gokyuzu.org

Fermi Paradoksu ve Uzay’da Yaşam Potansiyeli

Evrenin uçsuz bucaksız derinliklerine baktığımızda sorduğumuz o meşhur soru: “Orada kimse var mı?”. Bu soru yalnızca bilim kurgunun değil, astrobiyolojinin, istatistik ve olasılık biliminin de yanıt aradığı temel problemlerden bir tanesi. 1961 yılında ünlü gökbilimci Frank Drake, bu devasa belirsizliği küçük parçalara ayırarak kozmik yalnızlığımıza bilimsel bir çözüm aramıştır. Yapısal olarak tümdengelimsel bir yaklaşım içerse de aynı zamanda özelden genele daha küçük kesitlerden daha büyük bir sonuca gitmesiyle de tümevarımsal yaklaşım barındıran bir paradokstur. Günün sonunda tüm araştırmalara rağmen tek bir akıllı sinyal, uzayda inşa edilen yapay bir yapı ya da (izlerine rastlasak da) mikroorganizmaya rastlayamadık ve beklentilerle gerçekte elde edilen veriler doğrultusunda henüz bir uzaylı keşfedemedik. Bu paradoksa bilim  dünyasında “Fermi Paradoksu” adı da verilmekte.

N=R×fP×ne×fl×fi×fc×LN=R^* ×f_P × n_e ×f_l ×f_i ×f_c × L

Yukarıdaki denklemde N parametresi bulmayı öngördüğümüz ve galaksimiz Samanyolu’nda bizimle iletişim kurabilecek teknolojik medeniyetlerin sayısını tanımlamakta, ancak denklemde sağa doğru ilerledikçe kesin bilimsel  verilerden tahmin oyunlarına geçiş yapıyoruz. R* (average rate of star formation in Milky Way) galaksimizdeki ortalama yıldız oluşum hızıdır, yaklaşık değeri ~1 olarak kabul edilen bu parametre 2010 yılında NASA ve ESA tarafından doğrulanarak yaklaşık 0.68 – 1.45 M (Güneş kütlesi) kadar malzemenin galaksimiz tarafından her yıl oluşturulduğunu göstermektedir. Bu değeri yıldızların başlangıç kütle fonksiyonuna böldüğümüzde ise 1 ve 3 arasında yıllık galaksimizdeki yaklaşık yıldız oluşum hızı elde edilmektedir.  

“fp“ parametresi bu yıldızların gezegen bulundurma oranı olarak belirlenmiştir. 2012 yılında mikromercek yöntemiyle yapılan gözlemlere dayanarak, galaksimizdeki her yıldızın potansiyel olarak en az bir  adet ötegezegen barındırdığına işaret ediyor. Bu nedenle bu parametrenin de “1” sayısına oldukça yakın bir değer olduğu düşünülmekte.

“ne” değeri bu gezegen/ötegezegenlerdeki yaşam olasılığını, ne kadarının yaşamı destekleyebilecek potansiyel altyapıya sahip olduğunun ortalaması olarak belirlenen değer olarak tanımlanmakta. Bu noktada yaşam için önemli etkenler bakımından sayısız parametre bulunuyor: yeterli yüzey basıncını ve sıcaklığı koruyabilecek, sera etkilerini barındırabilecek, günlük sıcaklık farklarından fazla etkilenmeyecek, yeterince kalın atmosfer ve kimyasal bileşenlerin kompozisyonu (C, H, N, O, P ve S), kozmik ışın ve radyasyondan koruma sağlamak için manyetik alan, yıldızın kararlılığı ile birlikte gezegenin kütlesi ve yıldız atmosferinin yaşanabilir alanı içinde bulunması (habitable zone yani gezegen yörüngesinin yıldıza olan uzaklığı ve şekli), stabiliteyi sağlayabilecek faal bir çekirdek ve jeolojik aktivite (volkanizma ve karbon döngüsü vb.), plaka tektoniği, iklim ve mevsimsel stabiliteyi sağlamak için Ay benzeri bir uydu, yörüngenin  kararlılığı ve perturbasyonlara karşı dinamik stabilite, sistemdeki büyük gezegenlerin varlığı (asteroid riski gibi etkenlerden kütleçekimsel koruma sağlar) gibi devamı da gelen oldukça uzun bir liste bulunmakta. Düşük yörünge basıklığı ve eğikliği olumlu, eliptik ve eğik yörünge olması yaşam olasılığını olumsuz etkilemekte zira eliptik yörüngelerde gezegen yaşanabilir bölgeye inbount-outbound giriş çıkışlar yapabilir. Yine de yaşam mikro düzeydeyse, okyanuslar ve atmosfer yeterince derinse, basıklık 0 ile 0.2 arasında ise yeterli iklim stabilitesinin yaşamı destekleyecek şekilde sağlanma potansiyeli bulunmakta. Paradoks  açısından bu parametrenin denklemdeki yerine bakacak olursak η (Eta Earth, ne) yani Güneş benzeri yıldızlar etrafındaki Dünya benzeri ve yaşanabilir kuşak içindeki gezegenlerin oranı olan bu değer Samanyolu’ndaki yıldızlara bağlı olarak farklılık göstermekle birlikte yaklaşık 5 – 20% (0.05 – 0.2) arasında değişmekte (Kepler Uzay Teleskobu verilerine göre elde edilen galaktik ortalama değer).

Şekil 1: Farklı tipteki yıldızların yaşanabilir bölgeleri (NASA / Kepler Uzay Teleskobu).

Yaşanabilir bölge içerisinde kalabilmek uzayda hayat kaynağı için en önemli kriterlerden bir tanesi olabilir bu doğrultuda Dünya boyutlarında, Güneş tipi yıldız sınıfında, irili ufaklı gezegenler barındıran yıldız sistemlerinin stabil yaşam ortamı oluşturma potansiyeli biraz daha yüksek olduğu kabulü yapılıp daha gerçekçi bir N sayısı elde edilebilir (zira iç gezegen kuşağını asteroidlerden koruyan bir Jüpiter’imiz bile var). Ancak, bu da elbette direkt yaşam potansiyeli ölçütü olmamalı, ileri sistemlerde yapılan keşiflerle birlikte bu tür gaz devlerinin (sıcak Jüpiterler) yıldızlarına çok yakın bölgelere doğru ilerledikleri tespit edilmiş, gezegen oluşum süreçlerinde hayatta kalma potansiyelini de düşürdükleri de yapılan çalışmalarda bildirilmiştir.  Özetle Drake denklemindeki bir parametreyi etkileyen diğer tüm parametrelerin kendi içerisinde de farklı ödünleşim etkileri bulunuyor.

Şekil 2: Yıldız sistemlerinde olduğu gibi benzer şekilde galaktik yaşanabilir bölge yde eşil ile gösterilmektedir. Galaksi merkezinde yüksek miktarda radyasyon yayılmaktadır (yüksek oranda gama ve X arkaplanı) bu nedenle yaşama elverişliliği düşüktür. Benzer bir durumu galaksinin uzak kollarında bulunan yıldız sistemlerinin de tecrübe ettiği düşünülmektedir, bu bölgede de metal yoğunluğu az olduğundan gezegen oluşum süreçleri zayıflamaktadır (NASA / CALTECH).

“fl” parametresi (fraction to develop life), tüm bu yaşam potansiyeli olan gezegenlerde hayatın (tek hücreli bakteriler, ilkel yaşam formları, vb.) oluşma ve filizlenme ihtimalidir. Bu noktada hayatın başlangıcıyla ilgili “kaçınılmaz” ve “mucize” şeklinde iki apayrı görüş mevcut. Bilim dünyasının bilmiyoruz noktası burasıdır, zira bu değişken uygun koşullara sahip bir gezegende bileşiklerin ve organik moleküllerin bir araya gelerek canlı oluşturma ihtimalini temsil eder (abiyogenez).  Tartışmalarda da iki zıt kutba ayrılmasının temel nedeninde evrenin doğası gereği canlılık üretmek ve bunun istatistiksel bir mucize olabileceği konusudur.  İlk argümana göre eğer gezegende su, enerji ve doğru kimyasallar bulunuyorsa (C, N, O) hayatın başlangıcı kütleçekimi kadar doğaldır (yani fi = ~ 1). Diğer taraftan bu olayın teorik olarak mümkün ancak gerçekleşme olasılığının < 0.000000000001 (trilyonda birden az) olduğunu belirten ikinci senaryoya göre, serbest bileşenlerden kendini kopyalayabilen (DNA/RNA) moleküler yapılara geçişin olasılığının kozmik bir kaza olduğunu savunur, zira bir hücre yapısının en temel bileşeni bile o kadar karmaşıktır ki parçaların birleşmesi ve bir araya gelmesi ihtimali çok düşük kabul edilir. Eğer bu doğruysa evrende çok yalnızız demektir. Aslında bu olasılık havaya atılan bozuk paranın üst üste 38  kez yazı gelmesinden daha düşük bir olasılık olarak hesaplanmıştır, sayı ve mantık için kafada canlandırması biraz güç, bu yüzden istatistik asla yalan söylemez, ama sandığımız soruyu cevaplamıyor da olabilir. Bunun zihnimizde daha imge uyandırması için Türkiye’de içerisinde 100 bin adet kitap olan on adet kütüphane düşünün, devasa kütüphaneler. Bu kütüphanelerde de her biri ortalama 500 sayfa, ve her sayfasında yaklaşık 2000 karakter bulunan kitaplar olsun. Bu durumda toplam karakter sayısı bir trilyona ulaşır. Kütüphanelerdeki tek yazım hatası sadece bir kitabın bir sayfasında olsun. Herhangi bir kütüphaneye girip, rastgele bir kitabı çekip, rastgele bir sayfayı açıp, rastgele bir harfe dokunduğunuzda o harfin tüm kütüphanelerdeki tek yazım hatası  olma olasılığı  koşulsuz olasılığa göre 10-12’dir.

Şekil 3: Güneş sistemimize yakın bazı ötegezegenler, bu tipte ötegezegenlerin atmosferlerinde metan ve su buharı gibi yaşam olasılığını destekleyebilecek spektral izler araştırılıyor (PHL/UPR Arecibo).

“fi” yani (tüm bunların ardından) akıllı yaşam olasılığı, en can alıcı parametre olarak zeki yaşamın gelişimi oranı: alet kullanmak, soyut düşünmek, karmaşık diller geliştirmek gibi özelliklerin oluşması gibi özellikler denklemi oluşturan akıllı yaşamı tanımlamakta. Son derece optimist bir yaklaşımla Dünya’da zeka yalnızca insanlarda değil, diğer canlı türlerinde de, kargalar, yunuslar gibi türlerde farklı seviyelerde defalarca ortaya çıkmış olduğu kabul edilmekte. Bu değer 10 ile 50% (yazı ya da tura) arasında değişiyor,  yani canlılık barındıran her 2 – 10 gezegende bir zeki yaşam oluşma olasılığı bulunuyor. Bunun zıttıysa zekanın bir anomali olduğunu, çok maliyetli ve riskli bir strateji olduğunu öne sürmekte. Beyin (vücut enerjisinin oldukça yüksek bir miktarını harcadığından dolayı çok maliyetli bir organ olarak kabul edilir. Milyonlarca yıllık yaşam tarihinde, milyonlarca tür arasından, tek bir tür (insan) radyoyu ve FM modülasyonu icat edebilecek seviyeye ulaştı (dinozorlar milyonlarca yıl boyunca Dünya’yı yönetti ve tenoloji geliştirmediler). Bu nedenle zeka hayatta kalmak için o kadar gerekli olsaydı eninde sonunda çok fazla sayıda türde  bunu daha sık gözlemlerdik (bu durumda da akıllı yaşam olasılığı milyarda bir mertebelerine kadar düşmekte).

“fc”, akıllı bir uzaylı olması durumunda, uzaydaki diğer uzaylı medeniyetlerle iletişim kurmak için harekete geçen ve uzaya sinyal gönderen akıllı medeniyetlerin (bkz. Arecibo mesaj sinyali*) oranıdır. Bu konuda da karanlık orman hipotezinde olduğu gibi akıllı yaşam formlarının olası riskler (yıldızlararası savaş)  nedeniyle diğerleri ile iletişime geçmedikleri yönünde şüpheci yaklaşımlar bulunmaktadır. Diğer bir konu da, gönderilen/gelen mesaj sinyalinin ne kadar tespit edilebilir olduğu ve ne kadar hassas tespit edebildiğimizdir. Birkaç ışık yılı öteden gelen radyo sinyallerini tespit edebiliyoruz ancak çok daha uzak mesafelere sinyal gönderme kabiliyetine sahibiz. Bu noktada, elbette galaksimiz pek çok düşünür akıllı yaşamla dolup taşmış da olabilir, ancak “radyo istasyonları” yok denecek kadar az da olabilir. 2026 yılı itibariyle radyo sinyallerinin 130, TV yayınlarının uzaya gönderilmesinin üzerinden ise yaklaşık 100 yıl geçti, bu da 100 ışık yılı öteye kadar mesajımızın iletilebildiğini göstermekte. Ancak bu telekomünikasyon sinyalleri güçlerini uzaklığın tersinin karesi  (inverse square law) ile kaybettiğinden oldukça düşük güç seviyelerinde  neredeyse kozmik gürültüyle birlikte seyahat etmekteler ve radyo teleskoplar ile tespit edilmeleri de oldukça güç.

“L” bir akıllı medeniyetin uzaydaki ömrü, denklemin kozmik kronometresi olarak nitelendirilebilir. Diğer tüm değişkenler toplamda milyarlarca yıllık süreçleri temsil ederken, L tamamen sosyolojik, teknolojik ve etik bir süreci temsil eder. Bu parametre akıllı medeniyetin dış uzaydaki başka bir medeniyete tespit edilebilir sinyaller gönderdiği toplam süreyi ifade ederi. Konsept olarak Drake denklemini, Fermi paradoksunu en çok etkileyen zaman çarpanı budur. Temelde eğer bu akıllı medeniyetler çok kısa süre hayatta kalıyorsa, galaksi yaşamla dolu olsa bile, bu yaşamlar farklı zaman dilimlerine denk geldiği için asla tanışamazlar.

L değerini belirleyen  bazı senaryonar bulunmakta, bunlar kendi kendini yok etme ve kozmik felaketler olarak büyük filtre teorisi kapsamında iki ana başlığa ayrılıyor. İlkinde medeniyetlerin hayatta kalma kapasiteleri arttıkça birbirlerini yok etme potansiyelleri de artmakta; nükleer savaş, iklim krizi ve doğal kaynakların tüketimi, yapay zeka ve biyolojik silahlar (hepsi bir arada olunca tombala etkisi yaratıyor) gibi içsel unsurlar sayesinde bu katsayının yaklaşık 300 – 400 yıl civarında olduğu beklenmekte. Kozmik felaketlerin sunduğu bazı dış tehdit unsurları ise asteroidlerle meydana gelen çarpışma riskleri (dinozorların başına gelen senaryo), süpernova patlamaları, gama ışını patlamaları ile listelenmekte. L değeri için olası tahminler kısa ömürlü medeniyetlerin yaklaşık 300 – 500 yıl civarında hayatta kalma süreleri olduğu öngörülürse galakside zeki yaşamla karşılaşma ihtimalimiz (500 ışık yılı uzaklık içerisinde) yok denecek kadar azdır. Orta ömre sahip  olan galaktik medeniyetlerin (10 bin ve 100 bin yıl arası) aynı anda galakside bulunma ihtimali artarak, Samanyolu aynı anda 10 – 50 medeniyete ev sahipliği yapabilir. Galaksideki ölümsüz medeniyetler ise (Star Trek evreni gibi) milyonlarca yıl L değerine sahiptirler, her köşe başındaki gezegende birileri koloni kurmuştur.

Biz neredeyiz?

Bizim L değerimizin yaklaşık 100 ve 130 yıllık TV ve radyo sinyalleri olduğunu düşünürsek ve önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde kendimizi yok edersek  Samanyolu’nda sadece bir anlık yanıp sönen çok kısa ömürlü bir kıvılcım olacağız. Eğer başka bir gezegende koloni kurmayı başarırsak (Mars, Europa vb.) tek bir gezegene bağlı kalma koşulunu ortadan kaldırıp belki L değerimizi binlerce ya da yüzbinlerce yıla çıkarabiliriz. Siz de bu denklemin ve Fermi Paradoksu’nun aslında uzaylı aramaktan çok kendimizi ne kadar akıllı olarak tanımlıyoruz, teknolojik olarak gücümüzün etik olgunluğumuzu ne kadar geçip geçmeyeceğine olanak sağlıyoruz gibi soruları anlamak için ortaya atıldığını fark ettiniz mi? Elle tutulur (tutulmaz), gözle görülür (tartışılır) akıllı bir bulguya rastlamak biraz daha (uzun) zaman alacak gibi gözüküyor.

Şekil 4: Drake Denklemi (Rochester Üniversitesi).

* Daha yüksek güçte sinyallerin gönderildiği Arecibo binary mesaj sinyali (450 kW) 1974 yılında M13 yıldız kümesine gönderilmişti. Gönderilen sinyalin Teegarden yıldızında bulunan Teegarden b ötegezegenine eriştiğinde ise 10-22 W/m2 sinyal yoğunluğunund altında olması hesaplanmış.

Kaynakça:

  • Drake, F. D. (1961). The Radio Search for Intelligent Extraterrestrial Life. In: Current Aspects of Exobiology, Pergamon Press.
  • Shklovskii, I. S., & Sagan, C. (1966). Intelligent Life in the Universe. Holden-Day.
  • Robitaille, T. P., & Whitney, B. A. (2010). “The Self-consistent Classification of Star-forming Objects: The Case of the Milky Way.” The Astrophysical Journal Letters.
  • Chomiuk, L., & Povich, M. S. (2011). “Toward a Unification of Star Formation Rate Determinations in the Milky Way.” The Astronomical Journal.
  • Cassan, A., et al. (2012). “One or more bound planets per Milky Way star from microlensing observations.” Nature.
  • Petigura, E. A., Howard, A. W., & Marcy, G. W. (2013). “Prevalence of Earth-size planets orbiting Sun-like stars.” Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS).
  • England, J. L. (2013). “Statistical physics of self-replication.” The Journal of Chemical Physics.
  • Webb, S. (2015). If the Universe Is Teeming with Aliens… WHERE IS EVERYBODY? Seventy-Five Solutions to the Fermi Paradox and the Problem of Extraterrestrial Life. Springer.
  • Bolmont, E., Libert, A. S., Leconte, J., & Selsis, F. (2016). Habitability of planets on eccentric orbits: Limits of the mean flux approximation. Astronomy & Astrophysics, 591, A106.
  • Madau, P. (2023). Beyond the Drake Equation: A time-dependent inventory of habitable planets and life-bearing worlds in the solar neighborhood. The Astrophysical Journal, 957(2), 66.
  • Palencia-Torres, K. D., Quiñones-Martínez, C. F., Sepúlveda, J. A. G., Gabriel, L. R. R., Roubert, L. M., Pérez, G. V., & Méndez, A. (2024). The Last Arecibo Message. arXiv preprint arXiv:2411.09790.

Galaktik Kozmik Işınlar ve Güneş Aktivitesi ile Modülasyonu

Şu anda Dünya, yalnızca Güneş’ten değil, aynı zamanda yıldızlararası ve galaktik kaynaklardan gelen yüksek enerjili ve hızlandırılmış parçacık akışıyla sürekli olarak bombardımana uğruyor ve galaktik kozmik ışınlar (Galactic Cosmic Ray – GCR) parçacık radyasyonu ortamının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bu enerjik parçacıkların incelenmesi, güneş sisteminin oluşumu ve evriminin yanı sıra ilgili astrofiziksel süreçleri anlamamıza katkıda bulunmakta. GCR’lar çoğunlukla protonlar, daha az oranda Helyum ve ağır çekirdeklerden (bkz. Şekil 2) meydana gelir. Bu ışınların helyosfer boyunca yayılması sırasında, Güneş rüzgarı ve gezegenler arası manyetik (Interplanetary magnetic field – IMF) alan tarafından modüle edilmekte yani güç ve yoğunlukları periyodik olarak artıp azalır.

GCR’ların enerji aralıklarına göre farklı kökenleri mevcut. GeV – TeV (109 eV – 1012 eV) mertebesindeki galaktik enerji aralığında bulunan kozmik ışınların kaynağının süpernova kalıntıları olduğu bilinmektedir. PeV (1015 eV)  seviyesindeki GCR’ların galaksinin dışındaki genç pulsarlar ve güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızlarının üretimiyle meydana geldiği düşünülmektedir. Daha yüksek enerjilerdeyse Samanyolu dışındaki aktif galaksi çekirdekleri (AGN) kaynaklı relativistik enerji seviyelerine kadar taşıyan Kuasar jetleri bulunmaktadır.

1997 yılında Güneş – Dünya Lagrange 1 (L1) yörüngesinde görevine başlayan Advanced Composition Explorer (ACE, bkz. Şekil 1) uydusunun ana görevi parçacık, plazma, uzay ortamı parametrelerinin ölçülmesidir. ACE, Dünya’dan yaklaşık 1,5 milyon km ve Güneş’ten 148,5 milyon km uzaklıkta bulunan L1 Halo yörüngesindeki konumundan, güneş rüzgarını, gezegenler arası manyetik alanı ve Güneş tarafından hızlandırılan yüksek enerjili parçacıkları, ayrıca helyosferde (yaklaşık yüz astronomik birim (AU) ölçeğine kadar uzanan geniş bir manyetik plazma balonu) ve ötesindeki galaktik bölgelerden Güneş sistemine gelen parçacıkları gözlemektedir.

Şekil 1: Güneş – Dünya L1 Halo yörüngesindeki Advanced Composition Explorer (ACE) uydusu (CALTECH).

ACE uydusundaki Cosmic Ray Isotope Spectrometer (CRIS) ekipmanı yıldızlar ve galaksiler arası ortamda seyahat eden yüksek enerjili ve uzun ömürlü galaktik kozmik ışın izotoplarının ölçümüyle görevlidir. Elemental GCR spektrumununu atom numarası 5 ile 28  arasında olan çekirdekler için kapsayan ve yaklaşık 50 – 500 MeV / nükleon enerji ölçüm aralığına sahip olan ekipmanda CALTECH ve NASA JPL mühendislerinin geliştirdiği Silikon – Lityum dedektör çip bulunmaktadır.

Şekil 2: 2008 – 2026 yılları arasındaki CRIS’te gözlenen toplam parçacık sayısı. Temelde elementlerin oluşma mekanizmasi yıldızların çekirdeklerinde meydana gelen birleşme (füzyon) reaksiyonudur ve yüksek sıcaklık ve basınç altında çekirdekler bir araya gelerek daha büyük elementleri oluşturur. Çift sayılar teklere göre yüksek oranda olmakla birlikte nükleer kararlılık çift sayıda proton (Z) ve nötrona sahip çekirdeklerde daha yüksektir. Bu kararlı elementler yıldızların çekirdeklerinde daha fazla üretilir, bu nedenle C > B, O > N, Ne > F, Mg > Na ve Fe > Mn gibi bir desen oluşmaktadır.

Gezegenler arası manyetik alanın GCR modülasyonu üzerinde etkisi büyüktür, zira GCR’ların yalnızca çekirdekte bulunan (proton ve nötron) parçacıklardan ibaret olduğunu göz önünde bulundurursak, her yüklü parçacığın manyetik alanda etkilenip yön değiştirdiği gibi GCR hareket yönünde sapmalar meydana gelmektedir. Alan şiddeti değiştiğinde gradyan sürükleme, manyetik alan çizgileri eğriyse eğrilik sürüklemesi, ortamda elektrik alan bulunuyorsa E x B sürükleme kuvveti ile hareket yönleri sapar. Manyetik alan çizgileri etrafında dönme hareketi de yapan GCR’lar, manyetik alan homojen olmadığı ve türbülans içerdiği için sürekli saçılmaya ve difüzyon süreçlerine uğramaktadır. Bu etkileşim doğrudan Güneş’in yaşam döngüsü ve iç süreçlerine bağlı olduğu için yaklaşık 11 yıllık (Schwabe) Güneş döngülerine bağlı olarak değişir. Güneş aktivitesini tanımlayıp karakterize ederken bazı gözlemsel parametreler bize aktivitenin durumuyla ilgili bilgiler sunmaktadır. Güneş’in yüzeyinde meydana gelen güneş lekelerinin sayısı (sunspot number –SSN) ve F10.7 cm – 2.8 GHz frekansındaki akı değeri (Solar flux unit – SFU) 11 yıllık Güneş döngüsünün neresinde olduğumuzu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

GCR’lar Güneş sistemi içerisindeki seyahatlerinde dört temel süreçten geçmektedir: konveksiyon, difüzyon, adyabatik yavaşlama, manyetik alan gradyanı ve eğriliğinden kaynaklanan sürüklenme. Düşük sayıda SSN düşük manyetik alan, daha az güneş patlaması ve koronal kütle atımı ile daha zayıf güneş rüzgarı durumlarını doğurmaktadır. Güneş aktivitesi minimumken IMF zayıflar, GCR parçacıkları daha az sapmaya ve saçılmaya uğrar. Güneş sisteminde bulunan iç gezegenlerde IMF Güneş aktivitelerine göre daha dinamik şekillendiğinden bu gezegenlerdeki GCR modülasyonu daha şiddetlidir. Aynı zamanda Güneş rüzgarı konveksiyon ve dinamik basınçla da doğrudan ilişkilidir, şiddetli Güneş aktivitesinin olduğıu 2013-2015 (24. Güneş çevrimi maksimumu) dolaylarında şiddetli Güneş rüzgarı güneş sisteminin dinamik basıncını (Pdyn) artırarak GCR’ları sistemin dışına doğru itmektedir. Bu zaman dilimindeki saatlik GCR parçacık yoğunluğu yaklaşık olarak (maksimuma göre) 3 kata kadar azalmaktadır (bkz. Şekil 3).

Şekil 3: 2008 -2026 yılları arası 24. ve 25. Güneş çevrimlerini kapsayan saatlik toplam GCR – SSN arasındaki ilişki görülmektedir. Solar minimum zaman aralığında (2008 – 2010 ve 2019 – 2021 dolayları) ağır iyon akısı artmakta ve toplam saatlik GCR olay sayısı artışı gözlenmektedir.

GCR’lar Dünya’ya ulaştığında manyetosferle yani ikinci bir elektromanyetik filtreyle karşılaşırlar. Manyetik alan düşük enerjili parçacıkları özellikle ekvatoral bölgelerde engellerken, güney ve kuzey kutup bölgelerindeki oyuklardan girişler daha kolaydır. Atmosfere giren yüksek enerjili GCR’lar ise çekirdek çarpışmalarıyla ikincil parçacık yağmurları üretir (cascade) ve atmosferik müonlar, nötronlar ve pionları oluşturur (Yeryüzü’ne ulaşanlar burada ölçülen doğal arkaplan  radyasyonunun oluşmasında rol oynar, bkz. https://gokyuzu.org/haber/uzay-arastirmalari/gizemli-bir-nesneden-kozmik-isinlar/). Bu süreç hem yer seviyesindeki radyasyon ortamında  değişimlere neden olur hem de kozmik kökenli atmosferik izotopların oluşmasına neden olur (örneğin: cascade sonucunda oluşan nötron atmosferik nitrojen atomuyla birleşince 14N + n -> 14C + p oluşur). Güneş aktivitelerinden kaynaklı olan galaktik kozmik ışınları ve modülasyonun (SSN – GCR ters korelasyonu) yer tabanlı nötron monitörlerinde de belirgin biçimde gözlemekteyiz (bkz:Şekil 4).

Şekil 4: 2008 – 2026 yılları arası gözlenen yer seviyesindeki nötronların gelişimi (University of Oulu).

Tüm bu galaktik ve kozmik parçacık gibi olayların elbette yaşantımız üzerinde de etkileri bulunmakta. Pilot ve uçuş ekiplerinin aldıkları biyolojik radyasyon doz değerlerinin ciddi bir miktarını kozmik ışınlar oluşturmaktadır. Benzer şekilde astronot, kozmonot, gökmen gibi uzayda görevli kişilerin aldıkları radyasyon miktarı (tüm manyetik koruma (bkz. Şekil 5), kalkanlamalara, görev tasarımına ve operasyon yönergelerine rağmen) yüksektir, ve bu radyasyon ciddi sağlık problemlerini tetiklemektedir zira yüksek enerjili parçacıklar (daha ağır çekirdekler) lineer enerji transferi prensibine göre hücre içerisinde yoğun iyonizasyon izleri oluşturur. DNA hasarı, mutasyon ve kanser riski bu nedenle uzay görevlerinde artmaktadır (özellikle Mars’ta intrinsic manyetik alan bulunmadığından risk Dünya’ya göre daha yüksektir).  

(Bu arada kuzey enlemleri ve kutup bölgelerinde yaşayan penguenleri de unutmamak gerek, onların da aldıkları radyasyon ekvatora göre daha fazla zira kutup bölgelerinde manyetik koruma daha zayıf.)

Uydularda meydana gelen büyük ölçekli arızalar, görev kritik anomaliler ve hata durumları, ekipmanlarda meydana gelen tekil olaylar (single event effect, upset, latch-up, burnout gibi durumlar) geçici bozulmalara ve kalıcı hasarlara yol açabilmektedir (örn: TELSTAR, TDRS, GOES vb.). Bu nedenle uzay uygulamalarında rad-hard ve rad-tolerant ekipmanların kullanılması pratikte şarttır. Bu nedenle hata tespit ve düzeltme (Error Detection & Correction – EDAC) sistemlerinin bulunduğu EEPROM ve çipler kritik uzay görevlerinde daha yaygın kullanılmaktadır.

Şekil 5: GCR’ların zamana bağlı IMF ile değişimi (NASA JPL, 1982).

Kaynakça

  • T. K. Gaisser, Cosmic Rays and Particle Physics. Cambridge, U.K.: Cambridge Univ. Press, 1990.
  • M. S. Potgieter, “Solar modulation of cosmic rays,” Living Rev. Solar Phys., vol. 10, no. 3, 2013.
  • Stone, E. C., Frandsen, A. M., Mewaldt, R. A., Christian, E. R., Margolies, D., Ormes, J. F., & Snow, F. (1998). The advanced composition explorer. Space Science Reviews86(1), 1-22.
  • Zirnstein, E. J., Heerikhuisen, J., McComas, D. J., Pogorelov, N. V., Reisenfeld, D. B., & Szalay, J. R. (2018). Simulation of the solar wind dynamic pressure increase in 2014 and its effect on energetic neutral atom fluxes from the heliosphere. The Astrophysical Journal, 859(2), 104.
  • M. Aguilar et al., “Precision measurement of the proton flux in primary cosmic rays from rigidity 1 GV to 1.8 TV with the Alpha Magnetic Spectrometer on the International Space Station,” Phys. Rev. Lett., vol. 114, no. 17, 2015.
  • J. Adams et al., “CREME96: A revision of the cosmic ray effects on microelectronics code,” IEEE Trans. Nucl. Sci., vol. 44E, no. 6, pp. 2150–2160, 1997.
  • M. Hillas, “The origin of ultra-high-energy cosmic rays,” Annu. Rev. Astron. Astrophys., vol. 22, pp. 425–444, 1984.
  • D. V. Reames, “Particle acceleration at the Sun and in the heliosphere,” Space Sci. Rev., vol. 90, pp. 413–491, 1999.
  • Tada, H. Y., Carter Jr, J. R., Anspaugh, B. E., & Downing, R. G. (1982). Solar cell radiation handbook (No. NAS 1.26: 169662).