gokyuzu.org

İnsan Merakı ve UFOlar

Meraklı İnsanlar ve Uzaylılar

Balıkesir ilinin Ayvalık ilçesi, yazları sessizlik ve huzur içinde geçirmek isteyen pekçok insan için önemli bir yerdir. Güneydeki hareketli sahil kasabalarıdnan ziyade burası, balıkçısıyıla gemisiyle ve kumsallarıyla insanın beynini boşaltmasını sağlar. Akşamları ise, ışık kirliliğinin az olmasından ötürü Samanyolu Gök adasını görmek mümkündür kasaba merkezinin dış noktalarında. Bir gece kumsalda keyif yaparak gökyüzünü izlerken yanımdaki düzlükte insanların toplandığını ve oldukça endişeli görüldüğünü fark ettim. Yanlarına doğru yaklaştıkça konuşmaları duymaya başladım: “Aa! Bakın işte uzaylılar bu şekilde geliyorlar bizi gözetliyorlar.”, “UFO dedikleri şey bu işte bak, bunlar insan kaçırıyorlarmış hamile bırakıyorlarmış.”. Gerçekten de gökyüzünde, normalde orada olmaması gereken, düz ve sabit bir hızda hareket eden bir cisim vardı. Cisim önce sönükken bir anda çok yüksek bir parlaklığa ulaşıp ardından yine sönümlenmişti. Yaptığı bu hareket ise etraftaki kitleyi çok heyecanlandırmış, cep telefonları ortaya çıkmış ve görüntüyü kaydetmeye başlamışlardı. Ben ise Ankara Üniversitesi Gözlemevi’nden(Kreiken Rasathanesi) arkadaşıma telefon ettim. Tam da tahmin ettiğim gibi bu saatlerde gökyüzünden Iridium Uydusu adı verilen yapay bir uydunun geçişine tanıklık etmekteydik.

Şimdi bu öyküden benim yaptığım müdahaleyi çıkaralım. O gün insanlar evlerine gidecekler, eşlerine dostlarına bu gördükleri sıradışı nesneden bahsedecekler ve beki de olay basına kadar taşınıp “Ayvalık’ta Şok UFO Paniği” gibi haberler yapılacak. Bu olaylar birkaç defa daha tekrarlandığında televizyonlara şarlatanlar çıkartılacak ve ettikleri boş, göz boyayan laflar ile insanları yanıltacaklardı.

UFO Nedir

“Unidentified Flying Object”, yani “Tanımlanamayan Uçan Nesne” olarak tanımlanan UFO, insanların gökyüzünde görüp ne olduğunu tanımlayamadığı nesnelere verilen genel bir isimdir. Bilim dünyasında ne olduğu o an anlaşılamayan, ne olduğunun farkına varıldığı ana kadar geçici olarak UFO ismiyle tanımlanır. Teknik jargondaki kullanım alanı bu biçimde farklı olsa da halk arasında UFO, uzaylılar ve onların kullandıkları uzay araçları ile özleştirilmiştir. Ne yazık ki bu mantıksal yürütümün sonucu olarak da insanlar günümüzde gökyüzünde ne olduğunu anlayamadığı hemen hemen her cisme dünya dışı yaşam olduğunu ima ederek “UFO” demektedir. Fakat bilim, UFO olduğu iddia eden sayısız iddiayı, mantıksal yürütüm ve bilimsel gözlem ile tarih boyunca çürütmüş, çürütmeye de devam etmektedir. Şimdi, tarihten bugüne UFO olaylarının ünlü birkaç örnek ile devam edelim ve nasıl kolay çürütüldüklerine bir bakalım:

1) Antik Uzaylılar

UFO kültürü yalnızca gökyüzünde görülen cisimleri kapsamıyor. Bu fenomen ortaya çıkıp ünlü oldukça komplo teorisyenleri, tarihi eserlere ve eski tablolara bakarak bu resinlerde de UFO kanıtları olduğunu iddia etmeye başladılar. 1971 yılında bulunan ve 79’da UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne giren İtalya Valcamonica mağara çizimleri buna örnek gösterilebilir. İlk bakışta ufocuların servis ettiği fotoğrafa bakınca, onların da iddia ettiği gibi çizimlerin astronotmuş gibi olduğu düşünülmekte. Fakat civarda bulunan ve Tunç Çağı’na ait bu çizimdeki tasvirlere çok benzeyen savaş başlıklarının varlığı, aynı zamanda o bölgedeki bütün çizimlerde bunların bulunması, çizimdekilerin astronot değil, savaşçı olduğunu kanıtlıyor. Aksi taktirde bütük İtalya’da o dönemde astronotlar dolaşıyor olurdu.

2) Antik Mısır’daki Helikopterler

Bir başka ünlü komplo, Kadeş Kenti’nden Libya’ya kadar uzanan büyük fetihler yapmış Mısır Firavunu Birinci Seti’nin Anıt Mezarında bulunan bu hiyeroglifin bu satırı. Görüntü, defalarca kullanılmaktan deforme olmuş taşın üzerinde iki harfin birbirine karışmasından kaynaklanıyor. Tablette ise iki şey birden yazmakta ve üst üste geçmişler: biri “Mısır’ın 9 Düşmanını Kovuşturan Kahraman Kral/Tanrı, Seti”, diğeri ise “Yüce Mısır’ın Koruyucusu, Düşmanları Zapt Eden Kral/Tanrı Ramesess”. “Eğer gerçekten Antik Mısırlılar bir “Helikopter” uzay aracı görseydi neden bunu alelade eski bir taşın rastgele bir satırına çizmişler de gerçekten bu konu hakkında bir destan yazmamışlar” diye de insan sormadan edemiyor bu konuyu çürütürken.

3) Rönesans Tablolarındaki UFOlar

Kara Veba salgını ve ardından gelen Kilise’nin sanat açılımı ile İtalya’da sanatçılar büyük destek görmeye başladı. Rönesans’ın ilk dönemlerinde 1486 yılında Meryem’in İsa’ya hamile kaldığı anı tasvir eden bu tabloda, Tanrı’nın ilahî eli, bir güvercin formunda göklerden inip Meryem’in vücuduna girmekte. Komplo teorisyenleri, ışığın kaynağının bir UFO olduğunu ve sanatçının bu mesajı vermek istediğini iddia etmektedirler. Fakat Londra’da Ulusal Galeri’de sergilenen bu esere yakından baktığınızda görüntünün ufo değil, yalnızca ışık hüzmesi ve bulut olduğunu görüyorsunuz.

4) Roswell Hava Üssü ile 51. Bölge: Uçan Daireler ve Siyah Üçgenler

1941 yılında ABD hükümeti, İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Meksika’nın Roswell kentinde “Walker” adında bir hava üssü açar ve gerek okyanus ötesi, gerek ise Güney Amerika’ya yapacağı uçuşları bu üs üzerinden yapmaya başlar. Savaşın bitmesinin ardından ise bu amacını yitiren üs, sessizliğe bürünür. Ancak 1947 yılından itibaren 1950lerin sonuna kadar yöre halkı sürekli olarak, üsten “Uçan Daire” ismini verdikleri isimlerin çıkış yaptığını iddia ederek polise başvururlar. O kadar fazla şikayet gelir ki Meksika hükümeti, bilirkişilerden oluşan bir UFO komisyonu oluşturarak olayı araştırır. ABD Hava Kuvvetleri’nden bir açıklama isteyen komisyon’a cevap olarak Hava Kuvvetleri, görülen cisimlerin “Hava Tahmin Balonları” olduğunu belirten bir basın açıklaması yayımlar. Fakat bu yerel halkı tatmin etmez. Çekilen fotoğraflar ise hiç hava tahmin balonlarına benzememektedir. UFO, yani “Tanımlanamayan Uçan Cisimler” tabiri de ilk defa bu raporları haberleştiren Donald Keyhoe tarafından 1950lerde kullanılmıştır.

1955 yılından sonra Roswell çevresinde rapor edilen UFO miktarı azalmış, halk arasındaki popülerliğini yitirmiştir. 1997 yılında ise, Amerikan Gizli Servisi CIA bir açıklama yaparak, görülen cisimlerin 1947-55 yılları arasında Roswell hava üssünde geliştirilen ve o dönem bir gizli proje olan “Lochead U-2” casus uçaklarının prototipleri olduğunu açıklar. O dönemin radarlarına yakalanmayan bu uçaklar, başta Küba olmak üzere, diğer Doğu Bloğu ülkelerine casusluk yapmak için kullanılmıştı ve tasvir edilen şekillere uymaktaydı. Benzer biçimde ABD’nin Nevada Eyaleti’nde bulunan ve 51. Bölge olarak bilinen üs civarında hala bu tür UFO ihbarlarının gelmektedir. Fakat işin ilginç yanı Dünya’nın pekçok bölgesinde, burada rapor edilen cisimlere benzer şekilli cisimlerin rapor ediliyor olmasıdır . Tasvir edilen cisim siyah renk ve üçgen şeklinde, çoğunlukla havada sabit olarak duran “araçlar” olduğu yönünde. İşin ilginç yanı özellikle Körfez Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gibi olaylar sırasında da bu üçgen siyah cisimlerin rapor ediliyor oluşu. Amerikan Hava Kuvvetlerleri(USAF)’ın, ABD’de düzenlenen bir Savaş Sanayisi kongresinde bir yetkilinin U-2 Uçaklarının yerini alacak ve TR-3B ismini verdikleri casus uçakları üzerinde çalıştıklarını açıklaması üzerine, bu siyah üçgen UFO raporlarının da TR-3B araçlarına ait olabileceği speküle edilmekte. Fakat, özellikle günümüzde internete sürülen siyah üçgen UFO fotoğraflarının büyük kısmının Photoshop gibi yazılımlar ile oynanmış görüntüler olduğu teker teker ortaya çıkarken, bir tanesi de NASA tarafından yalanlandı. NASA’nın yaptığı Uluslararası Uzay İstasyonu canlı yayınında kadraja giren bir nesne tartışma yaratmıştı. Nesne siyah renk, üçgen şeklinde ve tıpkı bir hava aracı gibi düşük yörüngede yolculuk etmekteydi. Fakat daha sonra farklı açılardan cismin fotoğraflarını çeken Astronotlar, bunun zamanında kalkan bir uzay mekiğinin altından çıkan siyah bir ısı yalıtım malzemesi parçası olduğunu kanıtladılar. Cismin 12 Ocak 1986 tarihli Columbia Uzay Mekiği uçuşundan sonra oraya geldiği düşünülüyor, çünkü daha sonra bu tür kopmalar yaşandığı için uzay araçlarında ısı yalıtımı için seramik kullanmaya başlandı.

5) Youtube’daki “UFO in Haiti” Videosu

İlk olarak sahte bir youtube hesabından yayımlanan videoda, büyük ve ses çıkaran uzay araçlarının Haiti sahilinde dolaşıp, ardından da göğe doğru yükselerek ufukta kaybolduklarını gösteren bu video, ortaya çıktığı 2007 yılında oldukça büyük tartışmalara sebep olmuş, Haiti’deki üniversitelerden çeşitli görgü tanıklarının da olayı doğrulaması basının ilgisini çekerek CNN’in olay hakkında özel bir haber yapmasına sebep olmuştu. Olayın üzerinden geçen birkaç aydan sonra videoyu Sam Barzolff adında bir animatörün sosyal deney yapmak amacıyla hazırlayıp servis ettiği ortaya çıktı. Los Angeles Times gazetesine konuşan Barzolff, üniversiteden arkadaşlarını da sahte tanıklık yapması yönünde ikna ettiğini, videoyu 17 saatte bilgisayarda After Effects programı yaparak hazırladığını ve herkesin bu kadar çabuk bu numaraya kanmasına çok şaşırdığını söyledi.

6) UFO Gören İlkokullular

Ali Çağlar isimli fen bilgisi öğretmeni ilköğretim öğrencilerine, plastik tabaktan bir uçan daire yaptırıp 100’e yakın fotoğraf çekmiştir. Öğrencilerle birlikte en iyi 5 tanesini ünlü UFO sitelerine yollamış ve ne olduğu ile ilgili soru sormuşlardır. Türkiye’nin en meşhur UFO dolandırıcılık sitesi siriusufo.org sitesi ise bu oltaya elbette kanmış ve tüm dünyaya aşağıdaki fotoğrafı servis etmiştir. Şu anda kaldırdığı sözde raporda, uzay aracının detayları, hangi yıldızdan geldiği ve aracı kullanan uzaylının tasvirlerine kadar birçok ilginç detay bulunmaktaydı. Sirus UFO’nun peşinden dünyaca ünlü pek çok ufocu da aynı fotoğrafı alıp servis etmiş, Ali öğretmen durumu açıkladığında ise hiçbir şey olmamış gibi fotoğrafları sitelerinden kaldırmışlardır.

Konu buraya gelmişken “Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi” hakkında da birkaç söz söylemek gerek. Türkiye’den ve Dünya’dan gelen sözde UFO ihbarlarını alıp yayımlayan, bunlar üzerinden adeta usta bir bilim kurgu yazarı edasıyla uzaylı ırkları, gezegenler, medeniyetler uyduran bu sözde araştırma merkezi, yazdığı bu gibi yazılara uzaylılar tarafından kaçırılan insanlar gibi komik ve kabul edilemez kaynaklar vermekte. Dolayısıyla hiçbir bilimselliği olmayan bu kurum, Türkiye’deki havuz medyası tarafından çok sevilmekte ve kendilerinden UFOlar, uzaylılar hakkında yazılar ya da konuşmalar istenmekte. Bu yolla para kazanan oluşum, çeşitli sponsorlar ile birlikte bir “Gezici UFO Müzesi” kurdu ve zaman zaman bu araç ile Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde para karşılığı bu şarlatanlığı sürdürmekteler. Türk basını ise başta oluşumun kurucusu Hakan Akdoğan olmak üzere bu tür dolandırıcılara gazete köşelerinde ya da telezin programlarında yer vererek bu insanları meşrulaştırmaktalar. Halbuki yukarıdaki örnek ve buna benzer sayısız diğer yaşanmışlıklarda olduğu gibi, bu insanlar oynanmış fotoğraflar ve videolar ile insanları kandırmaktalar, bu kandırmaca oyununa katılan basın ile de bir meşruluk sağlamaktalar.

Yazıyı bitirirken şunu sorabilirsiniz: “Madem bunların hiç doğruluk yanı yok, o halde neden bu kadar fazla insan UFO gördüğünü iddia ediyor?”, bunun temel sebebi aslında insanlık olarak gizemli ve açıklanamayan olaylara olan merakımız. Gökyüzünden bir yıldırım düştüğünde mağaradan çıkıp çıkan yangını seyreden insanlara bunu yaptıran temel etken merak duygusudur. Sahip olduğumuz bu keşif ve merak hevesi aslında halk arasında sürekli açıklanamayan bir şeyler olduğuna, ya da bizden saklanan gerçekler olduğuna dair düşünmemize sebep oluyor. Otoriteyi, sistemi, hakim görüşü hatta hakim bilimsel otoriteyi sorgulamak elbette faydalı ve insanlığı ileri taşıyacak şeylerdir. Mühim olan elimizdeki kanıtlar ile konuşmak, bilimsel gözlemler yapmak ve sahip olduğumuz görüşü kanıtlayan bulgular edinmek aslında. Eğer kanıtları, gerçekleri araştırmayıp mantığımızı devre dışı bırakırsak uzaylı da, Van Gölü Canavarı da, kellesi elinde koşan asker de görürüz. Burada Eleştirel Düşünme(Critical Thinking) kabiliyetine sahip olan bizler ise, insanların bu zaafını istismar ederek para kazanan şarlatanlara karşı durmak, onların aksine; bilimi savunmaktır.

BU YAZI BİLİM VE GELECEK DERGİSİNDE ARALIK 2016 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR

Kaynaklar:

Keyhoe, Donald E. (1953). Flying Saucers from Outer Space

“UFOs in Ancient Art”

http://tinyurl.com/nq7luwr

“Helicopter Hieroglyphs Explained”

http://tinyurl.com/gnt8fyb

CIA Roswell Olayı Hakkındaki Basın Açıklaması

http://tinyurl.com/2lq4es

İlkokul Öğretmeni UFO Deneyi

http://www.alibababilimevi.com/ufo-testi-2/

Yazan: Özgür Can Özüdoğru

Van – Edremit Etkinliği

ODTÜ AAT ekibi olarak Van’ın Edremit ilçesindeki ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine eğitim vermek üzere, 1 Ekim 2017’de sabah saatlerinde yola çıktık. İki adet teleskobumuzla, çocuklara dağıtmak üzere taşıdığımız kalem ve defterlerle Ankara Garı’na varmamızın ardından Tatvan’a gitmekte olan trenimizde bol bol sohbet edip, go oynayıp, kitap okuyarak zevkli bir yolculuk geçirdik. Kayseri’de hava yavaş yavaş kararırken, ekim ayında olmamıza rağmen karlı olan Erciyes dağını izledik, tarihi tren garında inip hızlıca garda gezindik. Sivas’a geldiğimizde ise hava tamamen kararmıştı; uyandığımızda kendimizi Muş’ta, Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovalarında bulduk. Sonunda Tatvan’a ulaştığımızda, neredeyse 26 saattir yoldaydık. Van’a giden ilk minibüse bindik ve yolda gerçekten de gölden çok denizi andıran Van Gölü’nü seyrettik. Sabahın erken saatlerinde uyanıp Edremit’teki Van Kültür Koleji’ne doğru yola çıktık, yolda Batman’dan gelen Mezopotamya Astronomi Derneği üyesi Hasan Çetres arkadaşımız da bize katıldı. İlkokul ve ortaokullulara öncelik verdiğimiz öğrencilerin bir kısmına sunumlarımızı yaptık.

‘’Denizyıldızları gökten mi düşer?’’ gibi tatlı soruları yanıtlamaya çalışırken zaman bizim için de eğlenceli geçti. Özellikle küçük yaştaki çocukların ilgilerini görmek bizi çok mutlu etti. Öğlen saatlerinde Güneş teleskobuyla birçok öğrenciye ve öğretmene Güneş gözlemi yaptırdık. Ertesi sabah Van kahvaltımızı yaptıktan ve bir Van kedisiyle karşılaştıktan sonra okula vardığımızda, bu kez ortaokul öğrencilerinin yanında lise öğrencilerine de sunumlarımızı yaptık. Çocuklara getirdiğimiz kalem, defter ve çıkartmaları dağıtarak astronomiye ve bilime ilgilerinin artmasını sağlamaya çalıştık. Gün boyu havanın açtığı bir anı yakalamak için fırsat kolladık ve Güneş’in bulutlardan çıktığı her an gözlem yaptık. Dersler bittikten sonra, gece gözlemine kadar bazı çocuklarla okulda kaldık ve onlarla daha uzun sohbet etme imkânı bulduk.

Gecenin sonunda birçok öğrenci bize astronot, astronom ya da astrofizikçi olmak istediklerini söylediler ve bizim astronom/astrofizikçi olma eğitimimizin nasıl başladığını anlatıp onlara yol göstermemizi istediler. Gece gözlemi sırasında tüm öğrencilere, öğretmenlere ve velilere Ay gözlemi yaptırdık. Şansımıza Ay dolunay evresindeydi ve tertemiz bir hava vardı. Açık olmasının yanında hava o kadar soğuktu ki, gözlem sırasında ısınmak için halay çeken bir grup bile oldu! Zaman zaman bulutlar gelmesine rağmen lazerle kuzeyi ve takımyıldızları bulmayı öğrettik. Gözlem biter bitmez yola koyulduk ve sabah Tatvan’dan kalkacak olan trenimize gitmek için Tatvan’a gidip, geceyi bu aşırı soğuk ilçede geçirdik. Sabah 7’de bindiğimiz tren Malatya’ya vardığında, trenin jeneratörü bozulduğundan yaklaşık bir buçuk saat tren garında mahsur kaldık. Yolculuğun kalanı ise sorunasuz geçti ve sonraki gün biraz rötarlı da olsa Ankara’ya vardık.

Astroloji Neden Bilim Değildir?

Astroloji Neden Bilim Değildir?

Mağara çağlarından bu yana, insanların ilgisini çeken bir yer olmuştur gökyüzü. Gökyüzünü aydınlatan o hayat kaynağı sarı ışık huzmesi ve bu büyük ışık huzmesinin yokluğunda ortaya çıkan ufak ateş parçaları… İnsanların bu cisimlerin belirli bir kurallar dizisi dâhilinde hareket ettiğini fark etmeleri uzun sürmedi. Bundan dolayı da eski zamanlarda insanlar için gökyüzünü okumak, hayatta kalabilmeleri için oldukça gerekli bir hale geldi çünkü gökyüzündeki hareketlilik, atalarımız için bir nevi takvim niteliğindeydi. Tarımın icat edilmesinden sonra ekimin ve hasatın ne zaman yapılması gerektiğini bu gökyüzü haritası söylüyordu. Güneş ve yıldızlar mevsimleri belirliyor, Ay ise gel-gitleri, birçok hayvanın yaşam evrelerini belirliyordu. Güneş, yıldızlar ve Ay ‘ın insan yaşamı üzeri etkisi olduğuna göre atalarımızın aklına şu soru gelmiş olmalı: “Gökteki öteki cisimler insan yaşamını etkiliyorsa, gezegenlerin etkisi ne olabilir ?”

Astrolojiye girmeden önce takımyıldız kavramını anlatmamız gerekir. Takımyıldızlar, antik çağlarda tanrılar, savaşçılar gibi karakterlerin sahip olduğu mitolojik hikâyelerin adeta tuvalleri idi. İnanılmaz bir hayal günüce sahip bu insanlar, yarattıkları eşsiz mitolojik kültürlerini ve destanlarını gökyüzüne dökmüşlerdi. Öyle ki, bu hikâyelere göre avcı avını hedef alıyor, Pegasus, kanatlanıp gökyüzüne uçuyor ve prenses Andromeda ise hapis düştüğü zindandan kaçıyordu. O zamanlardaki insanlar için gökyüzündeki yıldızlar adeta “noktaları birleştir” oyunu gibiydi. Bu birleştirilmiş noktalar arasında önemli olan birkaç takımyıldız vardır. Bu takımyıldızların özelliği Güneş’in bulunduğu yörünge içinde olmuş olmalarıdır ve bu özellik, Güneş’in hangi mevsimde hangi takımyıldız üzerinde olduğunu belirtmeye olanak sağlar. Antik çağlarda bu yapının yardımı ile “Zodyak Çemberi” adı verilen takvim benzeri bir cetvel yapılmıştı. Bu cetvel, tutulmaları ve gündönümlerini(ekinoks) tahmin etmeye olanak vermekteydi. Astrolojinin ortaya çıkışı, bu takımyıldızların insan hayatını etkileyip etkilemediğini sorgulanması ile ortaya çıkmaya başladı.

Astrolojinin kökenleri Batlamyus adıyla bilinen Claudius Ptolemaus’a kadar iner. Babilliler gökyüzünü 12’ye ayırmış ve bugün aşina olduğumuz burçları ortaya çıkarmışlardır. Carl Sagan Cosmos adlı kitabında Batlamyus’un Tetrabiblos adlı astoloji kitabından bir kaydı aktarmış. Kitapta yazanlara göre Batlamyus gezegenlerin sadece insanların huylarını etkilediğine inanmakla kalmıyor aynı zamanda bedensel özelliklerini de etkilediğinden bahsediyor. Bir teoriye bilimsel diyebilmemiz için deneysel verilerle desteklenebilmesi gerekir. Ancak Astrolojinin ve yıldız fallarının birçok mantıksal soruya cevap veremediği ortada. Mesela,

  • İkizlerin yaşamı… İkizlerin doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. Fakat yaşadıkları hayatlar birbirinden farklıdır.
  • Burçların belirlenmesinde ana rahmine düşme zamanı değil de doğum saati ve günü göz önüne alınır.
  • Çoğu Astrolojik terim, Dünyanın merkezde olduğuna inanıldığı zamandan kalmadır. Güneş Merkezli modellerde anlamlarını yitirirler.
  • Peki ya, Uranüs, Neptün ve Plüton… Antik çağda bu gezegenler gözlemlenemiyordu. Gezegenlerin konumunun, insan davranışı ve olaylar üzerine bir etkisi varsa, o zaman bu gök cisimleri olmadan kurulmuş olan astrolojik denklemler nasıl olur da doğru olabilir?
  • Bahsedilen Güneş yörüngesine Aralık-Ocak ayları içerisinde Yılancı adı verilen bir takımyıldız bulunmakta, bu takımyıldız astrologlar tarafından yok sayılmıştır.
  • Astrologlar tarafından bir burcun etki süresi, Güneş’in arkasında kaldığı süreye göre belirlenmekte, ancak tüm burç takımyıldızları aynı büyüklükte değil. Mesela Akrep Burcunun Güneş arkasında kalma süresi iki ay iken Terazinin yarım aydır. Dolayısıyla her burcun etki süresinin bir ay olması anlamsızdır.

Astrolojiye ve yıldız fallarına olan inancı tersine çevirmek için girişimde bulunan Bart Bok, Lawrence Jerome ve Paul Kurtz 1975 yılında 19‘u Nobel ödüllü alan 192 bilim insanı tarafından imzalanan bir bildiri yayınladılar. Bildiride verilen tepki, biraz da günümüz basın kuruşlarınadır zira günlük gazetelerde hep fallar ve burç yorumları görebilirken nadiren bilim haberleri görebilirsiniz. Tamamen antik çağlara ait uydurma fikirler üzerinden insanlar günümüzde para kazanmaktadır.

Astrolojiye olan inanışta  “Forer (Barnum) Etkisi” de oldukça etkilidir, çünkü genel topluma hitap eden şeyler kişisel de algılanabilmektedir. Aslında bu söylenenler tahmin değil öneri niteliğindedir. Dünyada terazi burcuna sahip milyonlarca insan var. Astrologlar genel yorumlar yapıyorlar ki birçok insana uysun. Bu belirsizlik bilimin çürütülebilirlik özelliğine de ortadan kaldırıp, sözde bilim olduğuna işaret eden bir diğer neden olarak gösterilebilir.

Yıldızlar ve gezgenler bizleri elbette etkilerler, ancak aramızdaki bağ astrologların önerdiğinden çok daha muhteşemdir. Bizler şu anda gökyüzünde gördüğünüz milyarlarca ve milyarlarca yıldıza, etrafımızı saran bir higgs alanıyla, kütleçekimi alanlarıyla bağlıyız ve yaptığımız her ufak hareket, bu cisimlere etki etmekte. Bu açıdan burcunuz size 3 vakte kadar ne olacağını söyleyemez ancak gezegenimizin sonraki zamanlardaki konumu hakkında fikir verebilir.

Kaynaklar:

Cosmos – Carl Sagan

https://www.academia.edu/2813746/Why_astrology_is_a_pseudoscience

Bu yazı, NBeyin Dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır

Yazarlar

Damla Şahinbaş, ODTÜ Fen Bilimleri Öğretmenliği Bölümü

Özgür Can Özüdoğru, ODTÜ Fizik Bölümü

Jacoleyn Bell Burnell ile Röportaj

Okuyacağınız yazı, ilk olarak Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.

Jacoleyn Bell Burnell ile Röportaj

Boğaziçi Üniversitesinde verdiği muhteşem konferansın arından Prof Dr Burnell, dergimizden Özgür Can Özüdoğru’nun da içinde bulunduğu bir basın ekibinin sorularını cevaplamayı kabul etti. Kendisine kişisel hayatından kadın haklarına, günümüz bilimsel gündeminden sosyal konulara kadar pek çok alanda sorular sorduk. Kendisi hiçbirini atlamadan ve bizleri kırmadan tüm sorularımıza tatmin edici cevaplar verdi.

Basın Grubu (BG): Öncelikle hoş geldiniz, söyleşi isteğimizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. İlk önce kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? Şu anda hangi üniversitede çalışmaktasınız ve neler yapıyorsunuz?

Jacoleyn Bell Burnell (JBB): Ben Birleşik Krallık vatandaşı bir astrofizikçiyim, şu anda Oxford Üniversitesi’nde bulunmaktayım. “Gravitational Radiation” (Yerçekimsel Radyasyon) adlı yüksek lisans dersini vermekteyim. Ayrıca uzunca süre Kraliyet Astronomlar Topluluğu’nun (Royal Astronomical Society) da başkanlığını yaptım.

BG: Sunumuz sırasında günlük hayatta erkeklerin kadınlar üzerinde farkında olmadan yaptığı bilinçsiz önyargıdan(unconcious bias) bahsettiniz. Sunumunuzda akademik bir durum için bu örneği vermiştiniz ancak günümüz toplumunda bu çok büyük bir sorun. Türkiye gibi ülkelerde bu sorunla başa çıkmak için ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

JBB: Toplum içindeki kadın profilini güçlendirmek çok önemli. Bunun için ise hevesli ve yetenekli kadınlar desteklenmeli. Böylece toplum içinde “başarılı” kadınlar gören ebeveynler, kızlarını teşvik edebilirler çünkü önlerinde emsal olabilecek örnekler bulunur. Bu şekilde entelektüel kadınların miktarı artarsa kadınların profili artabilir. Günümüzde bilim ile ilgilenen kadınların pek çoğunun sorunu önlerinde örnek alabileceği insan miktarının az olmasıdır.

BG: Haklısınız, bu oldukça önemli bir mesele. Ayrıca hayatınız boyunca hep kadın hakları organizasyonlarında da yer aldınız değil mi?

JBB: Kadının bilimdeki yerini sağlamlaştırmayı amaçlayan dayanışma kurumlarında bulundum evet. Kadın bilim insanı adaylarına maddi manevi destekler sunduk, aynı zamanda ne için kadınların da bilim ve mühendislik gerektiğini anlatan bildiriler yayımladık. Ayrıca bu tutumumuzun dönem ile ekonomik bir gerekçesi de vardı. Savaştan yeni çıkan toplumda mühendis olarak yetiştirilebilecek kadar erkek yoktu. Dolayısıyla ülkemizin de buna ihtiyacı vardı. Biz de bu fikirler çerçevesinde kadınlara destek olacak bir kurum kurduk.

BG: Başka bir soruya geçelim. Sizce iyi bir bilim insanı aynı zamanda dindar olabilir mi?

JBB: Elbette, cevap vermeden önce belirtmeliyim ki ben kendim dindar bir bireyim ancak her zaman dini görüşlerimin yaptığım bilimsel yargılara karışmamasını sağlamaya çalıştım.

BG: Peki bunu nasıl sağladınız?

JBB: İçinde bulunduğum Protestan Mezhebin sorgulamaya ve bilime açık olduğunu düşünüyorum. Ancak bu her din için mümkün değil. Hatta dinler gelecekte var olmak istiyorlar ise bilim ile tutarlı olacak şekilde kendilerini güncellemek, modifiye etmek zorundalar. Ben de kendi dinimin bu tür bir reform sürecinden geçtiğini düşündüğüm için bilimsel bakış açıma bir sorun yarattığını sanmıyorum.

BG: Bu Türkiye’ye ilk gelişiniz mi?

JBB: Hayır daha önce bir iki defa daha gelmiştim.

BG: Peki Türkiye toplumu, yaşantısı, bilimsel duruşu hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Türkiye’nin genellikle Akdeniz Bölgesine tatile geldim. Ölüdenizin doğasını ve manzarasını çok sevmiştim. Ayrıca yöresel mutfağı harikaydı ve yöre halkı çok yardımseverdi. Türkler genel olarak çok arkadaş canlısı. En azından benim memleketime kıyasla. Türkiye’nin bilimsel açıdan avantajı olduğunu düşünüyorum. Hem Asyalı hem de Avrupalı insanları içinde bulundurması, farklı kültürler ve farklı görüşler ile en doğru yargıya daha kolay ulaşabilmesini kolayştırıyor olmalı, ancak affınıza sığınıyorum, Türk akademisi hakkında bilgilerim oldukça kısıtlı. Buraya da Ali’nin (Prof. Dr. Mehmet Ali Alpar, Sabancı Üniversitesi Astrofizik Bölümü) daveti üzerine severek geldim.

BG: Bir Pulsarı, hiçbir bilimsel arka planı olmayan sıradan bir insana nasıl tarif edersiniz?

JBB: Bunlar evrendeki en tuhaf cisimler… Karadeliklerden bile tuhaflar çünkü teorize edemiyoruz (Bu sunumdan bir hafta sonra ilan edilen yerçekimsel dalgalar bu sorunu çözüyor), diğer yıldızlardan da daha tuhaflar çünkü sahip olduğu ortamı, tepkimelerini Dünya yüzeyinde bir laboratuarda yaratmak mümkün değil. Bu yüzden, bu enerji fışkırtan cisimler, evreni algılayışımızın sınırlarını zorladı. Bizleri hayal gücümüzde yaratmamızın bile güç olduğu dünyalara sürükledi.

BG: Uzun süren bir eğitmenlik tecrübeniz oldu akademide, pek çok ders verdiniz. Bu tecrübelerinizden yola çıkarak günümüz gençliğine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

JBB: Her şeyden önce bilimin ulaşılmaz bir şey olmadığının fark edilmesi gerek. Toplumumuz her geçen gün daha da “akıllı”laşıyor. Mesela ben evimdeki buz dolabının sıcaklığını cep telefonumdaki uygulamadan şu anda ayarlayabiliyorum, evimin bahçesindeki güvenlik kamerasını izleyebiliyorum. Para yavaş yavaş sanal bir şey haline gelmeye başladı, bankacılık sanal alem üzerinden yapılmaya başlandı. Bu inanılmaz bilgi birikimini dönüştürebilecek ve algılayabilecek bilgi birikimine erişmemiz gerekiyor. Ayrıca bu teknolojik imkanların daha da geniş kesimlere yayılabilmesi için daha fazla mühendislere ihtiyacımız var. Tavsiye kısmına gelirsem, kendimden bir örnek verebilirim. Ben oldukça genç yaşta astronomi ile ilgileneceğimi biliyordum, tam kalbimden hem de. Gençlere tavsiyem, yapmayı sevdiğiniz şeyleri ve ilgi alanlarınızı erken keşfedin, bu gelecek hayatınızda çok daha sağlıklı ve emin kararlar vermenizi sağlıyor. Ben, iyi bir astronom olmak istediğimin bilincine ulaştığım zaman, herhangi bir engelle karşılaştığımda hep kendime şunu söyledim. “Eğer şimdi pes edersem iyi bir astronom olamayacağım.” Bu cümleyi defalarca tekrarladım. Ya da şunu söylerdim: “Gerçekten bu engelle yüzleşecek kadar çok mu seviyorum astronomiyi?” sonra kendi kendime bağırırdım “EVET!” diye.

BG: Bunlar çok güzel tavsiyeler. Bir kişinin neyde iyi olduğunun erken farkına varması onun için büyük bir avantaj olacaktır. Peki, ailelere ne tavsiye edersiniz? Çünkü özellikle Türkiye’de aileler çocuklarının bilimle ilgilenmesini çoğunlukla parasal kaygılardan ötürü istemiyorlar.

JBB: Eğer bir konuyu seviyorsanız, sevdiğiniz konu hakkında yeteneğiniz de varsa o alanda daha çabuk yükselirsiniz ve her alanın başarılı insanları iyi paralar kazanır. Aileler bu açıdan doğru düşünmüyorlar.

BG: Konuyu biraz daha alanınıza çekersek, Pulsarlar konusunda şu anda bir uzmansınız…

JBB: Hahaha, şu anda değilim, ben keşfettim yalnızca, Pulsar Astronomisi alanını kurduğum zaman belki bir uzman diyebilirdim kendime ancak bu yaşta bir uzman değilim.

BG: Peki o halde. Sunumunuzda “Şu anda daha yolun başındayız” demiştiniz. Yolun devamında ne göreceğiz. Kaba olacak biraz ancak günlük yaşantımıza, topluma ne gibi bir etkisi olacak Pulsarların.

JBB: Hiçbir etkisi olmayacak. En azından yakın gelecekte. Ne zaman ki dünya dışı bir varlık ile iletişim kurarız yahut yıldızlar arası yolculukların yöntemini buluruz, o zaman Pulsarları saat olarak kullanabiliriz. Dönüş periyotları bu tür amaçlar için kullanılmaya oldukça müsait. Gelecekte puslar satleri, ışık hızı gibi bakış açısına göre değişmeyen yapılar olarak gelecek insanının günlük hayatında yer alabilir.

BG: Peki bu Pulsarlar insanlar için herhangi bir tehdit oluşturuyor mu?

JBB: Bizler böyle bir tehlike yaratacak en yakın Pulsardan çok uzaktayız, üzerimize bu cisimlerdne gelen ışık bile çok az.

BG: Pulsarları barındıran en ilginç ve sınırları zorlayıcı cisim ne olabilir sizce peki?

JBB: Bir Pulsar ile bir karadeliğin birbiri etrafında döndüğünü görebilseydik bu gerçekten devrimsel olurdu, muazzam miktarda bir yerçekimsel dalga yayardı. Ancak ne yazık ki şu ana kadar hiç böyle bir sistem gözleyemedik.

BG: Bir puslar nasıl keşfedilir?

JBB: Bir kere pulsarın bize doğru bakıyor olması gerek ki etrafa saçtığı ve sıçrattığı jetleri görebilelim. Ardından farklı dalga boylarından gelen verileri kıyaslayıp periyot benzeri bir yapı görmeniz gerekiyor. Bunları karşılayan bir cisim yakalayabilirseniz bir Pulsar keşfetmiş olabilirsiniz.

BG: Pulsarların keşfini ilk açıkladığınızda bilimsel camiadan nasıl bir tepki aldınız?

JBB: Bilimsel camia inanılmaz derecede heyecanlandı. Cambridge Üniversitesi’nde, makaleyi basmadan birkaç gün önce bir konferans düzenledik ve İngiltere’deki tüm astronomlar oradaydı. Fred Hoyle bile oradaydı.(Fred Hoyle, Yıldızlarda ağır kimyasalların üretildiğini kanıtlayan, Dünya’ya yaşamın bir asteroid ile gelmiş olabileceği argümanı olan Panspermia Hipotezini ortaya atan İngiliz fizikçidir. 1950lerde yazdığı popüler bilim kitapları ile Jacoleyn olmak üzere pek çok insanı etkilemiştir.) O dönemde bulduğumuz şeyin bir nötron yıldızı olup olmadığından emin olamıyorduk. Fred Hoyle, konuşma bittiğinde yanımıza gelip şöyle demişti. “Böyle bir şeyi ilk defa sizden duyuyorum. Bence bunlar Nötron Yıldızı değil, bu bir süpernova kalıntısından çıkan yeni bir cisim.” İnanamamıştım. 40 dklık sunumdan önce olay hakkında en ufak bir fikri yoktu. 45 dk içinde beyni “fizik” yaptı, hesapladı ve doğru cevabı verdi.

BG: Peki bir Nötron Yıldızı neden Pulsar olamaz?

JBB: Çoğunlukla gerekli kütleye sahip değiller, bundan dolayı da yüklü parçacıkları çok fazla titreşim hareketi yapmıyor ve bu da manyetik alanın gerekli güce ulaşmasını engelliyor. Ne kütleleri, ne dönmeleri(açısal momentumları) ne de manyetik alanları bu miktarda hızlı dönmeye ve enerji sıçratmalarına olanak tanıyor.

BG: Peki Magnetarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Pulsarlar ile farkları neler?

Yazarın notu: Magnetarlar

Magnetarlar, aslında bir çeşit Nötron Yıldızıdır ancak çok daha yüksek bir manyetik alana sahiptirler, içlerinde bulunan enerji de bu manyetik alandan üretilir. Bu tip gökcisimleri çok yüksek enerjili X-Işınları ve Gama Işınları yayarlar. Bu açıdan günümüzde magnetarların kütleçekimsel dalgalar yaratabildiği düşünülmektedir ve LİGO açıklamalarının ardından bu alanda da daha çok insanın çalışmalar yapması beklenmektedir.

JBB:

Pulsarlara çok benziyor bu cisimler, ancak o kadar çok enerji üretiyorlar ki, bu enerjinin dönme eyleminden yahut kütlesinden ötürü değil, manyetik alanından dolayı oluşuyor. Eğer kütleçekimsel dalgalar keşfedilirse(sunumdan iki gün sonra keşfedildiği açıklandı) bu cisimler hakkında daha fazla bilgi alabiliriz ve fizik yeni bu alan daha çok çalışılan bir konu haline gelebilir.

BGG: Karanlık Madde, Karanlık Enerji ve Yerçekimi ile Zamanın yeniden tanımlanması gibi “Yeni Fizik” denilen, gizemini hala koruyan alanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Bu söylediklerin arasından en çabuk Karanlık Madde’nin sırrını çözeceğiz, çünkü diğerlerinden daha kolay. Yerçekimi kavramı hakkında yapılan en önemli testler Pulsarlar ile yapılmakta. Keşfedildiği düşünülen (konuşmadan iki gün sonra keşfedildiği duyuruldu) yerçekimsel dalgalar ile yerçekimi tanımlarını da yeniden güncelleyebileceğiz, böylece Kuantum Mekaniği ile Genel Göreliliği bağlayan Einstein Alan Kuramları tasarlanabilecek.

BG: Dünya’nın gelecek 100 yılı hakkında nasıl bir tahminde bulunabilirsiniz? Bilimsel olarak, Teknolojik olarak? Sosyolojik olarak?

JBB: Bence az önce konuştuğumuz tüm kavramlar bu yüzyıl içinde bir çözüme kavuşacak. Ayrıca 30 ve 50 metrelik iki büyük teleskop bu yüzyılın ortalarına doğru Şili ve Havaii’ye inşa edilecek, James Webb inşa edilmiş olacak. Athena X-Işını teleskobu inşa edilmiş olacak. Dolayısıyla bu yüzyıl astrofizik açısından deney ile gözlemin bol olacağı oldukça ilginç bir yüzyıl olacak.

Teknolojik olarak, insanlığın uzay programlarına çok daha ağırlık vereceğine inanmaktayım. Hem Dünya Yörüngesinde hem de Mars’ta yeni yapılar kuracağız.

Sosyolojik olarak ise pek emin değilim. Toplumun şu anki en büyük sorunu bana sorarsanız artan sera etkisi ve küresel ısınmadır. Kurulu sistemimizi petrol üzerine kurduğumuz için, petrole geçmiş nesillerin altın ile kurmuş olduğu gibi bağlandığımız için oldukça büyük sorunlar yaşayacağa benziyoruz. Petrol miktarı oldukça azalıyor ancak petrol yerine geçecek yeni materyaller geliştirmek üzerine yeterince kafa yormuyoruz. Çok çok daha dikkatli olmalıyız. Ben şu anki devlet yapısının, küresel ısınma sorununu bütünüyle çözebileceğine inanmıyorum ve bu yüzden gelecek politikalarımızda, yükselen sulardan ötürü yaşanacak kitlesel göçleri göz önünde bulundurarak kurmamız gerektiğine inanmaktayım. İnsanlar bir arada yaşamayı başaramıyor. Bugün Suriye gibi devletlerde de bunu görüyoruz. Mülteci sorunu Avrupa için ilginç bir tecrübe oldu, ancak bu ne yazık ki son tecrübeleri olmayacak. Süregelen politikalar devam ettikçe Avrupa çok daha fazla mülteci kabul etmek durumunda kalacak. Toplumun buna alışması gerek. Politikacıların ve Birleşmiş Milletler’in ise şimdiden şu sorunları gündeme alması gerek: “Nasıl kitlesel göçler ile başa çıkacağız? Kaliteli içme suyu nasıl sağlarız? Besin kaynaklarını etkili dağıtabiliyor muyuz? Toplumu mültecilere nasıl entegre edebiliriz?”

BG: Çok teşekkür ederiz, oldukça öğretici cevaplar verdiniz. Başka bir konuya geçmek gerekirse; bu soru size sunumunuzun ardından da soruldu ancak ben bir kere daha sormak istiyorum: Kadın olduğunuz için zorluklarla karşılaşan biri olarak, özellikle kadın bilim insanı adaylarına ne tavsiye edersiniz?

JBB: İlk olarak şunu söylemeliyim: insanların ne dediğine aldırmayın, kadınlar çok başarılı bilim insanları olabilirler. Bu tür konular açıldığında her zaman şu örneği veririm, Malezya’da bir üniversitede konuşma yapmaya gitmiştim ve orada genç bir kadın fizikçiyle tanışmıştım. Ona “Kadınlar fizikte daha fazla yer almalı” dediğimde bana “Neden?” demişti. Malezya’da Fen Fakültesinde okuyan ve akademide çalışan insanların %60ı kadın, %40ı erkek. Bu bir Dünya rekoru… Belki de bizim “medeni” dediğimiz toplumlarda bir sorun var. Bu tür örnekler şunu gösteriyor, biz kadınları belirli bir takım mesleklere iten güç içgüdülerimiz değil kültürümüzün kendisidir. Bu yüzden bu erkek egemen kültürel yapının dönüştürülmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak kültürel değişimler her zaman çok yavaş ve acı verici oluyor. Çünkü toplumu değiştiremezsiniz, toplum evrim geçirir yavaş yavaş. Hızlı ve şiddet ile gelecek tüm değişimler işin sonunda muhafazakârları yaratır. Burada günümüz kadınlarının yapması gereken topluma kadınların da erkeklerin yaptığı meslekleri yapabileceğini göstermek.

BG: Bir kadın olarak ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldınız?

JBB: Yaşadığım sorunlardan birini örnek vereyim. Pulsarların keşfini tüm dünyaya açıklayacağım bir konuşma hazırlıyordum ve yeni evlenmiştim. Evlilik yüzüğümle ise gurur duyuyordum. İşte yüzüğümü hiç çıkarmazdım ve 1960lar Birleşik Krallığı’nda evli kadınların çalışmaması gerektiği düşünülüyordu. Bir evli kadının çalışması ailesi için bir utançtı. Bu demekti ki kocası, evi geçindirecek kadar para kazanamıyordu. Ben ise evli olmakla gurur duyuyordum ve yüzüğümü hiç çıkarmadım. İnsanlar ise bana acıyarak bakıyorlardı. Hatta ve hatta, eğer evli bir anne çalışıyorsa, çocukların serseri olacağına inanılıyordu. Ben ise çocuklarım olduğunda da çalıştım. Çocuklarım çok başarılı insanlar oldu.

BG: Halka bilim anlatmak bir bilim insanının sorumluluğu mudur? Halk ile hiçbir alakası olmayan ancak oldukça önemli bilimsel çalışmalar yapan bir bilim insanı eksik bilim insanı mıdır?

JBB: Sana televizyon önüne sık sık çıkan ve halka yanlış bilgiler veren, kesinlikle halktan uzak tutulması gerektiğini düşündüğüm birçok isim söyleyebilirim. Bu açıdan bilim popülerleştiricisi(science popularizer) olmak kolay bir iş değil, bu işi yapmayan ya da yapamayan bilim insanlarını suçlayamayız. Halkın anlayabileceği dile inen bilim insanları, eğer bu işte iyi olduklarını düşünüyorlar ve halk da bu insanları seviyorsa, bu insanlar popüler bilim yapmalı. Halkın gözünde bilim insanları asla Hristiyan “ulema sınıfı” gibi bir yere gelmemeli. Sonuçta maaşlarımızı ve yaptığımız araştırmalarımızın, kullandığımız aletlerin parasını vergileri ile ödeyen halka bir bilim insanlarının borcudur bilim anlatmak. Ancak popüler bilimi herkesin yapmasına müsaade etmeyin yoksa halk nezdinde bu tam bir felaket olur.

BG: Fakat günümüz bilim camiasında bir takım bilim insanları var. Bu kişiler kendilerini “Bilim Konuşmacıları” olarak nitelendiriyorlar. Bu insanlar, halk ile çok içli dışlı olmayan pek çok fizikçi tarafından sertçe eleştirilir çoğu zaman. Eleştiren insanlar arasında bazen Nobel ödüllü fizikçiler bile olabiliyor. Eleştirilerin temel sebebi de bu insanların bilimsel olarak çok az çalışma yaptıkları için bilim insanı olarak görülmemeleri. Peki, bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Popüler Bilim yapan bilim insanlarının bilim gündemini takip etmeleri çok önemli. Popüler bilim gündemini kast etmiyorum, güncel akademik makaleleri kast ediyorum. Ancak ben günümüz bilim kitaplarına baktığımda, bilim “show”larına baktığımda bu insanların çoğu zaman geri kaldıklarını görüyorum ve üzülüyorum. Bana sorarsanız bilim konuşmacısı 15 yıldır bir makale bile yazmayan, üniversitedeki ofisine bile uğramayan ama o radyo programından bu televizyon şovuna giden insanlara denmemeli. Bu insanlardan belki de daha az ünlü, ancak akademik çalışmalarını yürüten, bunu yaparken de popüler bilime katkı sağlayan insanlara denmeli. Çünkü %100 popüler bilim, %0 gerçek bilim yapan bir kişinin bilimsel güncelliği zaman içinde kaybolur ve akademideki yeri silinir. Halkın güvendiği insanlar olarak bilim konuşmacıları bu yüzden akademiden ayaklarını hiç kesmemeliler.

BG: Kişisel bir soru soralım, “Ben Astronomi ile ilgilenmeliyim.” Dediğiniz ilk an ne zamandı?

JBB: 14-15 yaşlarında bir genç kızdım ve babam o zamanlar çıkan güncel kitapları evine alan bir insandı. O dönemde yeni çıkan bir kitabı eve getirmişti bir gün. Bu kitap Fred Hoyle’un “Frontiers of Astronomy” (Astronomi’nin Sınırları) isimli kitabıydı. Aslında bakarsanız ortaokul seviyesinde bir çocuk için oldukça zorlayıcı bir kitaptı ama tek solukta okumuştum ve “Bu harika bir şey!” diye bağırdığımı hatırlıyorum evde. Fizik ve Matematik zaten çok ilgimi çekiyordu ama fiziğin hangi alanında olmam gerektiğini anlamıştım. Bu benim için hep bir avantaj oldu çünkü daha çocuk yaşta master tezimi neyin üzerine yapmam gerektiğini hedeflemiştim. Sınıfımdaki hiç kimse bu kadar ileriyi göremiyordu. Erkekler arasında Elektrik ve Makine mühendisi olmak isteyip bunu hedefleyen insanlar vardı ancak kızlar arasında tek hedefi olan bendim. Bunun her zaman en büyük avantajım olduğunu düşünüyorum.

BG: Sizi etkileyen bilim insanları, bilim kurgu karakterleri kimlerdi?

JBB: Bana en çok yol gösteren kişi hep Fred Hoyle olmuştur. Ancak kitabımı okumamın ardından fırlatılan Sputnik Uydusu beni bütünüyle benden almıştır. İki açıdan etkilemiştir beni, birincisi elbette bilimsel olarak böyle bir şeyi başarabildiğimiz için insanlıkla gurur duymuştum. İkincisi ise “Ruslar bilimde çok ileri, bizleri tepemizden dinliyorlar, radyomda onların uydusunun sesini duyuyorum. Biz İngilizler de bunu yapmalıyız.” Gibi bir bakış açısına bürünmem oldu. Bugün elbette bunun saçma olduğunu biliyordum ancak o dönemde hem Birleşik Krallık hem de ABD aynı paniği yaşadı. O dönemde ABD’nin uzay programı başlatmasının temel motivasyonu Sovyetlerden daha üstün teknolojik ve bilimsel altyapıya sahip olmak olmuştur. Çünkü biliyorduk ki 1957 yılında bizler uzaya bir uydu gönderemiyorduk. Bu yüzden bir anda bütün devlet politikaları ile bütçeleri ardına kadar açıldı uzay mühendisleri ve astrofizikçiler için. Ben bu etkilerin başlamasından çok daha önce kararımı vermiştim ancak bu yaşanan siyasi gerilimler sayesinde ailemden de destek aldım.

BG: Sovyet Döneminde pek çok fizikçi, sizin keşfettiğiniz Pulsarlar üzerine çalıştı. Bu insanlarla hiç iletişime geçtiniz mi ya da birlikte iş yaptınız mı?

JBB: Sanmıyorum. Orada olan bilimsel gelişmeleri takip etmek bile oldukça güçtü. Böyle bir dönemde de ortak iş yapmak neredeyse imkansızdı. Pulsar Çalışan Sovyet astrofizikçiler ile ancak uluslararası büyük kongrelerde buluşabiliyorduk. O tür bir toplantıda Zeldovich gibi büyük bir isim ile tanışma onuruna erişmiştim. (Nikolay Zerdoviç, Sovyetlerin Atom Bombasını üreten ekinin başı olan ve Kozmik Arkaplan ışınımını teorize eden bir Sovyet Nükleer Fizikçidir.)

BG: Son bir soru soralım sizi daha fazla yormadan. Soğuk Savaş bitti. Artık devletler birbirine teknolojik üstünlük kurmak amacıyla bilime bütçe ayırmıyorlar. Bilime olan ilgi yeniden nasıl arttırılabilir.

JBB: Günümüzde sanayiye direk olarak ürün verebilen bilim dalları çok daha fazla destekleniyor. Daha hızlı akıllı telefon yapacak bir sistem üretiyorsanız, daha etkili Güneş panelleri üretiyorsanız para kazanıyorsunuz. Para sahibi insanlara ve hükümetlere bu çalışmaların teorik fiziğin ürünleri olduğunu öğretmek gerek. Fiziğin yapacağı yeni atılımın nereden geleceğini bilemiyoruz ve bilime bütçe ayırırken sanayiye vereceği ürün bakımından kıyaslama yapmamalıyız. Ne yazık politikacılar her şeyin 4 yıl içinde bitmesini istedikleri için böyle şeylere zamanları yok. Bilim için harcanan kaynak insan zihnini geliştirmeye yapılan bir yatırımdır.

BG: Oldukça verimli ve öğretici bir röportaj oldu, ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bizleri çok mutlu ettiniz.

JBB: Ben teşekkür ederim.

Hazırlayan: Özgür Can Özüdoğru

ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu

KIZIL GEZEGENE MERAK: CURIOSITY

KIZIL GEZEGENE MERAK: CURIOSITY

26 Kasım 2011 yılında başlıyor hikâyemiz. NASA üssündeki görevliler son kontrolleri yapmaktalar. İnsanın her zaman daha öteye gitme merakının yarattığı itici güç, bu cesur insanları heveslendirmekteydi. Başarılı bir kalkış! Her şey kusursuz bir şekilde ilerlemekteydi. 352 milyon millik yolculuğunun ardından Curiosity, 6 Ağustos 2012’de Mars’a, Gale Krateri’ne iniş yaptı. Ardından aynı krater içinde bulunan yaklaşık 5500 km yüksekliğindeki Sharp Dağı’na doğru yola çıktı. Sharp Dağı’nın sahip olduğu çok katmanlı yüzey sebebiyle Mars’ın geçmişine ve olası mikrobiyolojik yaşam izlerine dair en fazla bilgiyi saklayan yerlerden biri olduğu düşünülüyor. Curiosity, 9 kilometrelik yolculuğunu 12 Eylül 2014 tarihinde tamamladı. Bu yolculuk sırasında binlerce fotoğraf çeken, birçok yerde sondaj yapan, çeşitli kum ve taş örnekleri toplayan robot, Dünya’ya Mars hakkında bir sürü bilgi gönderdi.

NASA’nın Jet İtki Laboratuvarında (Jet Propulison Laboratory) Curiosity’nin test edilişi

lk sondajını 9 şubat 2013 te yapan Curiosity daha sonrasında da bir çok sondaj gerçekleştirdi. Bu sondajlar sonucunda Mars toprağında Uranyum, Toryum, Potasyum gibi çok sayıda radyoaktif elementin yanı sıra Silikon, Oksijen, Demir, Magnezyum, Alüminyum, Kalsiyum gibi elementler de olduğunu saptadı. Curiosity’nin bulduğu Sülfür, Nitrojen, Oksijen ve Karbon mineralleri ise geçmişte veya günümüzde olası organik yaşam ihtimallerini arttırıyor.

Curiosity’nin yaptığı sondajlarda gördüğümüz en ilginç bulgulardan biri, Mars’ın yüzeyindeki toprak kırmızı olmasına rağmen, birkaç santimetre altındaki toprağın beyaz olması. Bunun sebebi ise, Mars toprağında bulunan Demir elementinin yüzeyde demir oksit oluşturması yani pas tutması. Bu durumun, Mars’ta çok eskiden oksijen yoğunluğunun daha fazla olduğunu ve bu yoğunluğa izin verecek bir atmosferin varlığını işaret ettiği bir takım bilim insanları tarafından düşünülüyor. Yüzeyden itibaren bulunan pas yoğunluğu üzerinden bölgede serbest dolaşabilecek oksijen miktarı inceleniyor.

Mars’ta suyun hikayesi

Curiosity’nin gönderdiği fotoğraflara baktığımızda, indiği bölgenin yakınlarında, toprakta çizgiler oluştuğunu görüyoruz. Çizgiler, yıllar önce burada akan su olduğunun bir göstergesi. Curiosity’nin bu bölgeden topladığı çakıl taşlarının şekil ve büyüklüklerini inceleyen bilim insanları, eskiden burada hızlı akan ve derin bir nehir olduğu sonucuna ulaştı. Ayrıca 160 km genişliğindeki Gale kraterinde, kumtaşı ve çakıl taşından oluşan çok sayıda yatak olduğu belirlendi. Buradan, kraterin yıllar önce sığ bir göl olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Kraterde tespit edilen eğimli yataklar, dünyadaki göllere dökülen nehir yataklarını andırıyor.

Curiosity uzay aracının çektiği bir “Selfie”

ize bunca bilgiyi gönderen bu güzel aracın yolladığı fotoğrafların bir diğerinde de, 1 cm çapında kusursuz küre şeklinde bir kaya parçası göze çarpıyor. Bilim insanlarına göre bu taş antik göl kraterinde milyonlarca yıl önce su varken oluşan tortul kayaçlardan biri. Konkreasyon (katılaşma) yoluyla oluştuğu ve suyun hareketiyle aşınarak bu şekle geldiği tahmin ediliyor. 2004’te de benzer kayalar bulunmuş ve bunlara ‘’Yaban Mersini Kayası’’ adı verilmişti. Fakat bugüne kadar görüntülenen kayaların hiç birinin şekli bu kadar kusursuz değildi. Sharp Dağı’nın ise bu gölde milyonlarca yılda biriken çökeltiler etkisiyle oluştuğu düşünülüyor. Yüksek bölgelerden suyla kratere akan tortu biriktiği esnada güçlü rüzgârların etkisiyle dağı ortaya çıkarmış olabilir. Kraterde tortu birikimi ve rüzgâr erozyonunun on milyonlarca yıl sürdüğü tahmin ediliyor. Gölün büyüklüğü ve yaşanan jeolojik faaliyetler göz önüne alındığında mikrobiyolojik yaşam için yeterli şartların oluştuğu görülüyor.

Bir takım astrofizikçiye göre 3 milyar yıl önce Mars’ta çok büyük bir okyanus ve nehirler vardı. Bir zamanlar gezegenin yüzeyini kaplayan bu su, şu anda bir yeraltı okyanusunu oluşturmuş olabilir. Bunu yanı sıra atmosferde buhar ve kutuplarda buz şeklinde bulunduğu biliniyor. Ayrıca yüzeyde akışkan halde bulunduğu da gözlendi. Bilim insanları, sıvı halde bulunan suyun canlı mikroorganizmalar için son derece uygun bir ortam olduğunu belirtiyor. Mars kraterlerinde bulunan, çok yoğun bir tuz çözeltisi şeklinde olan su, yoğun bal kıvamındadır. Suyun içerdiği tuzların magnezyum perklorat, magnezyum klorat ve sodyum perklorat olduğu tahmin ediliyor.

Marsta yaygın bulunan ve klor içeren perkloratların suyun donma noktasını 0 santigrat dereceden -32 santigrat dereceye düşürerek, sıvı halde kalmasını sağladığı düşünülüyor. Eğer su perklorat içermeseydi, Mars’ın düşük atmosfer basıncı ve düşük ısısı altında sıvı kalamazdı. Mars’ta bulunan bu su zehirlidir. Fakat önümüzdeki yıllarda Mars’a gitmesi planlanan astronotlar için umut vaat ediyor. Astronotlar bu suyu işleyip içebilir, oksijen kaynağı ve roket yakıtı olarak kullanabilir.

İnsanlığın sahip olduğu merak var olmaya devam ettikçe, Mars’ı keşfetme konusundaki tutkumuz da sürmeye devam edecek. Attığımız her adımda bir gizemi daha çözüyoruz. Şimdilik pek çok konuda elimizde olanlar kısıtlı, ancak Curiousity ve ondan sonra gelecek araçlar yardımıyla Mars’ın gizemlerini çözmeye devam edeceğiz.

Gökyüzü Bülteni Dergisi, Türk Astronomi Derneği, Ocak 2016

Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun

Dünya’nın en ileri ülkeleri, halkın yönetime katıldığı ülkelerdir. Otoriterliğin yaygınlaştığı ve özgürlüklerin kısıtlantığı ülkeler ise tarihin karanlık sayfalarında yer almaya mahkumdur. Bilimsel düşünce, özgür düşüncenin yeşerdiği topraklarda gelişir, ifade özgürlükleri ile demokrasiyi birbirinden ayırmak ise mümkün değildir.

Bizler de ODTÜ’nün Gökyüzü’nü Seven Yıldız Çocukları olarak bu ışıklı ülkü doğrultusunda Cumhuriyet Yönetim Biçimi’nin, laikliğin, akıl ile mantığın ve tüm cumhuriyet kazanımlarının destekçisiyiz.
Gökyüzünü incelemek ve halk için bilim yapmak bizce, ancak “halk için yönetim” anlayışının yaygın olmasıyla tam olarak bir anlam kazanabilir.

Tüm bunların bilinci ile Cumhuriyet Bayramınızı kutlar, Cumhuriyetimizin Kurucularını, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere rahmet ile anarız.

Kütleçekimsel Dalgaların Bize Armağanı: Çarpışan Nötron Yıldızları

Dünya genelindeki bilim insanları ilk kez 130 milyon ışık yılı uzaklığındaki iki nötron yıldızının çarpışmasını fotoğraflamayı başardı. Bu olay “GW170817” olarak adlandırıldı.

Ve bunun tamamı, olayı saptayan ve gözlemevlerini nereyi incelemeleri gerektiği ile ilgili uyaran kütle çekimsel dalga astronomisi sayesinde oldu. Böylelikle bunu, ilk eş zamanlı optiksel ve kütleçekimsel dalga gözlemi olarak ilkler listesine ekleyebiliriz.

Parti verebilir miyiz? Hadi verelim!

Şakayı bir yana bırakırsak, bu gerçekten muhteşem bir şey. Daha önce hiçbir zaman kütleçekimsel dalgaların nereden geldiğini ya da bu dalgaların sebep olduğu olayları saptayamamıştık. Ve bu, tüm zamanların yalnızca beşinci kütleçekimsel buluşu.

Önceki dört buluş, bir büyük kara delik oluşturmak için bir araya gelen ikili kara delik sistemlerindeki çarpışmadan (ya da birleşmeden) elde edilmişti. Onları göremememizin iki ana sebebi vardı.

Bunlardan ilki, bu yılın başlarına kadar sadece iki saptayıcımızın olmasıydı –LIGO’nun (Lazer İnterferometre Kütle Çekim Dalga Gözlemevi) Louisiana, Livingston’daki ve Washington, Hanford’daki interferometreleri (çatışma ölçeği). Bu da ilk üç olayın gökyüzünün sadece çok geniş bir kısmında saptanabileceği anlamına geliyordu.

Üçüncü bir saptayıcının eklenmesi, ki bu da İtalya’daki Virgo’nun interferometresi, daha birkaç hafta önceki dördüncü kütleçekimsel dalga olayında lokasyon kesinliğini 10 civarında bir faktör olarak geliştirdi.

Diğer sebep ise kara deliklerin doğaları gereği görünmez olmalarıydı. Kara delikler bütün ışığı emdiklerinden onların varlığını yalnızca etraflarındaki uzaydaki değişimlere bakarak anlayabiliriz. Öte yandan, nötron yıldızları oldukça görülebilirdir haliyle aralarındaki çarpışma heyecanla beklenen bir şeydi.

Bu bir dizi yeni gözlemi yapmak için 70 civarında yeryüzü ve uzaya bağlı gözlemevi, merceksel galaksi NGC 4993’ün hemen bitişiğindeki Su yılanı takımyıldızını araştıran Virgo ve LIGO’ya katıldı.

İlk saptayıcı 17 Ağustos’ta EDT saat dilimine göre 08.41’de ötmeye başladı.

Sonrasında, yaklaşık 1.7 saniye sonra  iki uzaya dayalı gözlemevi, NASA’nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu ve ESA’nın Uluslararası Gama Işını Astrofizik Laboratuvarı, gökyüzünün aynı alanından yoğun bir gama ışını patlaması –evrendeki en parlak ve en enerjik olayları- algıladı.

“Cırıltı” da farklıydı tabi. Bunlar ses verisine dönüştürülen şeylerdir ve kara delik çarpışmaları için sadece saniyenin kesirleri kadar sürerler. GW170817’de cırıltı 100 saniye civarında sürdü.

Bu bir tesadüf değildi ve dünya genelindeki astronomlar teleskoplarını Suyılanı’ya yöneltmek için çılgınca atıldılar.

LIGO’nun sözcüsü David Shoemaker ,“Bize hemen öyle göründü ki, kaynağın görmeyi umduğumuz bir diğer kaynak olan nötron yıldızları olması olasıydı ve Dünya’ya göreceğimizin sinyallerini veriyordu.” dedi.

Nötron yıldızları, bir süper kütleli yıldızın yaşam döngüsünün sonunda meydana gelebilecek şeylerden biridir.

Çekirdek, protonları ve elektronları nötron ve nötrinolara sıkıştırarak çöker. Nötrinolar kaçar fakat nötronlar sadece 10-20 kilometre arasında (6-12 mil) bir çapta çekirdeğin içine inanılmaz derecede yoğun olarak doluşurlar.

Eğer çekirdeğin ağırlığı üç yıldız kütlesinden daha azsa, bu yoğunluğun baskısı nötron yıldızını destekler. Eğer çekirdek daha büyükse, çekirdek bir karadeliğin içine çöker.

GW170817’deki iki nötron yıldızı yaklaşık 1.1 ve 1.6 yıldız kütlesi arasındaydı ve hızlandıkça etraflarındaki uzay zamanını çarpıtarak ve evrene dalgacıklar göndererek yaklaşık 300 kilometrelik mesafeden daralan sarmal bir şekilde birbirlerini yörüngelerine alıyorlardı.

Onları gözlemlediğimiz uzaklıktan bakıldığında son çarpışma aşırı derecede parlaktı, gama ışınlarından yoğun bir “ateş topu” yayıyordu. Bunu aşağıdaki videoda görebilirsiniz. Büyük parlak nokta, NGC 4993 galaksisinin merkezinde. Hemen yukarısına ve soluna bakın, GW170817’yi görebilirsiniz.

Kesinlikle inanılmaz değil mi? Bu iki nötron yıldızının arasındaki çarpışma Güneş’ten çok da büyük değil ve 130 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu olayı bizzat kendi gözlerinizle görüyorsunuz.

Fakat durum gittikçe iyi bir hal alıyor. Gama ışını patlamasından bahsettiğimizi hatırlıyor musunuz?

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin Fermi Projesi’nin bilim kadını Julie McEnery, “On yıllardır kısa gama ışını patlamalarının gücünü nötron yıldızı birleşmelerinden aldığından şüpheleniyorduk.” dedi.

“Şimdi bu olay için LIGO ve Virgo’dan gelen inanılmaz veri ile cevaba sahibiz. Kütleçekimsel dalgalar bize birleşen objelerin nötron yıldızlarıyla tutarlı kütleleri olduğunu ve gama ışınlarının ışıltısı da bize objelerin büyük olasılıkla karadelikler olmadığını çünkü bir karadelik çarpışmasının ışık yaymasının beklenmediğini söylüyor.”

Ve bütün bunlar bir kez daha Einstein’ın haklı olduğunu kanıtlıyor.

”Bu… kütleçekimsel dalgaların ışık hızıyla neredeyse aynı hızda -10.000 trilyonda birlik bir farklılıkta- olduğunu gösterip,  Einstein’ın 1915’teki öngörüsünü destekliyor.” diyor Melbourne Üniversitesi’nden Andrew Melatos.

Önümüzdeki haftalar ve aylarda da gözlemevleri kilonova hakkında daha fazla şey keşfetmek için çarpışmanın gözlemlerini yapmaya devam edecek. Ki bu da çarpışmadan geriye kalan maddeler hala parlıyorken ve uzaya püskürmeye devam ediyorken gerçekleşecek.

Dünya genelindeki gözlemevleri ve enstitüler aynı zamanda bu olay hakkında raporlar yayınlıyor olacaklar. Bu olayın daha keşfedilmeyi bekleyen birçok yönü var.

Shoemaker, “Nötron yıldızları ve ürettikleri salınımlar hakkındaki derin çalışmaların detaylandırılmış modellerinden alınan bilgiye göre, genel izafiyet gibi daha temel fizik konuları için bu olay son derece zengin bir kaynak.” dedi.

“Bu bizlere bir şeyler bahşetmeye devam edecek olan bir hediye.”

Daha fazlasını aşağıdaki Veritasium videosunda bulabilirsiniz:

LIGO-Virgo sonuçları “Physical Review Letters” gazetesinde yayınlandı.

Kaynak: Science Alert 

Çeviri: Elif Hazal Bilmiş

ODTÜ Ağaç Dikme Şenliği’ne Çağırıyoruz

ODTÜ Ormanı, okuduğumuz okulun öncü öğrencileri tarafından binbir türlü emekle yoktan var edilmiş ve bozkırın ortasındaki Ankara kentini güzelleştirmiş, şehre akciğer armağan etmiş bir ormandır. Tarihte benzerine az rastlanır. ODTÜ’lü yıldız çocukları olarak bizler, ormanımız henüz insan ışıklarıyla kirlenmediği için gidip oralarda gökyüzü gözlemleri yaparız, canlılıkla ve yaşayan doğayla bir oluruz. Biliriz ki ODTÜ Ormanı’nın olmadığı bir Ankara, bir ODTÜ hayal bile etmek mümkün değildir. Dolayısıyla ODTÜ Ormanı, öğrencisinden akademisyenine, tüm okul mensuplarının sorumluluğu altında olan, betonlaşan dünyadan korunması gereken bir yerdir.

Bu doğrultuda, tüm gökyüzüseverleri ve yeşil bir dünya isteyenleri 5 Kasım Pazar saat 14:00’da Yalıncak’ta olacak olan ağaç dikme şenliğimize çağırıyoruz.

Sputnik 60 Yaşında!

Bundan tam 60 yıl önce, 4 Ekim 1957’yi 5 Ekim’e bağlayan gece, ıssız Kazak steplerinin ortasından yukarıya, göklere doğru yükselen bir roket, Uzay Çağı’nı başlattı… Bu gece, uzaya başarıyla gönderilen ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in 60. yıldönümü!

1957’nin son ayları, insanlık için oldukça hareketli bir yıl oldu. 1955’te ABD, 1957’deki Uluslararası Jeofizik Yılı kapsamında uzaya bir uydu fırlatacaklarını ilan etmişti. Sovyetler Birliği ise bu ilandan geri kalmadı, aynı yıl fırlatılmak üzere 200-300 kilogramlık bilimsel aygıt taşıyabilecek kapasitede bir uydunun fırlatılması için hazırlıklara girişti. Ta 1951’de bile Sovyetler’in içinde köpek bulunan roketleri uzayın başladığı kabul edilen 100 kilometre yüksekliğe ulaşmıştı, fakat uzaya çıkıp Dünya’nın etrafında turlayan bir yapay “uydu”yu başarıyla göndermek bambaşka bir görevdi. Önce uzayda çalışabilecek bir uydu tasarlamak, sonra onu uzaya, Dünya’nın kütleçekim çukurundan yukarılara ulaştırabilecek güçte, çok kademeli bir roket inşa etmek gerekiyordu. Dahası, bilgisayar denen aletin daha yeni yeni ortaya çıktığı bir zamanda ince hesaplar yapıp uydu için uygun bir yörünge çıkarmak ve uydunun yörüngeye erişebilmesi için roket kademelerinin tam zamanında, istenilen süre boyunca çalışması gerekiyordu. Fakat tüm bu zorluklara değerdi, çünkü Soğuk Savaş’ın hızla tırmandığı ve şehirleri ortadan kaldırabilecek hidrojen bombası denemelerinin ardı ardına yapılmaya başlandığı 1950’li yıllarda Dünya’nın yörüngesine yapay uydu gönderebilmek, uzaya “hakim olmak” ve bu sayede gerekirse düşmanın kafasına uzaydan atom bombası yağdırabilmek anlamına geliyordu. Dünya’nın manyetik alanını incelemek hevesi, bunun için bir anlamda bir kılıftı.

1956’nın sonlarında, Sovyet bilim adamları projelerinin kısıtlı zamanda tamamlanamayacağını fark edince daha basit bir uydu planına yöneldiler: 80 küsur kiloya düşürülen, görevi sadece uzayda “biplemek” olan bu uydu, Sputnik 1’in ta kendisiydi. Ertelenen o büyük uydu ise 7 ay sonra, Sputnik 3 adıyla başarıyla fırlatıldı.

Amerikalılar, uzay ve teknoloji konusunda Sovyetler’den çok daha önde olduklarını düşünüyorlardı fakat yanıldıklarını Sputnik 1 ile anladılar. Sovyetler ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in başarıyla fırlatıldığını duyurduğunda halk başta kuşkuyla yaklaştı, fakat radyosunu kabaca 20 Megahertz’e ayarlayabilen herkes bir buçuk saatte bir Sputnik’in biplemeleriyle karşılaşınca Uzay Çağı’nın ayaklarına geldiğini anladı. Dahası, gün doğumları ve batımlarında uydu zor da olsa gökte seçilebiliyordu. İnsanlar heyecanlıydı, gazeteler insanlığın yeni bir çığır açtığını yazıyordu: Uzayı fethetme zamanı gelmişti.

Sputnik 1, pili bitene dek 3 hafta kadar biplemeye devam etti. Fırlatılışından 3 ay sonra, 4 Ocak 1958’de ise atmosfere girerek parçalandı. Uzay Çağı’yla birlikte ABD ile Sovyetler Birliği arasında, sonu Ay’a insan göndermeye varacak Uzay Yarışı da başlamıştı…

60 yıl sonra, uzaya uydu göndermek bir nevi çocuk oyuncağı oldu. Dünya’nın etrafında dolanan binlerce uydu televizyon yayınlarına erişmemizi, telefonlarımızdan konumumuzu öğrenmemizi, hava tahmini yapmamızı ve daha nicesini sağlıyor. Ay’a, gezegenlere, hatta kuyrukluyıldızlara gönderilen uydular ise evren hakkında daha fazla bilgiye erişmemizi sağlıyor. İşte bu yüzden, tüm bunların kapısını açan Sputnik 1’e “iyi ki doğdun” diyoruz!

********

Sputnik 1’le gelen heyecan, bir ay sonra Sputnik 2 ile Laika adlı köpeğin uzaya başarıyla fırlatılmasıyla (başarıyı bir de Laika’ya sorun tabii!) yerini endişeye bıraktı. Sovyetler biri köpekli iki uyduyu fırlatmışken ABD’de tık olmayınca Amerikalılar kafalarına nükleer füzeler düşmesinin an meselesi olduğu endişesine kapılmaya başladılar. Aralık 1957’de ABD’nin televizyondan da yayımlanan ilk uydu fırlatma denemesinin roketin 1 metre yükselip infilak etmesiyle hüsrana uğraması da üzerine tüy dikti. Başarıyla yörüngeye oturan ilk ABD uydusu Sputnik 1’den üç ay sonra, 1 Şubat 1958’de fırlatılan (yani ABD 1957 planlarını tutturamadı) Explorer 1 oldu—ki bu uydu Dünya’nın etrafındaki Van Allen kuşaklarının tespitini sağladı.