gokyuzu.org

Carl Sagan’ın Çılgın Fikri: Kuyruklu Yıldızlarda Yaşam

Şartlar ne olursa olsun, insanlığın geleceği için Dünya harici bir yerlerde sürdürülebilir insan yaşamı oluşturmak hayati bir önem arz etmektedir çünkü hepimiz Dünya’nın sonsuza kadar dayanamayacağını biliyoruz. Dünya’daki yaşamı onlarca tehdit içinden hangisinin sona erdireceğini tam olarak bilemiyoruz ancak gelecekte hayatın tamamen yok olacağını kesin olarak biliyoruz.

Aylarda ya da gezegenlerde koloniler kurmak insan yaşamını sürdürmenin bir yolu olabilir ancak bunu başarabilmek oldukça zor. Yakında Mars’a ayak basacağız ancak oradaki insan yaşamı fikrinin ne kadar başarılı olacağını bilemiyoruz. Mars’tan bahsettiğimizde birçok ”Eğer” diye başlayan korkutucu cümleler önümüze seriliveriyor.

Elimizde kalan tek seçenek ise ”uzay yerleşimleri.” Uzayda gezegenlerde ve aylarda olduğundan daha fazla alan olduğunu düşünürsek bu seçenek kulağa mantıklı gelebilir. Ayrıca uzay yerleşimleri uzun zamandır düşünürlerin, yazarların ve bilim adamlarının kafa yorduğu bir şey.

Gerar K. O’Neil, muhtemelen uzay yerleşimleri denilince akla gelen en ünlü düşünürdür. Kendisi 1977 yılında ”The High: Frontier: Human Colonies in Space” adında ufuk açıcı bir kitap yayımladı. Şu anda ”O’Neill Silindiri” olarak isimlendirilen şey bizzat O’Neill sayesinde ilgi odağı oldu.

”O’Neill Silindiri”

O’Neill Silindiri uzay yerleşiminin temellerini atmış durumda. Bu silindir zıt yönde hareket eden iki silindirden oluşmakta ve bu silindirlerden biri diğerinin içinde bulunmakta. Zıt yöndeki hareketler kararlılık ve yer çekimi sağlamakta. Böyle bir durumda atmosfer kontrol edilebilir olmakta ve yaşam için gerekli olan enerji, Güneş’ten ya da  füzyon metodundan  sağlanabilmektedir.

”McKendree Silindiri”

O’Neiil’in ortaya atmış olduğu fikrin ardından başka insanlar tarafından da farklı fikirler  ortaya atıldı. Bu fikirler arasından dikkat çeken bir tanesi Mckendree Silindiri’dir. Bu silindir, O’Neill Silindiri’ne göre çok daha büyüktür. Karbon fulleren borucukları sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzey alanından daha fazla bir alana sahiptir. Silindir, NASA mühendislerinden Tom McKendree tarafından tasarlanmış olup 2000 yılında NASA’da yapılan ”Turning Goals into Reality Conference”(Hedefleri Gerçeğe Dönüştürme Konferansı’nda) tanıtılmıştır.

Bernal Küresi ve Stanford Tor’u gibi projelerin de içinde bulunduğu birçok devasa ve yüksek teknoloji içeren uzay yerleşimi fikirleri de ortaya atılmıştır. Tüm bu tasarımlar mühendislerin ve teknoloji uzmanlarının klasik tasarımlarıdır. Yüksek teknoloji, birçok demir ve makine içeren tasarımlar gibi. Bu tasarımları yapan bilim adamları ve mühendisler haricinde uzayda insan yaşamının olabileceğini düşünen başka kişiler de vardı.

Bunlardan biri de Carl Sagan’dı ve Carl’ın uzaydaki insan yaşamı fikri oldukça farklıydı.

Çok Çılgınca Ancak Gerçekten İşe Yarayabilir

Uzay yerleşimi ile ilgili en çılgınca fikir Carl Sagan’ın 1985’te yazmış olduğu ”Comet”(Kuyruklu Yıldız) kitabı olmalı. Sagan, insanların Güneş Sistemi etrafında yol alan kuyruklu yıldızlara gidebileceğini ve hatta oralarda koloniler kurabileceği fikrini ortaya atmıştır. Sagan’ın hayalindeki zaman dilimindeki tüm gelişmiş teknolojiler kullanılarak – ki şu anda bu teknolojik gelişmelerin hiçbiri gerçekleşmedi. – kuyruklu yıldızlar insanlığın kurtuluşu haline getirilebilir. Carl’ın hayalindeki dünya, yüksek mühendislik ile donatılmış teknolojiye sahip ışıl ışıl yerleşim yerlerinden, yani insanların uzay yerleşimi denilince aklına gelen yerlerden, tamamen farklı.

Sagan’ın uzay yerleşimi hakkındaki düşüncesi en şaşırtıcı ve belki de en kasvetli fikir durumunda. Kuyruklu yıldızlarda yaşamak şok edici ve hatta belki de mantıksız gelebilir ancak Sagan bu fikrinin ardında mantıklı bir düşünce olduğunu söylüyor.

Unutmayın ki Sagan bunu yazdığında süper güçler arasındaki termonükleer savaş hala ”olası” idi ve Carl Sagan gibi düşünürler olası bir tehlikenin kokusunu almışlardı. Bir felaketin yakında gerçekleşeceği hissi ”kuyruklu yıldız – uzay yerleşim yerleri” fikrinin ortaya çıkmasına yardımcı olmuş olabilir. Bu his olmasa bile zaten Carl yenilikçi bir düşünürdü.

Sagan’ın kuyruklu yıldızları uzay yerleşimi olarak kullanma fikrinin arkasında şu düşünce var: Eğer Dünya’nın yörüngesinden geçen yaklaşık yüz bin kuyruklu yıldız ve Oort Bulutsusu’nda da yaklaşık yüz trilyon kuyruklu yıldız varsa, tüm bu yıldızların yüzey alanlarını birleştirdiğimizde ortalama yüz milyon Dünya boyutunda bir yer ortaya çıkar. Gelişmiş teknoloji sayesinde, Sagan bu kuyruklu yıldızların kontrol alına alınıp üzerlerine koloniler kurulduktan sonra insanların isteğine göre yörüngelere yollanabileceği fikrini ortaya atıyor.

Kuyruklu yıldızlar mineraller, su buzu ve biyolojik bileşimler bakımından zengindir, ya da en azından geçmişte öyle olduğu düşünülüyordu. Bu da demek oluyor ki üretim için ham madde, su içmek ve oksijen üretmek için su, biyomühendislik için biyolojik bileşenler ve hatta uzay araçları benzini için ham madde bile bu yıldızlarda bulunmakta. Kuyruklu yıldızlara güç üretebilecek füzyon reaktörü kurulursa, kuyruklu yıldızların her biri Güneş Sistemi içinde elverişli depo durumuna gelir.

Yenilikçi bir düşünür olan fizikçi Freeman Dyson, Sagan’ın kuyruklu yıldız fikrine katkıda bulundu. ”Comet” kitabında Sagan, Dyson’ın genetik mühendisliği hakkında ortaya atmış olduğu fikri de anlatmakta. Bu fikre göre, bir gün, kuyruklu yıldızlarda büyüyebilen ve bazı ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek yaşam formları geliştirme imkanına sahip olmalıyız. Dyson, kuyruklu bir yıldızda büyüyebilen ve organik kimyasallar bakımından zengin olan bir kar kütlesinin içine yerleştirilen ve genetiğiyle oynanan devasa bir ağaçtan bahsetmekte. Böylece ağaç bize taze oksijen üretebilecek.

İnsanların uzayda seyahat etmesi, kuyruklu yıldızlarda yaşaması, genetiğiyle oynanmış devasa ağaçlar ve füzyon güç santralleri şu an için inanılması oldukça zor şeyler ancak şunu unutmamalıyız ki şu anda değerini bilmediğimiz bazı şeylerin geçmişte, düşüncesi bile komikti. Bu fikrin altında yatan bazı düşünceler oldukça hayal mahsülü olsa da -tıpkı devasa ağaç gibi- gerçekten uygulanabilir bir fikrin tohumlarının atıldığını da söylemeliyiz. İnsanların kuyruklu yıldızlar arasında gidip gelmesi, onları kendi amacımıza hizmet etmeleri için yeniden düzenlememiz ve onlardan mineral ve yakıt gibi ham maddeler çıkarmamız gibi.

Kuyruklu yıldızları gerçekten yaşanılabilir alanlara dönüştürebilmemiz şu an mütereddit görünebilir. Hatta yukarıda bahsettiğimiz fikirlerin bilimden çok bilim kurgu olduğunu da kabul etmeliyiz ancak gelecek henüz gerçekleşmedi. Yeterince zaman olduğunu varsayarsak, düşünebildiğimiz her şeyin bir gün gerçekleşmesi olası.

Kaynak: universetoday

Yazan: Burkay Kuru

HALKA ÖPEN YÖRÜNGELER

Cassini son görevi “Halka Öpen Yörüngeler” e hazırlanıyor…

NASA’nın Cassini uzay aracı yolculuğunun en heyecanlı bölümüne başlamak üzere. Mühendisler bu yıl boyunca büyük bir itinayla uzay aracının eğimini Satürn’ün ekvatoruna ve halkalarına göre arttırmak için  gezegenin etrafında uzay aracının yörüngesini genişletmeye çalıştılar.30 Kasım’da Satürn’ün uydusu Titan’ın gravitasyonel alanından yararlanan Cassini, görevinin heyecan verici son oyununun ilk evresine girecek.

1997’de fırlatılan Cassini, Satürn’ün halkaları ve uyduları  hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmak amacıyla gezegenin sistemine oturduğu 2004 yılından beri  yörüngeyi turluyor.Bu yolculuk esnasında, uydusu Enclaudus’un tüm yüzeyi kaplayan okyanusunu bulmakla birlikte diğer uydularından biri olan Titan’da sıvı metan denizleri bulması  gibi sayısız keşiflere imza attı.

Cassini 30 Aralık ile 22 Nisan arasında Satürn’ün keşfedilmemiş bölgelerinde; dışta kalan ana halkaların tepelerine her yedi günde bir dalış yaparak -bu olay 20 defa gerçekleşecek- gezegenin kutuplarının üstünden ve altından dolanacak.

NASA’nın jet itki laboratuvarında Cassini projesinde çalışan Linda Spilker “Biz görevin bu evresine Cassini’nin Halka Öpen Yörüngeleridiyoruz çünkü halkaların en dış tepelerini sıyırıp geçmiş olacağız.” diyor ve ekliyor : “Ayrıca  biz halka düzleminde ilerlerken iki aygıtımız  parçacıkların ve gazların örneklerini değerlendirecek , işte bu yüzden bir bakıma Cassini halkaları sıyıracak.

Bu geçişlerin birçoğunda Cassini’nin aygıtları halkaların yakınında bulunan sönük gaz moleküllerini ve halkaları oluşturan parçacıkların örneklerini direkt almaya çalışacak. Uzay aracı ilk iki halkadaki yolculuğunu sürdürürken, iki küçük uydu olan Janus ve  Epimetheus’a çarpan küçük meteorların oluşturduğu son derece sönük halkanın içinden geçecek. Mart ve Nisan’daki halka geçişleri uzay aracını F halkasının tozlu uzantılarına gönderecek.

Cassini projesinde faaliyet gösteren  Earl Maize : “F halkasına daha önce olduğundan çok daha fazla yaklaşmış olmamıza rağmen hala 7,800 km uzaktayız. Bu aralıktaki toz bulutu tehlikesine dair çok az endişe var.”

F halkası ana halka sisteminin en dış sınırını belirtiyor. Aslında Satürn’ün oldukça fazla halkası var ama gezegenden daha uzak ve ana halkalardan daha sönükler. Karmaşık bir yapıya sahip olan bu F halkası sürekli değişmekte : Cassini’nin görüntüleri, zayıf ipliksi ve sadece saatler içinde ortaya çıkıp gelişen yapılar ortaya koydu. Aynı zamanda halka oldukça dar –sadece 800 km genişliğinde. Çekirdeğinde yaklaşık 50 kilometre genişliğinde daha yoğun bir bölge var.

Görülecek Çok Yer Var

Cassini’nin;Pandora, Atlas, Pan ve Daphnis uydularının en iyi konumlanmış görüntülerini elde etme olanağı da dahil ve bu halkaların uçlarında veya yakınında yörünge izleyen küçük uyduların çeşitliliğini gözlemleme imkanı sunuyor.

Halkaların tepelerinden geçmek , Satürn’ün ana halkaları (A,B  ve F halkaları)nın dış kısımlarına dair daha önce ulaşılmayan birçok bilgiye ulaşma imkanı sağlayacak ve bu alanların 2004’ten bu yana elde edilmiş en ayrıntılı görüntülerini elde etmesi bekleniyorGörev Aralık’ta ,halkaları genişliği boyunca görüntülemekle, piksel başı 1 kilometreden küçük ayrıntıları çözmekle ve Cassini’nin halkalarının karmaşık yapısının en kaliteli ve en iyi bir şekilde  taranmasıyla  başlayacak.

Görev, görünmeyen uyducukların varlığını ortaya çıkaran “pervaneler” adlı A halkasındaki küçük ölçekli yapıların özelliklerini tahkik etmek suretiyle devam edecek. Biliminsanları, uçak pervanelerine benzeyen şekillerinden dolayı ,daha kalıcı özelliklere gayrı resmi isimler vermişler ve bu noktada Atlas Okyanusu’nu tek başına geçen kadın  pilot Amelia Earhart da dahil olmak üzere pilotlardan esinlenmişler.Bu “pervaneler”i yüksek çözünürlükte gözlemlemek muhtemelen kökeni ve yapısı hakkında yeni ayrıntılar ortaya çıkaracaktır.

Mart’ta Cassini Satürn’ün gölgesinde dolaşırken,meteor çarpmalarından dolayı dağılan toz bulutlarını yakalamak umuduyla halkaları gözlemlemeye devam edecek.

Finale Hazırlanmak

Cassini bu halkalarda yolculuğunu sürdürürken Satürn’ün kutup bölgesinde bulunan bulutlarına 90,000 km kadar yaklaşacak.Nisan 2017’de de büyük finalinin ilk evresine başlayacak.Yaklaşık 20 yıl sonra uzay aracının yakıtı gittikçe azaldığı için görev sona yaklaşıyor olacak, Cassini ekibi bu büyük finali, uzay aracını gezegenin potansiyel olarak yaşanabilir uydularını korumak amacıyla Satürn’e göndermeden önce, olağanüstü bilimsel araştırmaları aktarmak için tasarladı.Bu büyük final esnasında,15 Ekim’de Satürn’ün atmosferine son girişi gerçekleştirmeden önce  Cassini, bulutların 1,628 kilometre üzerinden geçecek ve gezegen ile halkaları arasındaki dar aralıktan defalarca dalış yapacak.Fakat bundan önce uzay aracının halkaları geçip son aşamaya ulaşması için hazırlıklar sürüyor.

Cassini,4 Aralık’ta halkalara en yakın konumda bulunurken ana motorunun kısa bir süre yanmasına programlandı.Bu manevra , görevin geri kalanını sağlamak için doğru rotayı belirlemekte  ve yörüngede ince ayar yapmakta önem arz ediyor. Earl Maize bu konuda “Ana motoru ateşlemek 183.  ve son defa planlandı.Motoru kullanmaya tekrar karar vermiş olsak da , kalan manevraları roketleri kullanarak tamamlamak  planımızda.” açıklamasında bulundu.

Gerçekleşecek diğer çalışmalardan biri de Satürn’ün atmosferinin gezegenin üzerinde ne kadar uzandığını tam olarak belirlemek. Biliminsanlarının belirlediklerine göre  gezegenin atmosferi Cassini’nin oraya varışından  beri küçük miktarda da olsa dönemden döneme genişliyor ve büzülüyor. Bu değişkenlik göz önüne alındığında mühendislerin ellerine geçecek bilgiler , uzay aracının güvenli uçuş yaptığından emin olmaları bakımından oldukça önemli.

Cassini’nin bu zorlu yolculuğunu yakından takip etmek ve daha detaylı bilgilere ulaşmak için https://saturn.jpl.nasa.gov/news/2966/ring-grazing-orbits adresini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynakça :

Yazan: Nihan Gulcan

BİLİNEN EVRENDEKİ EN YUVARLAK OBJE: KEPLER 11145123

Zannedilenin aksine yıldızlar mükemmel bir küresel şekle sahip değillerdir. Yıldızlar dönerken merkezcil kuvvet dolayısıyla  basık bir şekil almaya meyillidirler.  Max Planck Enstitüsü ve Göttingen Üniversitesi’nden Laurent Gizon ve araştırmacılar ‘Astrosismoloji’ adı verilen bir yöntemle, yavaş dönen yıldızların basıklığını kesin bir doğrulukla hesaplamayı başardılar. Bu basıklık yıldızların ya da diğer gökcisimlerinin ekvatorları ve kutuplarının merkeze olan uzaklıkları arasında bir fark meydana getirmektedir. Örneğin, Güneşimizin ekvatorunun merkeze olan uzaklığı kutuplarının merkeze uzaklığından 10 km daha fazladır; Dünyamız için ise bu fark 21 km’dir. Ancak Gizon ve ekibi Dünya’dan 5000 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın ekvatoru ve kutuplarının merkeze olan uzaklık farkının yalnızca ‘3 km’ olduğunu buldu. Bu da bu gaz devinin  mükemmel bir şekilde küresel olduğu anlamına gelir.

Bütün yıldızlar kendi eksenleri etrafında ne kadar hızlı dönerlerse merkezcil kuvvetin büyüklüğünden dolayı o kadar basık hale gelirler. Laurent Gizon ve ekibi Güneş’ten 2 kat daha büyük ve 3 kat daha yavaş dönen Kepler 11145123 isimli yıldızı incelediler. Bu yıldızı incelemelerinin sebebi yıldızın gökyüzüne bakıldığında sinüs eğrisi şeklinde salınım yapmasıdır. NASA’nın Kepler uzay teleskobu bu yıldızın salınımlarını dört yıldan uzun süredir gözlemlemektedir.Farklı salınım türleri, yıldızsal enlemlerin değişimine karşı hassastır. Bilim insanları araştırmaları için daha düşük enlem bölgelerine ve daha yüksek enlem bölgelerine duyarlı farklı salınım türlerini karşılaştırdılar. Bu karşılaştırma  1 km’lik hassasiyetle  yıldızın ekvator ve kutuplarının merkeze uzaklıkları farkının 3 km olduğunu gösterdi. Gizon’un açıklamasıyla: “Bu Kepler 11145123’ü  bilinen evrendeki en yuvarlak cisim yaptı!”

Bu yıldız şaşırtıcı bir şekilde dönme oranının gerektirdiğinden daha da az basıktır.Araştırmacılar düşük enlemlerdeki manyetik alanın varlığının, yıldızı yıldızsal salınımlarda daha küresel gösterebileceğini öne sürdüler. Tıpkı helyosismolojinin Güneş’in manyetik alanındaki çalışmalarda kullanılması gibi, astrosismoloji de uzak yıldızların manyetik alanı ile ilgili çalışmalarda kullanılabilir. Ancak yıldızsal manyetik alanların -özellikle zayıf manyetik alanlar- uzak yıldızlarda doğrudan tespit edilmesi oldukça zordur.

Kepler 11145123, net bir parlaklık ölçümüne ve uygun salınıma sahip olan tek yıldız değildir. Gizon: ” Bu yöntemi Kepler dışında yaklaşmakta olan TESS ve PLATO uzay görevlerinde de  kullanmayı amaçlıyoruz.” dedi ve şöyle ekledi: ”Astrofizikteki önemli bir teorik alan artık gözlemlenebilir hale geldi.” 

-Fatma Yaşa, İlkcan Erdem

Kaynakhttp://phys.org/news/2016-11-distant-star-roundest-nature.html

http://www.astronomy.com/news/2016/11/kepler-11145123-attained-a-new-status

http://www.skyandtelescope.com/astronomy-news/astronomers-discover-roundest-star/

İleri okuma:

http://advances.sciencemag.org/content/2/11/e1601777.full

Yazan: Fatma Yaşa

Kahverengi Cücenin Meşakkatli Keşfi

Bu illüstrasyon yeni keşfedilen kahverengi cüceyi göstermekte.

Uzak bir yıldız, ön planında bulunan bir kozmik nesnenin yarattığı kütleçekimsel alandan dolayı kütleçekimsel merceklemeye uğrayarak da gözlenebilir. NASA’nın Spitzer ve Swift uzay teleskopları işbirliği yapıp bu tarz mercekleme olaylarını yakalama  peşindeler ki yapılan gözlemler sonucunda  bir kahverengi cüce keşfedildi.

Kahverengi cücelerin yıldızlar ve gezegenler arasındaki kayıp halka olduğu düşünülüyor. Bazılarının kütlesi Jüpiter’in kütlesinin 80 katına ulaşabilse de, çekirdekleri yıldızlarınki gibi nükleer füzyon olaylarıyla enerji üretecek kadar sıcak ve yoğun değildir. Bilim insanları, kütlesi Güneş’e yakın olan yıldızların %1’inden azında, 3 ile 5 astronomi birimi (Dünya ile Güneş arası mesafe) arası mesafede bir kahverengi cücenin yörüngede dolaştığını keşfettiler. Bu olay “Kahverengi Cüce Sahrası” fenomeni olarak adlandırılır.

Yeni keşfedilen kahverengi cüce de bu fenomene dahil olabilir. Spitzer ve Swift teleskopları kütleçekimsel mercekleme gözlemini, yeryüzünde yapılan araştırmalardan sonra, OGLE’nin (Optical Gravitational Lensing Experiment) de katkısıyla gerçekleştirdi. Cüceye “OGLE-2015-BLG-1319” adı verildi.

Nasa’da görev alan Yossi Shvartzvald bu olayın ardından kahverengi cüceler hakkında “Kahverengi cücelerin yıldızların çevresinde nasıl oluştuklarını ve neden aralarında bu kadar uzaklık olduğunu anlamak istiyoruz,” açıklamasında bulundu.

Kütleçekimsel Mercekleme (Microlensing) Nedir?

Kütleçekimsel mercekleme olayında, gözlemci için bir nevi fener görevi görmesi için arka planda kaynak bir yıldız seçilir. Büyük kütleli bir cisim, kaynak yıldızın önünden geçtiği zaman yıldızın ışığını saptırır ve odaklar. Böylelikle gözlemciye ulaşan ışık daha da parlaklaşır. Geçen cismin kütlesine ve hizasına bağlı olarak yıldız binlerce kat daha parlak dahi görünebilir.

Kütleçekimsel mercekleme yöntemiyle gözlenen cismin özelliklerini daha iyi anlamak için birden fazla teleskopla farklı konumlardan gözlem yapılabilir. Bu işlemi birden fazla teleskopla yapmak, bilim insanlarının ıraklık açısından (paralaks açısı) faydalanmasıyla mümkün olabiliyor. Başparmağınızı burnunuzun önünde tutun, sırasıyla bir gözünüzü kapatarak parmağınıza bakın. Parmağınızın uzayda yer değiştirdiğini hissedeceksiniz. Tıpkı parmağınızda olduğu gibi, paralaks yöntemiyle farklı konumlardan teleskopla gözlediğiniz cisimler de farklı büyütme modelleri sergiler.

Iraklık açısı; bir kimsenin gözünden çıkan, biri yerkürenin merkezinde öbürü yeryüzünde bulunan iki doğrunun bir gökcisminin merkezinde birleşerek oluşturdukları açı.

Kahverengi cüceden kaynaklanan kütleçekimsel merceklemeyi gözlemlemek için iki uzay teleskobu ve bir gözlemevi ortak olarak çalıştı.

Bu konu hakkında Shvartzvald “Ne zaman birden fazla noktadan gözlem yapsanız, iki uzay teleskobunuzun olması bir cismin ne kadar uzak olduğunu görmek için bir çiftten fazla gözünüz olması gibi oluyor; cismin kütlesi ile uzaklığı arasındaki oranı hesaplamak için daha fazla veri elde ediyorsunuz.” diyor.

Uzay ve yeryüzü teleskoplarından elde edilen veriler birleştirildiğinde, yeni keşfedilen kahverengi cücenin kütlesinin Jüpiter’in 30-65 katı arasında olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar ayrıca kahverengi cücenin, başka bir K cücesinin (Güneş’in yarı kütlesine sahip olan yıldızlar) yörüngesinde dolaştığını da buldular. Araştırmacılar cüce gezegen ve yörüngesinde dolandığı yıldız arasındaki uzaklık için iki ihtimal buldu: 0,25 astronomi birimi ve 45 astronomi birimi. Eğer uzaklık 0,25 astronomik birim ise bu durum kahverengi cüceyi “Kahverengi Cüce Sahrası” fenomenine dahil edecek.

Araştırmanın diğer ortağı Geoffrey Bryden, bu araştırmanın üzerine, “Gelecekte, bunun gibi farklı konumlardan daha fazla çoklu kütleçekimsel mercekleme olayını tespit etmek ve kahverengi cüceler ile gezegen sistemleri hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyoruz,” diyor.

Kaynak: Phys.org

Çeviri: Deniz Gamze Sanal

N’oluyor bu Titan’da? Cassini, Titan’daki Metan Bulutlarının Evrelerini Açıklıyor.

Hızlandırılmış bir video, Titan’ın bulutlarının dinamiğini açıklayabilir mi?

Şekil 1: Cassini’nin  Titan’ın üzerinde çektiği metan bulutları.

Kaynak:  (NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute)

Nasa’nın uzay aracı Cassini, Satürn’ün uydusu Titan’da  gezen metan bulutlarını görüntüledi.

Her 20 saniyede 1 adet görüntü alarak çekilen ve 11 saat süren bu video, Titan’daki metan bulutlarının  gelişme evrelerinin ardından gezegen büyüklüğündeki uyduda gezindiklerini ve ardından yok olduklarını bize gösterdi.

Videoda da görülen bu bulutların hızları  7 ile 10 m/sn arasında değişmekte.

Cassini’nin şimdiye kadar çektiği fotoğrafların büyük kısmı günler, hatta haftalar almıştı. Bunun yanında, bu video ise sadece 11 saatlik bir gözlem sonucu oluşturuldu.

Bu video, bilim insanlarına bulutların dinamiğini daha iyi inceleme ve gözlemleme imkanı veriyor.  Bu yeni gözlemler, Titan’ın değişim sezonunun daha bitmediğini gösteriyor.

Cassini, Titan’ı ve hava durumunu 2017’ye kadar gözlemlemeye devam edecek.

Kaynak: Astronomy.com

Çeviri: Ege Can Karanfil

Venüs’teki Volkanlara Dair Daha Fazla Kanıt

Eğer antik çağlarda yaşamış gökyüzü gözlemcileri şu anda bizim bildiklerimizi biliyor olsalardı belki de Dünya’nın en yakın komşu gezegenine Venüs yerine Hades ismini verirlerdi. Bulutlarla kaplı bu dünya sülfürik asit ile bezenmiş yoğun karbondioksit barındıran bir atmosfere sahip. Burada hem zemin seviyesindeki sıcaklık 460°C hem de yüzeyin yaklaşık %85’inde ortalama 1.100 volkanik aktivite bulunmakta.

Gezegenlerle ilgilenen bilim insanları  Venüs’te hala volkanik patlamalar olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakıyor.  Her ne kadar bu durumu kanıtlayamamış olsalar da tatmin edici veriler de yok değil. NASA’nın Magellan uydusu 1990’ların başında radarını kullanarak yüzeyin bir haritasını çıkarmış ve oldukça yeni görünen birçok akıntı bulmuştu. AUA(Avrupa Uzay Ajansı) tarafından gönderilen Venüs Ekspresi de ortaya çıkıp kaybolan aktif volkanik noktalar keşfetmişti. Hem Venüs Ekspresi hem de NASA’nın Pioneer Venüs Uydusu atmosferde, genelde volkan patlamaları sırasında açığa çıkan sülfür dioksit dalgalanmalarını da keşfetti.

Yeni bir araştırma, her iki uzay aracının gezegenin güney yarım küresinde bulunan yaklaşık 200 km genişliğinde ve 2½ km büyüklüğünde olan devasa volkan Idunn Mons ile ilgili yaptığı gözlemleri bir araya gtirdi. 2006 ve 2007 yıllarında, AUA uydusunun Görünür ve Kızılötesi Termal Görüntüleme Spektrometresi (VIRTIS) , Idunn Mons’un doğu yakasından gelen aşırı bir sıcaklık keşfetti ancak atmosferin mat bulutları uydudan görüşü engelledi.

Piero D’lncecco(Alman Uzay Merkezi, Köln) Idunn Mons’un yüksek çözünürlükteki radar haritalarını bulmak için Magellan’ın arşivi üzerinde çalıştı. D’lnecco ‘‘Bu veri sonuçlarını almak için Magellan ve Venüs Ekspresi’nin çözünürlükleri üzerinde gerçekten çok uğraştık’’ dedi.

Keşfedilen beş farklı akıntıdan bir tanesi geniş çaplı olmakla beraber zirveyi çevrelerken diğer dördü dağın doğu tarafında uzanmakta. Hepsi gayet yeni görünüyor ancak VIRTIS tarafından keşfedilen sıcaklığı açıklamaya yetecek kadar yeni olabilirler mi?

Ekip öncelikle her bir akıntıdan ne kadar sıcaklık yayılabileceğini modelledi ve doğu tarafındaki üç akıntının toplam sıcaklığının VIRTIS tarafından keşfedilen sıcaklığa uyduğunu fark ettiler. Tarafsız bir bakış ile bu akıntıların diğer eğimlerle birleştiğini söyleyebiliriz ki bu da akıntıların en yeni kollar olduğunu gösterir.

D’lncecco, bu bulguları AAS’nin(Amerikan Astronomi Topluluğu)  Kaliforniya’daki ‘’Gezegen Bilimi’’ ve ‘’Avrupa Gezegen Bilimi Kongresi’’ topluluklarını bir araya getiren toplantısında sundu.

Peki Venüs’teki aktif volkanların varlığını kanıtlamak için ne gerekiyor? Daha iyi bir uzay aracı ve şans. Bazı Avrupalı gök bilimciler 2025 yılında EnVision adı verilen bir uyduyu fırlatmayı umuyorken, Atlantik’in diğer tarafındaki bir ekip ise 2021 yılında yüksek çözünürlüklü radar haritası çıkarabilecek Veritas(Venüs Yayıcılık, Radyo Bilimi, InSAR, Topografi ve Spektroskopi’nin kısaltılmış hali) adlı bir uydunun yapımı üzerinde çalışıyor.

Telif Hakkı: NASA/JPL & ESA

Çeviren: Burkay Kuru

Kaynak: Sky & Telescope

Kozmik Okyanusta Bir Şişe

Günümüzden tam 44 sene önce Pioneer 10 ve 11 isimli uzay araçları, daha önce hiç yapılmamış olan uzun bir yolculuğa çıktılar. İki uzay aracına da uzak gelecekte bulunma ihtimali göz önünde bulundurularak hangi zamandan ve nereden geldiklerine dair bilgiler içeren küçük metal plaklar yerleştirildi. NASA, bu örneği daha da geliştirerek Pioneer uzay araçlarının fırlatılmasından beş sene sonra, insan aklının hayal dahi edemeyeceği uzunluktaki yolculuklarına çıkacak olan Voyager 1 ve 2 uzay araçlarına daha detaylı bilgiler ve mesajlar içeren bir plak yerleştirdi: Altın Plak. Voyager uzay araçlarına yerleştirilen plaklar, Dünya dışından olanlara Dünya’nın hikayesi anlatmak üzere 1972 yılında kozmik okyanusta yüzmeye başladılar.

Plak içeriğinde ne olacağını belirlemek üzere oluşturulan komiteyi Cornell Üniversitesi’nden Carl Sagan yönetti. Sagan ve çalışma arkadaşları kaydın içerisine dünyamızı anlatan 115 adet görsel; rüzgâr sesi, kuş, yunus ve diğer hayvanların seslerinden oluşan çeşitli doğa sesleri ve farklı kültürlerden müzikler toparladılar. Bunların yanı sıra, plağa 55 farklı dilden ve dönemin ABD başkanı Carter ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Waldheim tarafından gönderilen mesajlar yerleştirildi. İçeriklerin hazırlanmasının ardından plakların üzerlerine nasıl kullanılacaklarına dair sembolik bir dil ile talimat kazındı ve uzay araçları uzun yolculuklarına başlamaları için fırlatıldılar. Voyager, 1990 yılında Plüton’un yörüngesinden çıktıktan sonra kendisini karanlık, sonsuz bir uzay boşluğunda buldu ve sonraki 40 bin yıl boyunca herhangi bir gezegenli sisteme denk gelmemek üzere yoluna devam etti ve günümüzde hala devam etmekte. Bu görevin gerçeklemesi için çok büyük emek sarf eden Carl Sagan yaşananların ardından, “Bu uzay aracının taşıdığı kaydı yalnızca uzay yolculuğu yapan, ya da uzaya araç gönderebilen gelişmiş bir tür dinleyebilir. Ama bu mesajı kozmik okyanusa göndermemiz bile bu gezegendeki hayat için çok umut verici bir olaydır.” şeklinde bir yorumda bulundu. Voyager ile gönderilen müzikleri, farklı dillerin mesajlarını, dünyanın seçmece görüntülerini ve seslerini ilgili kelimelerin üzerine bastıktan sonra açılan pencerede görebilirsiniz.

Şimdilerde hepimizi düşündüren, bizlere yaptıklarımızı sorgulatan, etrafımıza daha geniş bir çerçeveden bakmamızı sağlayan; Dünya’nın aslında ne kadar kırılgan ve küçük olduğunu anlamamızı sağlayan o ünlü “Soluk Mavi Nokta” isimli fotoğraf 1990 yılında Carl Sagan’ın önerisi üzerine Voyager’ın kamerasının son kez gezegenimize çevrilmesi sonucu çekilmiştir. O fotoğrafın çekilmesinin ardından Carl Sagan’ın yaptığı konuşmanın yer aldığı videoya çoğunuz denk gelmişsinizdir. Bu video ile Carl Sagan hatırı sayılır çoğunlukta insanın hayatında değişikliklere sebep olmuştur. O insanlardan biri de benim ve ben eminim ki o video daha çok fazla insanın hayatını küçük ya da büyük bir şekilde etkileyecektir.

İnsanlığın yalnızlığını paylaşma güdüsüyle kendisinin zaman anlayışına göre son derece uzun, kozmik zamana göre ise oldukça kısa sayılabilecek bir süre için yalnızlığa mahkûm ettiği şişe. şu anda kozmik okyanusta, bizlerden çok uzakta bizim hikayemizi taşımakta. Her ne kadar bizler ve bizden sonrakiler bu mesajın birilerine ulaşıp ulaşmadığını göremeyecek olsak da, türümüzün böyle bir adım atması Carl Sagan’ın da dediği gibi oldukça umut verici. Voyager kozmik okyanusta yüzmeye başlayalı tam olarak 39 sene geçti ve bu zaman diliminde gezegenimizde bilime dair çok önemli gelişmeler yaşandı, hala yaşanıyor. Bütün bunlara ilham veren, insanlara bilimi sevdiren, bilimin sadece bilim yapanlar için olmadığını, onu herkesin kullanabileceğini bizlere kanıtlayan nice güzel insanlar gezegenimizde yaşadılar. Bugün biz, o insanların bizlere bıraktığı mirası alıp gelecek nesillere aktarmalıyız, aktarmalıyız ki gelecek nesiller hayallerinin gerçek olabileceğine inansın, bilime güvensin ve bilim ile hayatına devam etsin. Gezegenimizin ona değer veren insanlığa ihtiyacı var, insanlığın yine insanlığa ihtiyacı var. İnsanlığın geleceği, onun uzaya ve bilime ne kadar önem verdiğine bağlı. Bizler gelecek nesillere ne aktaracağımıza karar vermeliyiz ve bizler gelecek nesillerin hayatlarını daha iyi yapabilme şansına sahibiz. İnsanlık bir şeyleri değiştirebildiği için bu zamana kadar yaşayabildi. Ve bundan sonra perspektifimizi daha da genişletmeliyiz; geleceğimiz olaylara nasıl yaklaştığımıza göre şekillenecek, eğer bizler uzaya ve bilime hak ettiği değeri verirsek, evren bize çok fazla imkân sağlayabilir.

Bugünden tam 39 sene önce atılan o adım insanlığın uzaya ve bilime olan aşkının sembolü niteliğindedir. Altın Plak bu açıdan hepimiz için fazlasıyla büyük bir önem taşıyor. Altın Plak bizlere bazı şeylerin hala düzgün yapılabileceğini hatırlatıyor. İnsanlık kendisi için daha iyisini yapabilecekken ve daha önce yapmışken neden şu anda daha iyilerini yapmasın ki? Sizleri Carl Sagan’ın “Soluk Mavi Nokta” isimli videosuyla yalnız bırakıyorum. İyi seyirler.

Teknik bilgiler, kapak görseli ve plak içerikleri için kaynak : voyager.jpl.nasa.gov

Yazan: Doğuş Kaçmaz

Juno, Kocası Jüpiter’e Kavuşurken

2011 yılının bir yaz gününde başlamıştı macera. ATLAS V Roketi, içinde Rus yapımı bir itiş motoruyla Soğuk Savaş Dönemi insanlarının duysalar inanmayacakları bir uluslararası işbirliği ile taşımıştı Juno Uzay Aracı’nı kozmik okyanusun kıyısına. JUpiter Near-polar Orbiter, yani Juno, Jüpiter gezegenine duyduğumuz merakı gidermenin ve kafamızdaki sorulara cevap bulmanın oldukça önemli bir yolu olacak. 4 buçuk yıllık yolculuğun ardından nihayet gerekli yörüngeye oturmak üzere olan Juno’nun, 4 Temmuz günü istenilen yörüngeye tam olarak oturması beklenmekte. Peki, Juno tam olarak neyi araştıracak?

Galileo Uzay Aracı Temiz odada. NASA 1983

Jüpiter, güneş sistemimizdeki en büyük gezegendir, bu tür gaz gezegenlere gaz devler adı verilir. Gaz devlerin (Jovian) bileşenlerinin ne olduğunu genel olarak bilmekteyiz ve nasıl oluştuklarını az çok tahmin etmekteyiz. Ancak elimizdeki gerçek deliller ve bilgiler oldukça kısıtlı. Birçok görece ilkel denecek denemelerin ardından 1989’da Galileo Uzay Aracını yolladık Jüpiter’e. Bu araçlar orta çağlarda okyanusa açılan kâşiflerimizdi Carl Sagan’ın deyişiyle. Robot kâşifimiz Gelileo, bizlere uzak diyarların şarkılarını söylüyordu yani. Galileo sayesinde Jüpiter’in uyduları ile yaptıkları kütle çekimsel etkiler hakkında oldukça detaylı fikir sahibi olabildik. Ayrıca Jüpiter’in çekirdeğindeki aktiflik sebebiyle oluşan devasa manyetik alanlar hakkında da fikirler vermeyi başarmıştı Galieo, gezegenden uzaklığını bir azaltıp bir arttırarak. Ayrıca uzay aracının Jüpiter’in uyduları Io’ya ve Europa’ya yaptığı yakın geçişler ile bu uyduların yapılarındaki kil benzeri minerallerin içeriğini anlamayı başardık. Ancak tüm bu ölçümler cihaza zarar vermişti. Daha güçlü, bir başka cihaz gerekiyordu.

Şu ana kadar bir uzay aracına takılmış en büyük Güneş Panelleri, Juno’nun kanatları

Tam bu noktada, ismini tanrılar tanrısı Jüpiter’in karısından alan Juno Projesi için düğmeye basıldı. Bu seferki uzay aracı diğerlerine göre daha farklı olacaktı. Jüpiter’e gidecek uzun yol sırasında elde edilecek tüm enerji Güneş Panelleri aracılığıyla üretilecekti ve şu ana kadar bir uzay aracının sahip olduğu en geniş Güneş Panellerine sahip olacaktı. Bu sayede Juno’nun “kanatları” şu anda 12.000 Watt Elektrik üretebilme kabiliyetine sahip. Bu da hala Kömür, Doğal Gaz gibi kaynaklara yatırım yapan ülkelere ders niteliği taşıyor.

Bu bayrak yarışında Galileo’nun bıraktığı yerden araştırmaları üstlenecek ve Jüpiter üzerinde oynadığımız bu yapboz oyunundaki kayıp parçaları bulmamıza yardım edecek olan Juno’nun, bu kapsamda şu bilgileri elde etmesi planlanmakta:

•Jüpiter atmosferinde su var mı araştırmak, sistem içindeki Oksijen-Hidrojen oranını belirlemek.

•Jüpiter’in çekirdeğinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmak, kaya kısımlarında su, organik madde ve hatta yaşamın var olma olasılıklarını araştırmak.

•Jüpiter’in çekirdeğinin kütlesini daha az hata payı ile hesaplamayı sağlamak. Bu sayede Güneş Sistemimizi yaratan büyük yıldızın yapısı hakkında daha detaylı bilgiler edineceğiz.

•Jüpiter üstünde oluşan auroraların gözlenmesi amaçlanıyor.

•Juno aracının topladığı veriler sonucunda Jüpiter’in bütün olarak ve ayrıntılı bir şekilde kütle çekimsel alan haritası çizmek istenmekte.

•Kütle çekimi haritası tek başına yetmiyor tabi. Manyetik alan etkinlerinin de ayrıntılı olarak haritalanması planlanıyor.

•Yapı-Tarama(Frame-Dragging) yöntemi ile Jüpiter’in açısal momentumunu hesaplama.*

•Saatte 614 km hıza ulaşan Jüpiter içindeki dev fırtınaların nasıl oluştuğunu ve bu hız ile enerjiyi nasıl koruyabildiğini anlamak.

Tüm bu bahsedilenler tam anlamıyla elde edilebilir ise gaz gezegenlerin davranışları hakkında daha detaylı bilgilere erişebileceğiz ve bu bilgilerden yola çıkarak Güneş çevresinde olmayan öte-gaz gezegenlerin yapıları hakkında daha tutarlı tahminlerde bulunabileceğiz.

Juno Uzay Aracının ardında Amerikan Güneybatı Araştırma Enstitüsü (Southwest Research Institute), NASA’nın Jet İtki Laboratuarı (Jet Propulsion Laboratory), Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü ve Hawaii Üniversitesi’nden çeşitli mühendisler, uçuş komutanları, fizikçiler ve kimyacılar bulunmakta. Bu oldukça geniş katılımlı çalışma sayesinde NASA’nın Goddard Uçuş Merkezi’nde inşa edilen ve fırlatılan aracın tüm masrafları, yukarıda ismi geçen kurumlara 1.1 Milyar Dolara mal oldu. Bu miktar Diyanet İşleri Başkanlığı 2015 Yılı Bütçesinin yaklaşık 5’te 1’ine tekabül etmekte.

Temmuz 2016’da görevini başlaması beklenen Juno, etrafında sürekli olarak dönen Güneş Panellerine sahip tasarımı ile Jüpiter’in çevresini tam 32 defa turlayacak ve zaman zaman Jüpiter’in üst tabakasındaki bulutlardan 5.000 km uzakta olacak kadar gezegene yaklaşacak. Tüm bu serüven gerçekleşirken içinde buluna ekipmanlar ile veri alacak ve bir yıllık bir süre içinde gerekli verilerin tümünün elde edilmesi hedeflenmekte. Juno, bünyesinde;

•Yerçekimi kuvvetini ölçerek haritalama yapan bir sensör

•Elektromanyetik radyasyonu ölçen bir radyometre

•Birim alana düşen manyetik alan şiddetini ölçen bir Magnetometre

•Plazma ve iyonlaşmış parçacıkları yakalayan bir detektör

•Morötesi ve Kızılötesi ışın detektörleri

•Optik kamera

Barındırmakta. Bu kadar çok analiz cihazını aynı anda çalıştırmak ve elde edilen verileri hızlı bir şekilde göndermek oldukça fazla elektrik gerektirir. Bu noktada Juno’nun yeni nesil Güneş Panelleri devreye girmekte. Daha önceki Silikat bazlı Güneş Panellerine kıyasla 30 kat daha yüksek verimle elektrik üreten bu cihazlar, Jüpiter’e giden uzay araçları için özel olarak üretildi ve yakın zamanda halkın kullanabilmesi için seri üretime de geçilmesi de planlanmakta. Jüpiter’e Dünya’ya kıyasla 20-30 kat daha az Güneş ışığının ulaştığından bahsetmek gerekir.

Bir Uzay Aracı Jüpiter’e Nasıl Gidebilir?

Takdir edersiniz ki Jüpiter arabanıza atladığınızda bir günlük yolculuk ile varabileceğiniz bir yer değil. Ayrıca kafamızda canlanan yolculuk kavramı günümüzdeki Uzay Yolculukları için pek uygulanabilir değil. Güneş Sisteminin derinliklerine gidecek uzay araçları, enerji harcamadan gidebilmek için kütle çekimini temel itiş gücü olarak kullanmakta. Bir gökcismine yaklaşan uzay aracı, o cismin kütle çekimi etkisine yakalanıyor ve sürekli hızlanıyor. Ancak cismin içine girmeden yörüngede olcukça yakın bir tur attığında, tıpkı bir sapanın taşı fırlatışı gibi gök cismi, uzay aracını fırlatıyor. Juno da aynen bu şekilde Dünya’yı “sapan”ı olarak kullandı. Bu şekilde sürtünmenin yok denecek kadar az olduğu uzayda ek bir enerji harcamadan seyahat edebilirsiniz. Aşağıda Juno’nun hareket rotasını görmek mümkün.

Juno Projesi’nin önemli birkaç sorunu var. İlk olarak, bahsettiğimiz Güneş Panelleri daha önce hiç böyle bir uzay programında kullanılmamıştı ve herhangi bir sorunla karşılaşılmaması umut edilmekte. Şu ana kadar böyle bir sorunla karşılaşılmadı ancak yerde bulunan ekip, her türlü olasılığı gözden geçirmekte. İkinci olarak da, Jüpiter’in elektromanyetik alanını ortaya çıkarmak kolay bir iş değil. Özellikle gezegenin kutup bölgelerinde bulunan yüksek radyasyon alanları, Juno için tehlike oluşturmakta. Bu bölgelerin nerelerde oluşacağı önceden hesaplanıp, uzay aracının rotasını anlık olarak o bölgelerden uzak kalacak bir biçimde çizilmesi gerekecek. Fakat bu durum için de yer ekibi hazır. Juno’yu hazırlayan mühendis ekibi, uzay aracını çok güçlü ve iki yanda bulunan büyük itiş motorları ile donattı. Bu motorlar devreye girdiğinde anlık olarak rota değiştirme mümkün olacak. Ayrıca bu noktada, Juno’nun tam kapasite çalıştığında Jüpiter’in bir kutbundan diğerine çok kısa sürede gidebilecek.

Juno’nun içinde, bilimsel ölçüm cihazlarının yanı sıra, iletişimi sağlayacak antenler de bulunmakta. Saniyede 54 Megabit hızda veri gönderebilme kabiliyetine sahip bu cihazlar çok düşük enerjilerde bir sorun çıktığında bile veri gönderebilecek şekilde ayarlanmış durumda. Tüm bu teknik ekipmanlar ile beraber Juno, bir de İtalya Uzay Ajansı’na ait plaka bulundurmakta. Plaka’da Jüpiter’i ve uydularını bir teleskop ile ilk defa gören Galileo’nun el yazısıyla onları tarif ettiği not defterinin taratılmış bir hali bulunmakta. Galileo, tam bir ay boyunca aynı saatte ve aynı yerde Jüpiter’i teleskobu ile izlemiş, ardından da çevresindeki cisimlerin, Jüpiter çevresinde hareket ettiğini fark etmişti. Bu ise Galileo’nun kaleminden şöyle tercüme edilebilir:

“…Ayın 11’inde baktığımda Jüpiter’e en yakın konumda bulunan ‘yıldız’ın, gezegene olan uzaklığını arttırdığını gördüm. Civarındaki diğer ufak yıldızlar da, uzaklıklarını neredeyse yarıya indirmişlerdi. Tüm bu gözlemlerimden anlayabildiğim kadarıyla söyleyebilirim ki Jüpiter’in etrafında dört tane yıldız var ve dördü de bir şekilde bu gezegenin etrafında belirli bir düzen çerçevesinde hareket etmekte. … …”

Juno, yukarıdaki yazının Latince olarak yazılı olduğu plaka ile Jüpiter’in en büyük 4 uydusu olan Galileo Uydularına selam verecek. Bu planların dışında Juno; Galileo’yu, tanrı Jüpiter’i ve eşi Juno’yu sembolize eden LEGO figürler bulundurmakta. Ancak LEGOlar, plastikten yapıldığından ve plastiğin bunca yola dayanmama ihtimali olduğundan şirket, bu özel üç LEGO’yu Aliminyum metal alaşımlarından yaptı. Bu özel seri LEGO’lardan sınırlı sayıda satışa da çıkarıldı Juno ilk kez fırlatıldığında.

Jüpiter Bilimciler ve Öte-Gezegen çalışan astrofizikçiler, Juno’nun kocası Jüpiter’e kavuşmasını dört gözle bekliyorlar. Elde edilecek tüm veriler sayesinde bilgi dağarcığımızı arttırarak sonraki nesillere daha geniş kapsamlı bir bilimsel yapı bırakabileceğiz. Böyle son derece ciddi bilimsel araştırmalarda bile kültürümüzü temsil eden figürler götürüyor olmamız, bizden önce gelenlere saygımızı iletiyor olmamız da, uluslar arası bir toplum yaratmaya başladığımız şu günlerde, nasıl bir toplumsal kültür oluşturmamız gerektiğini göstermekte.

Medeniyetimiz, kültürünü ve binyılların mirasını kendi Güneş Sistemine yaymaya devam ederken, bilgi dağarcığımız da aynı hızda artmaya devam etmekte. Koşar adımlarla bilim dolu bir geleceğe adım atabilecek güzel bir potansiyelimiz varken, bu bilgileri edinebilecek ve ilerlemeye katkı sağlayabilecek insan kitlelerinin daha da artmasını umut etmek, bu değerli gaye ve gelecek, uğruna yılmadan çalışmaya değer.

Her zaman daha da ileriye!

*: Genel Görelilik Kuramı’na 1918 yılında yapılan eklemeden sonra gelen Frame-Dragging yöntemi ile Einstein alan denklemlerinin bazı çözümleri, bizlere kütle çekimi ve manyetik alan değerlerini bildiğimiz bir cismin açısal momentum değerlerini de hesaplamamıza olanak tanımakta.

Yazan: Özgür Can Özüdoğru

Kaynaklar: NASA, Juno Sayfası

Bu sayfadan, Juno’nun şu anda nerede olduğunu görebilirsiniz

Güney Batı Araştırma Enstitüsü Juno Sayfası

“Not: Bu yazı Bilim ve Gelecek Dergisi Haziran 2016 Sayısında yayınlanmıştır.”

NASA, Hubble Uzay Telekobu’nun Bilim Çalışmaları Sözleşmesini Uzatıyor

NASA, sözleşmeye bağlı olarak Hubble Uzay Teleskobu’nun görev süresini 5 yıl uzatıyor. Ajans, tek kaynak sözleşme uzatılmasını Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü’nün (STSCI) Baltimore’da yürütülen Hubble bilim çalışmalarının devamına destek olmak için Üniversiteler Birliği Astronomi Araştırmaları’na (AURA) perşembe günü verdi.

Bu eylem, performans süresini 1 Temmuz’dan 30 Haziran 2021’e kadar uzatıyor. Sözleşme değeri, toplam 2.03 milyar dolardan yaklaşık 196.3 milyon dolar artacak.

Hubble Uzay Teleskobu

Telif Hakkı: NASA

Bu sözleşme uzatımı, Uzay Telekobu Bilim Enstitü’nün Hubble görevinin, bilim programının devamı için gereken işi kapsayacak. Bu destek, Hubble için bilim sistem mühendisliğinin yürütülmesi için gereken ürün ve servisleri, bilim zemin sistem geliştirme, bilim operasyonları, bilimsel araştırma, hibe yönetimi ve kamu sosyal desteğini; Uzay Teleskopları için Mikulski Arşivi görevlerine veri arşivi desteği içeriyor.

Hubble, 2009’daki son uzay mekiği servisi görevinden beri her zamankinden daha iyi. Hubble’ın, 2020’lere kadar değerli veri sağlayabilmesi; tarihteki yerini, kendi güneş sistemimizden uzak evrene kadar menzili olan, müthiş bir genel amaçlı gözlemci olarak garantilemesi bekleniyor.

2018’de, NASA’nın James Webb Uzay Teleskopu, Hubble keşiflerinin efsanesi üzerine katkıda bulunarak ve evrenin bazı büyük sırlarını deşifre etmede yardımcı olarak dünya çapında astronomlara hizmet etmek üzere 2020’lerin öncül gözlemcisi olarak uzaya fırlatılacak.

Nasa ve ajans programlarıyla ilgili bilgi almak için : http://www.nasa.gov

Çevirme İşlemi: Güzin Turkay

Kaynak: NASA

Dünya’nın En Büyük Teleskobu E-ELT İçin Sözleşme İmzalandı

Bugüne kadar inşa edilen optik teleskoplardan en büyüğünün inşası yakında başlayacak.

Bugün(25 Mayıs), Avrupa Güney Gözlemevi(ESO) Şili’deki Atacama Çölü’nün dağlarında kurulacak olan dünyanın en büyük teleskobunun kubbesini ve ana tesisini inşa etmesi için bir müteahhit seçtiğini duyurdu.

European Extremely Large Telescope(E-ELT)

Telif Hakkı: ESO

E-ELT(European Extremely Large Telescope)’nin birincil aynasının çapı 39 metre olacak. Kıyaslama yapacak olursak, günümüzde faaliyet gösteren optik teleskopların ayna çapları 10 metre mertebesinde. Dünya’nın gökyüzündeki en büyük gözü olarak da adlandırılan E-ELT optik ve kızılötesi dalgaboyunda araştırma yapacak.

E-ELT gibi devasa teleskoplar evrenin optik resimlerinin çözünürlüğünü artıracak, bilim insanlarına evreni anlamaları için daha önce hiç olmadığı kadar izin verecek. En sönük ve çok uzaklardaki cisimleri araştırmalarını ve fizikteki, astronomideki, kozmolojideki çözülmemiş soruları cevaplayabilmelerini sağlayacak.

E-ELT ile diğer teleskop kubbelerinin karşılaştırılması.

Telif Hakkı: ESO

Hazırlayan: Seda Baştürk

Kaynak: space.comESO