASA/JPL/Space Science Institute; (içteki) Tiscareno et al., Geophysical Research Letters (2010)

İlk halka tespiti, 2005 yılında Satürn etrafında dönen Cassini Uzay Aracı’nın plazma ölçerlerinin ölçümlerine dayanıyor. Londra Kolej Üniversitesi’nden (University College Londan) Geraint Jones ve meslektaşları Rhea etrafında daha önceden görülmemiş katı maddenin Satürn’ün manyetosferin yakalanan enerji yüklü elektronları emdiği görüldü. Bu emiş, aynı halkanın ince bir gölge yaratması gibi, elektron gölgeleri yarattı. Uydunun her tarafında oluşan bu elektron gölgeleri, uydunun buzlu bir halkasının olabileceğini düşündürdü. Bu şu an için olabilecek tek mantıklı açıklama.

Zaten varsayılan bu halkalar baştan beri araştırmacıları rahatsız ediyordu. Böyle halkaların Satürn’ün kütle çekimi ve ufak çarpışmalarla zaten oluşamamış olması gerekirdi.

Cornell Üniversitesi’nden Matthew Tiscareno bu halkaya kuşkuyla bakanlardan biriydi. 2008 sonralında ve 2009 başlarında, o ve 3 meslektaşı, Cassini Uzay Aracı’ndaki görünür ışık kamerasını kullanarak Rhea’yı inceledi. Rhea’nın Güneş’e göre hem önden hem de arkadan fotoğraflarını alındı. Eğer ortada bir halka varsa görünmesi gerekirdi ama görünmedi. “Cassini’nin araştırması daha küçük elektron gölgelerini tespit edebilecek kadar hassasiyeti iyi.” diyor araştırmacılar. Ayrıca Tiscareno ekliyor: “Şimdilik elektron gölgelerinin katı maddeden oluştuğu ihtimalini eledik.”

Jones’un takımı ise buna karşı çıkıyor: “Tiscareno ve meslektaşlarının ulaştığı sonuca karşı çıkamayız.” diyor Jones. “Muhtemelen gördüğümüz şey Rhea ve onu çevreleyen manyetosferle ilgili bir şeydi.” Rhea dışında hiçbir uyduda böyle bir durum olmadığı için Jones’un elinde bu ilgiyle alakalı bir ipucu da yok. Ama neyse ki Cassini Uzay Aracı’nın gelecekte uyduyu inceleyebilecek fırsatı olacak.

Kaynak: Science/AAAS