gokyuzu.org

Astronomide Kadınlar

İnternette önemli bilim insanlarına dair bir arama yapacak olduğumuzda karşımıza çıkan isimlerin erkeklere ait olduğunu sanıyorum hepimiz farkındayız ya da bunlara dair kendi kendimize düşündüğümüzde akla gelen çoğu ismin erkek olduğunun da. Oysa tarih boyunca kadınlar, kendilerine yaşatılan zorluklara rağmen bilim dünyasında inatla var olmaya devam etti. Sistemik engellere, eğitime sınırlı erişime ve kurumsal dışlanmayla karşı karşıya kalmalarına rağmen, kadınlar bilimin gelişiminde çok önemli ancak çoğu zaman yeterince takdir edilmeyen roller oynadılar.

Araştırmaları yalnızca bilimsel bilgiyi ilerletmekle kalmadı, aynı zamanda gelecek nesillere “bilimsel araştırmaya kimin katılabileceğine” dair ilham olup cesaret verdiler. Bugün burada fizik bölümü bir lisans öğrencisiysem bu, bilim dünyasında inatla var olan kadınlar sayesindedir. Bilimin cinsiyet fark etmeksizin herkese erişilebilirliği ulaşılması gerektiğini düşündüğüm nihai amaçlardan biri. Bu yazıda kronolojik sırayla Astronomiye büyük katkıları olmuş kadınları inceliyor olacağız.

Hypatia

Hypatia, birçok kişi tarafından felsefe öğretileriyle birlikte ilk önemli kadın matematikçi ve astronom olarak kabul ediliyor. Kendisi mantıksal düşünmeyi ve matematiksel çalışmaları teşvik eden Plotinus düşünce tarzının güçlü bir savunucusuydu ve MS 400 civarında İskenderiye’deki Platonist okulun başkanı oldu.

Hypatia’nın astronomi ve bilime en önemli katkıları arasında gök cisimlerinin haritalanması ve sıvıların göreceli yoğunluğunu ve yerçekimini belirlemek için kullanılan hidrometrenin icadı yer alıyor.

Hypatia o zamanlar “normal” kadınlar gibi davranmaz, geleneksel kadın kıyafetlerinden ziyade bir bilgin veya öğretmen kıyafetleri giyer İmparatorluk’ta serbestçe dolaşmak için kendi at arabasını sürerdi. İskenderiye kütüphanesinde barındırılan eserlerinin çoğu yok edildi, kendisinin varlığı yalnızca çağdaşları arasında değiş tokuş edilen mektuplar ile biliniyor.

Émilie du Châtelet

Du Châtelet, 1706’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Louis XIV’in Versailles’inde protokol şefi olan babası, kızının zekasının farkındaydı; altı dil, matematik ve fizik öğreten öğretmenler ve önde gelen bilim insanlarını kızına mentorluk etmesi adına getirdi.

Tüm bunlar, önemli bir soruyu sorup zamanın astrofiziğine katkıda bulunmasını sağladı: gezegenlerin hareketine ne sebep olur? Isaac Newton, bunu temel eseri Principia Mathematica’da (1687) sunulan evrensel yerçekimi kuvvetine bağlamıştı. Newton’un yaklaşımını öğrenmesi üzerine du Châtelet, Newton’un teorisini sunmak için Institutions de Physique’yi (1740) yazdı. Du Châtelet, Newton’un geometrik yöntemlerini güçlü yeni kalkülüs aracıyla değiştirerek güncelledi. Newtoncu fikirlerin Fransızca’da yeniden işlenmesinde ve Avrupa’da Kartezyen teoriye göre kabul edilmelerinde önemli katkılar sağladı.

Caroline Herschel

Profesyonel bir astronom olan ilk kadınlardan biri olan Caroline Herschel, uzun yaşamı boyunca sekiz kuyruklu yıldız, 500 yıldız ve 2.500 bulutsu keşfetti.

20’li yaşlarının başında Almanya  Hannover’daki evinden İngiltere’ye taşınan Herschel ve erkek kardeşi William, astronomiye dair çalışmalarını birlikte sürdürdüler. Bunlar ilk olarak teleskop lenslerini cilalamak ve hesaplamalar yapmakla başladı.

William kraliyet ailesi için çalışmaya başladı ve bununla birlikte Herschel, İngiltere’deki ilk emeği karşılığında para kazanan ilk kadın bilim insanı oldu. Arayışları, kuyruklu yıldızları ve bulutsuları bulmaya ve eski Astronom Royal John Flamsteed’in çalışmalarını düzenlemeye dönüştü.

Keşfettiği bulutsular ile 1828’de Kraliyet Astronomi Derneği’nden altın madalya aldı. Daha sonra çağdaşı ve arkadaşı Mary Somerville ile birlikte yürüttükleri çalışmaları ile aynı topluluğa fahri üyelik ünvanı aldı.

Mary Somerville

İngiliz bir amiralin kızı olarak doğan Somerville yalnızca sınırlı bir eğitim almıştı fakat bu kısıtlamaya rağmen kendini matematik ve astronomi alanında eğitti ve bağımsız olarak Fransızca öğrendi. 1827’de Somerville’in yetenekleri geniş çapta tanındı ve kendisinden  Newton’ın Principia’sını genişleten bir eser olan Pierre-Simon Laplace’ın kapsamlı Traité de Mécanique Céleste’nin (1798) İngilizce bir versiyonunu yapması istendi.

Somerville’in versiyonu, Cennetlerin Mekanizması (1831), yerçekimi teorisinde daha derine indi ve yeni matematiksel yöntemler tanıttı. Du Châtelet’in çabası gibi, Newton’un fikirlerini yaydı. Somerville’in kariyerindeki diğer unutulmaz anların yanı sıra, “bilim insanı (scientist)” olarak adlandırılan ilk kişiydi. Somerville’den önce araştırmacılara “bilim adamları (man of science)” deniyordu.

Maria Mitchell

Maria Mitchell sadece ABD’deki ilk kadın astronomi profesörü ve aynı zamanda Amerika’da bir kuyruklu yıldız keşfeden ilk kişi.

Nantucket, Massachusetts’te doğan Mitchell, her iki cinsiyet için de eşit eğitime inanan ebeveynlerinden büyük ölçüde etkilendi. Babası bir eğitimci ve amatör astronomdu ve Mitchell’i gündüzleri kütüphaneci olarak çalışırken gözlemevini geceleri birlikte çalıştırmaya teşvik etti.

1 Ekim 1847’de, 29 yaşındayken, onu öne çıkaracak kuyruklu yıldızı keşfetti. Bayan Mitchell Kuyruklu Yıldızı olarak bilinen C/1847 T1, periyodik olmayan bir kuyruklu yıldızdı. Diğerleri onu sonraki günlerde gördü, ancak Mitchell’in bunu astronomik yetkililere bildirmesi, kuyruklu yıldızın adını taşıdığı anlamına geliyordu.

1848’de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’ne seçilen ilk kadın oldu.  Ayrıca Amerikan Felsefe Derneği’ne seçilen ilk kadınlardan biriydi ve Amerikan Bilimin İlerlemesi Derneği’nde üye olarak seçildi. Hayatı boyunca bilimde kadınların bir savunucusuydu ve o zamanlar kadın oy hakkı hareketi ve köleliğin kaldırılması da dahil olmak üzere siyasi hareketlere yoğun bir şekilde katıldı.

Annie Jump Cannon

Cannon, çocukluk yıllarında annesi tarafından gökyüzü gözlemleri ile tanıştırıldı. Ardından Massachusetts’teki Wellesley Koleji’nde fizik ve astronomi okudu. Mezun olduktan sonra fotoğrafçılığa odaklanmaya başladı ancak 1894’te annesinin vefatından sonra astronomi çalışmalarına yeniden başladı.

Cannon, “Pickering’s women” olarak bilinen bir grubun parçası olarak çalışmaya başladığı Radcliffe College’te araştırmalarına devam etti. Bu kadınlar, Harvard Gözlemevi Direktörü Edward Pickering mentorluğunda araştırma ve hesaplamalar yapmak üzere atandı. Cannon, çeşitli yıldızların görüntü plakalarını incelemeye başladı. 1.100’den fazla yıldız üzerinde yaptığı analiz, onu yıldızların renklerine (sıcaklıklarına) göre sınıflandıran bir yöntem geliştirdi ve “Oh! Be A Fine Girl, Kiss Me!” olarak kodladığı OBAFGKM Harvard spektral sınıflandırmasını oluşturmuş oldu. Bu çalışması, Henry Draper Sınıflandırma Kataloğunda yayınlandı ve 1922’de Uluslararası Astronomi Birliği tarafından resmi olarak kabul edildi.

1933’te Amerikan Astronomi Derneği, bir kadın doktora sonrası araştırmacının çalışmalarının takdiri adına Annie Jump Cannon Ödülü’nü kurdu. Sonrasında bu ödülü kazananlar arasında yıldızların yaşam döngüsü, yerçekimi merceği ve daha fazlası hakkındaki anlayışımızı geliştiren bilim insanları var.

Henrietta Swan Leavitt

Cambridge, Massachusetts’te doğan Leavitt, dil, sanat ve astronomi okuduğu Radcliffe Koleji’ne geçmeden önce Oberlin Koleji’ne gitti. Orada kendine Canon’ınkine benzer bir yol seçti ve Pickering için çalışmalara başladı. Yüksek eğitimli olmasına rağmen, 1903’te ücret karşılığı çalışmaya başlamadan önce 1895’ten itibaren pozisyonda gönüllü olarak çalıştı. Bu süreçte sadece erkekler için ayrılmış olan teleskopu çalıştırmasına da izin verilmiyordu.

İşinin büyük bir kısmı değişken yıldızları karşılaştırmaktı. Araştırması sırasında, bir “Cepheid variable star”ın periyodunun doğrudan o yıldızın parlaklığıyla ilişkili olduğunu fark etti. Yani daha parlak bir yıldız, daha sönük bir yıldızdan daha uzun bir periyoda sahipti. Daha sonra bu keşif, Edwin Hubble tarafından Andromeda’nın (M31) aslında Samanyolu’ndaki bir bulutsu değil, uzak bir galaksi olduğu sonucuna varırken kullanıldı.

Leavitt, hayatı boyunca birçok sağlık sorunu yaşadıktan sonra 53 yaşında kanserden dolayı hayatını kaybetti. Yıllar sonra, araştırmacılar çalışmasının önemini tam olarak anladılar ve Nobel Ödülü’ne aday göstermek istediler ancak, bu onur maalesef ölümden sonra verilebilen bir şey değildir.

Cecilia Payne-Gaposchkin                      

Az önce bahsettiğim Annie Jump Cannon Ödülü’nü ilk alan Cecilia Payne-Gaposchkin, aynı zamanda yıldızların öncelikle hidrojen ve helyumdan oluştuğunu keşfeden ilk kişi.

İngiltere’de doğumlu Payne-Gaposchkin bilime olan ilgisi ile Cambridge’e gitti ve Pickering’in mirasını sürdüren Harlow Shapely’nin rehberliğinde Harvard’da ileri derecesini aldı. Cannon ve Leavitt gibi, yıldızların spektrumlarını çalışıyordu aynı zamanda kuantum fiziği çalışmasına da başladı. Bu çalışmalar sırasında değişen yıldız renklerinin yıldızların sıcaklıklarından kaynaklandığı fikrini doğruladı. Ayrıca, yıldız spektrumlarındaki farklılıkların yıldızlardaki farklı kimyasal bileşimden değil farklı sıcaklıklardan kaynaklandığını gösterdi. Bu çalışmaları sonucu yıldızların çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuş olduğunu kanıtlamış oldu.

1925’te doktora tezi, Princeton Üniversitesi Profesörü Henry Norris Russell “imkansız” diye kötülenmesinin sonucu uzun bir süre işi küçümsendi. Ancak daha sonra diğerleri de aynı sonuca vardılar. Kariyerinin başlarındaki bu aksaklığa rağmen Payne-Gaposchkin, 1956’da resmi olarak profesör olarak atanmadan önce bir süre öğretmenlik yaparak Shapley’in asistanı olarak çalışmaya devam etti. Aynı yılın devamında ise Harvard Astronomi Bölümüne Bölüm Başkanı oldu.

Margaret Burbidge

Amerikan Astronomi Derneğinin ilk kadın başkanı: Margaret Burbidge. Burbidge yıldızların zaman içinde nasıl daha ağır elementler oluşturduğunu ve yıldızların bu elementleri evrene nasıl gönderdiğini gösteren çalışmaları ile biliniyor.  Bunların yanında astronomide cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelesiyle astronomi alanı ve Amerikan Astronomi Derneği üzerinde büyük etkileri de oldu.

2 yıllık döneminde, eşit haklar değişikliği konusunu, Amerikan Astronomi Derneğini toplantılarında birçok kez gündeme getirdi. Astronomide Kadının Statüsü Komitesi kuruldu ve astronomideki azınlıkların durumunu gözden geçirmek için yeni bir komite oluşturuldu.

Burbridge, 1950’lerde astronomik gözlemler ve teorik hesaplamalarla desteklenen yıldızlarda reaksiyonların nasıl meydana geldiğini inceleyen dört kişilik bir ekibe liderlik etti. Samanyolu gibi spiral galaksilerin kütleleri ve dönüşleri üzerine çalıştı.

Nancy Grace Roman

“Hubble’ın Annesi”

Roman, küçüklük yıllarından beri hep gökyüzüne ilgiliydi ve henüz ortaokuldayken bir astronomi kulübüne öncülük etti. Lisedeyken bu konudan caydırılmasına rağmen, Swarthmore’dan astronomi alanında lisans derecesini ve Chicago Üniversitesi’nden doktorasını aldı.

Altı yıl boyunca bu kurumda çalıştıktan sonra, kadınlar için kadrolu olmanın neredeyse imkansız olduğunu fark etti ve daha yeni kurulmuş olan NASA’ya katıldı. 1961’de ilk astronomi şefi oldu. O zamanlar yüksek irtifa gözlemleri için balonlar, sondaj roketleri ve uçaklar kullanılıyordu; ancak Roman daha o zamanlarda, uzayda süresiz olarak kalacak bir gözlemevi fikrine sahipti, bir uzay teleskobu.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin Astronomik Veri Merkezi’nde çalışmaya başladı. Her ne kadar artık Hubble Uzay Teleskobu’nun günlük gelişimine doğrudan dahil olamasa da, 1990’daki fırlatılışına kadar ilerlemesini yakından takip etmeye devam etti.

Dilhan Eryurt

İzmir doğumlu Eryurt, küçük yaşlardan itibaren matematiğe ilgisi dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümünde okudu, buradaki yıllarında Astronomiye olan ilgisini de fark etmesiyle bu alanda ilerlemek istediğine karar vermişti.

Üniversite eğitiminden sonra 2 yıl boyunca hiç ücret almadan Prof. Dr. Tevfik Okyar Kabakçıoğlu’nun yanında asistanlık yaptı. Ardından National Academy of Sciences bursu alarak NASA’nın New York’ta bulunan Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Sonrasında aldığı American Soroptomist Federation Fellowship bursu ile Indiana Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Bu yıllarında yıldız modellerini oluşturmada kullanılan yeni bir yöntemin geliştirilmesi görevini üstlendi. Sonrasında NASA’dan davet aldı ve orada çalışmaya başladı. O dönem sürekli eleştirilen Güneş’in evrimi konusunda çalışmalar yürüttü ve yıldızların evrim sürecini inceledi bu çalışmaları sonucunda Güneş’in evrimi ile ilgili kabul gören modelin yanlış olduğunu kanıtladı. Dilhan Eryurt, Güneş’le ilgili araştırmaları sonucunda 1969 yılında NASA tarafından Apollo Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

Türkiye’ye döndükten sonra Eryurt, 1973 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde Astrofizik Anabilim Dalını kurdu. 1988 yılında ODTÜ Fizik Bölümü başkanlığı yaptığı 6 ayın sonunda 5 yıl sürecek olan Fen-Edebiyat Bölümü dekanlığı görevine başladı.

Vera Rubin

Vera Rubin, karanlık maddeyi keşfeden o kadın.

Rubin, küçüklük yıllarından bu yana bilime olan ilgisinin farkındaydı. Cornell Üniversitesi’nde astrofizik alanında yüksek lisansını tamamladı ve Doktorası için Georgetown Üniversitesi’ne gitti.

Carnegie Enstitüsü’nde çalışmaya başladı ki burası daha uzak ve daha küçük galaksileri incelemek için yüksek güçlü spektrograflar üzerinde çalışıyordu. 1970’lerde, o ve meslektaşı Kent Ford, bir galaksideki yıldızların çekirdek veya dış kenarlardaki konumlarına bakılmaksızın hepsinin aynı hızda hareket ettiğini keşfettiler. Uzaktaki yıldızları galaksiye yerçekimi olarak bağlayan bir şey olmadığı sürece bunun imkansız olduğunu düşündü. Yaklaşık 30 yıl önce yalnızca teorik olarak rtaya atılan teorik “karanlık madde”nin bu olayın sebebi olabileceğini düşündüler. Ancak, bilim camiası bir süre şüpheci kaldı. Karanlık maddeyi tam olarak anlamanın zorluğu, görülememesidir ama şimdiler evrenin çoğunu karanlık maddenin oluşturduğunu biliyoruz.

1981’de Rubin Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçildi ve 1993’te diğer ödüllerle birlikte Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. Tanınmasına rağmen, Rubin’in ana amacı asla bu değildi. Hayatı boyunca evrende garip ve açıklanamaz fenomenleri aramaktan zevk alan biri olarak yaşadı.

Jocelyn Bell Burnell

Hızla dönen nötron yıldızlarından gelen sinyalleri fark eden ilk kişi olan Jocelyn Bell Burnell, 1960’larda pulsarları keşfetti ve bugüne kadar radyo astronomisi için geniş kapsamlı etkileri oldu.

Kuzey İrlanda’da doğan Bell Burnell, okulunun kızlar için fen dersleri yasağına rağmen ilgisini hiç yitirmedi. Cambridge Üniversitesi’nde fizik alanında doktorasını almadan önce Glasgow Üniversitesi’ne gitti. Cambridge’de geçirdiği süre boyunca, kuasar çalışmalarına yardımcı olan bir radyo teleskobunun inşa sürecinde yer aldı. Bir gün, bu teleskobun verilerinde garip radyo sinyalleri olduğunu fark etti. O ve danışmanı, sinyaller her zaman belirgin olmadığı ve daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemediği için bunun teleskopla ilgili bir sorun olabileceğini düşündüler. Ancak bu bir ekipman arızası değildi ve darbelerin şimdi “pulsar” olarak bilinen nötron yıldızlarından geldiğini belirlediler.

Bu keşif Nobel Ödülü’ne layık görüldü ancak o zamanlar yüksek lisans öğrencisi olduğu için ödülü almadı. Ödül, danışmanı Antony Hewish ve astronom Martin Ryle’a gitti.

Ancak Bell Burnell yıldırmadı. Kariyeri boyunca, pulsar keşfinden dolayı 2018’de Temel Fizikte Özel Atılım Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül kazandı. 3 milyon dolarlık ödülünü fizik alanında daha fazla kadını teşvik etmek için Bell Burnell Burs Fonu’nu başlatmak için kullandı.

Andrea Ghez

Andrea Ghez, galaksimizin merkezinde bulunan süper kütleli kara delik üzerine yaptığı çalışmaları ile 2020’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı ve bu ödülü alan beş kadından biri oldu.

New York’ta doğan Ghez, televizyonda aya ilk inişi görmesine üzerine astronot olmaya karar verdi. Sonrasında planları değişse de, Caltech’ten doktorasını almadan önce MIT’de fizik okumaya devam ederken astronomiyi hep aklının bir köşesinde tuttu. Mezun olduktan sonra, fizik ve astronomi profesörü olduğu Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.

UCLA’dayken Ghez ve meslektaşları Samanyolu Galaksisi’nin merkezini kızılötesi dalga boylarında gözlemlemek için W.M. Keck Gözlemevi Teleskobunu kullanıyorlardı. Bu, Yay takımyıldızındaki bir grup yıldızı hedef alarak normalde toz ve gaz yüzünden görülemeyen yerlerin gözlemlemesini sağlıyordu. Spesifik bir nokta etrafında yüksek hızlarda hareket eden yıldızlar buldular ve bu nokta, Samanyolu’nun merkezindeki süper kütleli kara delik olan Sagittarius A* idi.  Bu çalışması ona 2020’de Nobel Fizik Ödülünü kazandırdı.

Ghez, UCLA biyografisinde bu ödülü kazanma etkisini özetliyor: “Benim için genç kadınları bilime teşvik etmek her zaman çok önemli olmuştur, bu yüzden benim için Nobel Ödülü, bu tür çalışmalar konusunda tutkulu olan yeni nesil bilim insanlarını bu alanda teşvik etmek için bir fırsat ve sorumluluk anlamına geliyor.”

Sara Seager

Sara Seager, güneş dışındaki yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler olan öte gezegenlerin keşiflerinde öncü olmuştur. Çığır açan araştırması, ötegezegen atmosferlerinin tespitinden diğer dünyalardaki yaşamla ilgili yenilikçi teorilere ve yeni uzay görevi kavramlarının geliştirilmesine kadar uzanıyor.

Gezegen keşfi için uzay görevlerinde, MIT liderliğindeki NASA Explorer-Class Mission TESS’in Bilim Direktör Yardımcısıydı ve son zamanlarda da Venüs atmosferinin yaşamı destekleyip destekleyemeyeceğini bulmak için çalışan bir ekibe liderlik ediyor.

Bugün, yaklaşık 4.576 dış gezegen bulundu ve araştırmacılar yaşamı destekleyen, hatta Dünya’ya benzeyebilecek gezegenleri bulmak için onları inceliyorlar. “Yalnız mıyız?” sorusuna cevap verme potansiyeli ile dış gezegen araştırması canlı bir alandır. MIT’de bir astronom ve gezegen bilimcisi olan Sara Seager, yeni dış gezegenler aramada ve atmosferlerini yaşamın veya öncüllerinin mevcut olduğuna dair işaretler için analiz etmede liderlik etmeye devam ediyor.

Kaynakça:

https://www.astronomy.com/science/10-women-who-changed-astronomy/

https://astrosociety.org/education-outreach/resource-guides/women-in-astronomy-an-introductory-resource-guide.html

https://airandspace.si.edu/stories/editorial/computer-astronomer-role-women-astronomy

https://www.space.com/trailblazing-women-in-astronomy-astrophysics

Fermi Paradoksu ve Uzay’da Yaşam Potansiyeli

Evrenin uçsuz bucaksız derinliklerine baktığımızda sorduğumuz o meşhur soru: “Orada kimse var mı?”. Bu soru yalnızca bilim kurgunun değil, astrobiyolojinin, istatistik ve olasılık biliminin de yanıt aradığı temel problemlerden bir tanesi. 1961 yılında ünlü gökbilimci Frank Drake, bu devasa belirsizliği küçük parçalara ayırarak kozmik yalnızlığımıza bilimsel bir çözüm aramıştır. Yapısal olarak tümdengelimsel bir yaklaşım içerse de aynı zamanda özelden genele daha küçük kesitlerden daha büyük bir sonuca gitmesiyle de tümevarımsal yaklaşım barındıran bir paradokstur. Günün sonunda tüm araştırmalara rağmen tek bir akıllı sinyal, uzayda inşa edilen yapay bir yapı ya da (izlerine rastlasak da) mikroorganizmaya rastlayamadık ve beklentilerle gerçekte elde edilen veriler doğrultusunda henüz bir uzaylı keşfedemedik. Bu paradoksa bilim  dünyasında “Fermi Paradoksu” adı da verilmekte.

N=R×fP×ne×fl×fi×fc×LN=R^* ×f_P × n_e ×f_l ×f_i ×f_c × L

Yukarıdaki denklemde N parametresi bulmayı öngördüğümüz ve galaksimiz Samanyolu’nda bizimle iletişim kurabilecek teknolojik medeniyetlerin sayısını tanımlamakta, ancak denklemde sağa doğru ilerledikçe kesin bilimsel  verilerden tahmin oyunlarına geçiş yapıyoruz. R* (average rate of star formation in Milky Way) galaksimizdeki ortalama yıldız oluşum hızıdır, yaklaşık değeri ~1 olarak kabul edilen bu parametre 2010 yılında NASA ve ESA tarafından doğrulanarak yaklaşık 0.68 – 1.45 M (Güneş kütlesi) kadar malzemenin galaksimiz tarafından her yıl oluşturulduğunu göstermektedir. Bu değeri yıldızların başlangıç kütle fonksiyonuna böldüğümüzde ise 1 ve 3 arasında yıllık galaksimizdeki yaklaşık yıldız oluşum hızı elde edilmektedir.  

“fp“ parametresi bu yıldızların gezegen bulundurma oranı olarak belirlenmiştir. 2012 yılında mikromercek yöntemiyle yapılan gözlemlere dayanarak, galaksimizdeki her yıldızın potansiyel olarak en az bir  adet ötegezegen barındırdığına işaret ediyor. Bu nedenle bu parametrenin de “1” sayısına oldukça yakın bir değer olduğu düşünülmekte.

“ne” değeri bu gezegen/ötegezegenlerdeki yaşam olasılığını, ne kadarının yaşamı destekleyebilecek potansiyel altyapıya sahip olduğunun ortalaması olarak belirlenen değer olarak tanımlanmakta. Bu noktada yaşam için önemli etkenler bakımından sayısız parametre bulunuyor: yeterli yüzey basıncını ve sıcaklığı koruyabilecek, sera etkilerini barındırabilecek, günlük sıcaklık farklarından fazla etkilenmeyecek, yeterince kalın atmosfer ve kimyasal bileşenlerin kompozisyonu (C, H, N, O, P ve S), kozmik ışın ve radyasyondan koruma sağlamak için manyetik alan, yıldızın kararlılığı ile birlikte gezegenin kütlesi ve yıldız atmosferinin yaşanabilir alanı içinde bulunması (habitable zone yani gezegen yörüngesinin yıldıza olan uzaklığı ve şekli), stabiliteyi sağlayabilecek faal bir çekirdek ve jeolojik aktivite (volkanizma ve karbon döngüsü vb.), plaka tektoniği, iklim ve mevsimsel stabiliteyi sağlamak için Ay benzeri bir uydu, yörüngenin  kararlılığı ve perturbasyonlara karşı dinamik stabilite, sistemdeki büyük gezegenlerin varlığı (asteroid riski gibi etkenlerden kütleçekimsel koruma sağlar) gibi devamı da gelen oldukça uzun bir liste bulunmakta. Düşük yörünge basıklığı ve eğikliği olumlu, eliptik ve eğik yörünge olması yaşam olasılığını olumsuz etkilemekte zira eliptik yörüngelerde gezegen yaşanabilir bölgeye inbount-outbound giriş çıkışlar yapabilir. Yine de yaşam mikro düzeydeyse, okyanuslar ve atmosfer yeterince derinse, basıklık 0 ile 0.2 arasında ise yeterli iklim stabilitesinin yaşamı destekleyecek şekilde sağlanma potansiyeli bulunmakta. Paradoks  açısından bu parametrenin denklemdeki yerine bakacak olursak η (Eta Earth, ne) yani Güneş benzeri yıldızlar etrafındaki Dünya benzeri ve yaşanabilir kuşak içindeki gezegenlerin oranı olan bu değer Samanyolu’ndaki yıldızlara bağlı olarak farklılık göstermekle birlikte yaklaşık 5 – 20% (0.05 – 0.2) arasında değişmekte (Kepler Uzay Teleskobu verilerine göre elde edilen galaktik ortalama değer).

Şekil 1: Farklı tipteki yıldızların yaşanabilir bölgeleri (NASA / Kepler Uzay Teleskobu).

Yaşanabilir bölge içerisinde kalabilmek uzayda hayat kaynağı için en önemli kriterlerden bir tanesi olabilir bu doğrultuda Dünya boyutlarında, Güneş tipi yıldız sınıfında, irili ufaklı gezegenler barındıran yıldız sistemlerinin stabil yaşam ortamı oluşturma potansiyeli biraz daha yüksek olduğu kabulü yapılıp daha gerçekçi bir N sayısı elde edilebilir (zira iç gezegen kuşağını asteroidlerden koruyan bir Jüpiter’imiz bile var). Ancak, bu da elbette direkt yaşam potansiyeli ölçütü olmamalı, ileri sistemlerde yapılan keşiflerle birlikte bu tür gaz devlerinin (sıcak Jüpiterler) yıldızlarına çok yakın bölgelere doğru ilerledikleri tespit edilmiş, gezegen oluşum süreçlerinde hayatta kalma potansiyelini de düşürdükleri de yapılan çalışmalarda bildirilmiştir.  Özetle Drake denklemindeki bir parametreyi etkileyen diğer tüm parametrelerin kendi içerisinde de farklı ödünleşim etkileri bulunuyor.

Şekil 2: Yıldız sistemlerinde olduğu gibi benzer şekilde galaktik yaşanabilir bölge yde eşil ile gösterilmektedir. Galaksi merkezinde yüksek miktarda radyasyon yayılmaktadır (yüksek oranda gama ve X arkaplanı) bu nedenle yaşama elverişliliği düşüktür. Benzer bir durumu galaksinin uzak kollarında bulunan yıldız sistemlerinin de tecrübe ettiği düşünülmektedir, bu bölgede de metal yoğunluğu az olduğundan gezegen oluşum süreçleri zayıflamaktadır (NASA / CALTECH).

“fl” parametresi (fraction to develop life), tüm bu yaşam potansiyeli olan gezegenlerde hayatın (tek hücreli bakteriler, ilkel yaşam formları, vb.) oluşma ve filizlenme ihtimalidir. Bu noktada hayatın başlangıcıyla ilgili “kaçınılmaz” ve “mucize” şeklinde iki apayrı görüş mevcut. Bilim dünyasının bilmiyoruz noktası burasıdır, zira bu değişken uygun koşullara sahip bir gezegende bileşiklerin ve organik moleküllerin bir araya gelerek canlı oluşturma ihtimalini temsil eder (abiyogenez).  Tartışmalarda da iki zıt kutba ayrılmasının temel nedeninde evrenin doğası gereği canlılık üretmek ve bunun istatistiksel bir mucize olabileceği konusudur.  İlk argümana göre eğer gezegende su, enerji ve doğru kimyasallar bulunuyorsa (C, N, O) hayatın başlangıcı kütleçekimi kadar doğaldır (yani fi = ~ 1). Diğer taraftan bu olayın teorik olarak mümkün ancak gerçekleşme olasılığının < 0.000000000001 (trilyonda birden az) olduğunu belirten ikinci senaryoya göre, serbest bileşenlerden kendini kopyalayabilen (DNA/RNA) moleküler yapılara geçişin olasılığının kozmik bir kaza olduğunu savunur, zira bir hücre yapısının en temel bileşeni bile o kadar karmaşıktır ki parçaların birleşmesi ve bir araya gelmesi ihtimali çok düşük kabul edilir. Eğer bu doğruysa evrende çok yalnızız demektir. Aslında bu olasılık havaya atılan bozuk paranın üst üste 38  kez yazı gelmesinden daha düşük bir olasılık olarak hesaplanmıştır, sayı ve mantık için kafada canlandırması biraz güç, bu yüzden istatistik asla yalan söylemez, ama sandığımız soruyu cevaplamıyor da olabilir. Bunun zihnimizde daha imge uyandırması için Türkiye’de içerisinde 100 bin adet kitap olan on adet kütüphane düşünün, devasa kütüphaneler. Bu kütüphanelerde de her biri ortalama 500 sayfa, ve her sayfasında yaklaşık 2000 karakter bulunan kitaplar olsun. Bu durumda toplam karakter sayısı bir trilyona ulaşır. Kütüphanelerdeki tek yazım hatası sadece bir kitabın bir sayfasında olsun. Herhangi bir kütüphaneye girip, rastgele bir kitabı çekip, rastgele bir sayfayı açıp, rastgele bir harfe dokunduğunuzda o harfin tüm kütüphanelerdeki tek yazım hatası  olma olasılığı  koşulsuz olasılığa göre 10-12’dir.

Şekil 3: Güneş sistemimize yakın bazı ötegezegenler, bu tipte ötegezegenlerin atmosferlerinde metan ve su buharı gibi yaşam olasılığını destekleyebilecek spektral izler araştırılıyor (PHL/UPR Arecibo).

“fi” yani (tüm bunların ardından) akıllı yaşam olasılığı, en can alıcı parametre olarak zeki yaşamın gelişimi oranı: alet kullanmak, soyut düşünmek, karmaşık diller geliştirmek gibi özelliklerin oluşması gibi özellikler denklemi oluşturan akıllı yaşamı tanımlamakta. Son derece optimist bir yaklaşımla Dünya’da zeka yalnızca insanlarda değil, diğer canlı türlerinde de, kargalar, yunuslar gibi türlerde farklı seviyelerde defalarca ortaya çıkmış olduğu kabul edilmekte. Bu değer 10 ile 50% (yazı ya da tura) arasında değişiyor,  yani canlılık barındıran her 2 – 10 gezegende bir zeki yaşam oluşma olasılığı bulunuyor. Bunun zıttıysa zekanın bir anomali olduğunu, çok maliyetli ve riskli bir strateji olduğunu öne sürmekte. Beyin (vücut enerjisinin oldukça yüksek bir miktarını harcadığından dolayı çok maliyetli bir organ olarak kabul edilir. Milyonlarca yıllık yaşam tarihinde, milyonlarca tür arasından, tek bir tür (insan) radyoyu ve FM modülasyonu icat edebilecek seviyeye ulaştı (dinozorlar milyonlarca yıl boyunca Dünya’yı yönetti ve tenoloji geliştirmediler). Bu nedenle zeka hayatta kalmak için o kadar gerekli olsaydı eninde sonunda çok fazla sayıda türde  bunu daha sık gözlemlerdik (bu durumda da akıllı yaşam olasılığı milyarda bir mertebelerine kadar düşmekte).

“fc”, akıllı bir uzaylı olması durumunda, uzaydaki diğer uzaylı medeniyetlerle iletişim kurmak için harekete geçen ve uzaya sinyal gönderen akıllı medeniyetlerin (bkz. Arecibo mesaj sinyali*) oranıdır. Bu konuda da karanlık orman hipotezinde olduğu gibi akıllı yaşam formlarının olası riskler (yıldızlararası savaş)  nedeniyle diğerleri ile iletişime geçmedikleri yönünde şüpheci yaklaşımlar bulunmaktadır. Diğer bir konu da, gönderilen/gelen mesaj sinyalinin ne kadar tespit edilebilir olduğu ve ne kadar hassas tespit edebildiğimizdir. Birkaç ışık yılı öteden gelen radyo sinyallerini tespit edebiliyoruz ancak çok daha uzak mesafelere sinyal gönderme kabiliyetine sahibiz. Bu noktada, elbette galaksimiz pek çok düşünür akıllı yaşamla dolup taşmış da olabilir, ancak “radyo istasyonları” yok denecek kadar az da olabilir. 2026 yılı itibariyle radyo sinyallerinin 130, TV yayınlarının uzaya gönderilmesinin üzerinden ise yaklaşık 100 yıl geçti, bu da 100 ışık yılı öteye kadar mesajımızın iletilebildiğini göstermekte. Ancak bu telekomünikasyon sinyalleri güçlerini uzaklığın tersinin karesi  (inverse square law) ile kaybettiğinden oldukça düşük güç seviyelerinde  neredeyse kozmik gürültüyle birlikte seyahat etmekteler ve radyo teleskoplar ile tespit edilmeleri de oldukça güç.

“L” bir akıllı medeniyetin uzaydaki ömrü, denklemin kozmik kronometresi olarak nitelendirilebilir. Diğer tüm değişkenler toplamda milyarlarca yıllık süreçleri temsil ederken, L tamamen sosyolojik, teknolojik ve etik bir süreci temsil eder. Bu parametre akıllı medeniyetin dış uzaydaki başka bir medeniyete tespit edilebilir sinyaller gönderdiği toplam süreyi ifade ederi. Konsept olarak Drake denklemini, Fermi paradoksunu en çok etkileyen zaman çarpanı budur. Temelde eğer bu akıllı medeniyetler çok kısa süre hayatta kalıyorsa, galaksi yaşamla dolu olsa bile, bu yaşamlar farklı zaman dilimlerine denk geldiği için asla tanışamazlar.

L değerini belirleyen  bazı senaryonar bulunmakta, bunlar kendi kendini yok etme ve kozmik felaketler olarak büyük filtre teorisi kapsamında iki ana başlığa ayrılıyor. İlkinde medeniyetlerin hayatta kalma kapasiteleri arttıkça birbirlerini yok etme potansiyelleri de artmakta; nükleer savaş, iklim krizi ve doğal kaynakların tüketimi, yapay zeka ve biyolojik silahlar (hepsi bir arada olunca tombala etkisi yaratıyor) gibi içsel unsurlar sayesinde bu katsayının yaklaşık 300 – 400 yıl civarında olduğu beklenmekte. Kozmik felaketlerin sunduğu bazı dış tehdit unsurları ise asteroidlerle meydana gelen çarpışma riskleri (dinozorların başına gelen senaryo), süpernova patlamaları, gama ışını patlamaları ile listelenmekte. L değeri için olası tahminler kısa ömürlü medeniyetlerin yaklaşık 300 – 500 yıl civarında hayatta kalma süreleri olduğu öngörülürse galakside zeki yaşamla karşılaşma ihtimalimiz (500 ışık yılı uzaklık içerisinde) yok denecek kadar azdır. Orta ömre sahip  olan galaktik medeniyetlerin (10 bin ve 100 bin yıl arası) aynı anda galakside bulunma ihtimali artarak, Samanyolu aynı anda 10 – 50 medeniyete ev sahipliği yapabilir. Galaksideki ölümsüz medeniyetler ise (Star Trek evreni gibi) milyonlarca yıl L değerine sahiptirler, her köşe başındaki gezegende birileri koloni kurmuştur.

Biz neredeyiz?

Bizim L değerimizin yaklaşık 100 ve 130 yıllık TV ve radyo sinyalleri olduğunu düşünürsek ve önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde kendimizi yok edersek  Samanyolu’nda sadece bir anlık yanıp sönen çok kısa ömürlü bir kıvılcım olacağız. Eğer başka bir gezegende koloni kurmayı başarırsak (Mars, Europa vb.) tek bir gezegene bağlı kalma koşulunu ortadan kaldırıp belki L değerimizi binlerce ya da yüzbinlerce yıla çıkarabiliriz. Siz de bu denklemin ve Fermi Paradoksu’nun aslında uzaylı aramaktan çok kendimizi ne kadar akıllı olarak tanımlıyoruz, teknolojik olarak gücümüzün etik olgunluğumuzu ne kadar geçip geçmeyeceğine olanak sağlıyoruz gibi soruları anlamak için ortaya atıldığını fark ettiniz mi? Elle tutulur (tutulmaz), gözle görülür (tartışılır) akıllı bir bulguya rastlamak biraz daha (uzun) zaman alacak gibi gözüküyor.

Şekil 4: Drake Denklemi (Rochester Üniversitesi).

* Daha yüksek güçte sinyallerin gönderildiği Arecibo binary mesaj sinyali (450 kW) 1974 yılında M13 yıldız kümesine gönderilmişti. Gönderilen sinyalin Teegarden yıldızında bulunan Teegarden b ötegezegenine eriştiğinde ise 10-22 W/m2 sinyal yoğunluğunund altında olması hesaplanmış.

Kaynakça:

  • Drake, F. D. (1961). The Radio Search for Intelligent Extraterrestrial Life. In: Current Aspects of Exobiology, Pergamon Press.
  • Shklovskii, I. S., & Sagan, C. (1966). Intelligent Life in the Universe. Holden-Day.
  • Robitaille, T. P., & Whitney, B. A. (2010). “The Self-consistent Classification of Star-forming Objects: The Case of the Milky Way.” The Astrophysical Journal Letters.
  • Chomiuk, L., & Povich, M. S. (2011). “Toward a Unification of Star Formation Rate Determinations in the Milky Way.” The Astronomical Journal.
  • Cassan, A., et al. (2012). “One or more bound planets per Milky Way star from microlensing observations.” Nature.
  • Petigura, E. A., Howard, A. W., & Marcy, G. W. (2013). “Prevalence of Earth-size planets orbiting Sun-like stars.” Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS).
  • England, J. L. (2013). “Statistical physics of self-replication.” The Journal of Chemical Physics.
  • Webb, S. (2015). If the Universe Is Teeming with Aliens… WHERE IS EVERYBODY? Seventy-Five Solutions to the Fermi Paradox and the Problem of Extraterrestrial Life. Springer.
  • Bolmont, E., Libert, A. S., Leconte, J., & Selsis, F. (2016). Habitability of planets on eccentric orbits: Limits of the mean flux approximation. Astronomy & Astrophysics, 591, A106.
  • Madau, P. (2023). Beyond the Drake Equation: A time-dependent inventory of habitable planets and life-bearing worlds in the solar neighborhood. The Astrophysical Journal, 957(2), 66.
  • Palencia-Torres, K. D., Quiñones-Martínez, C. F., Sepúlveda, J. A. G., Gabriel, L. R. R., Roubert, L. M., Pérez, G. V., & Méndez, A. (2024). The Last Arecibo Message. arXiv preprint arXiv:2411.09790.

Galaktik Kozmik Işınlar ve Güneş Aktivitesi ile Modülasyonu

Şu anda Dünya, yalnızca Güneş’ten değil, aynı zamanda yıldızlararası ve galaktik kaynaklardan gelen yüksek enerjili ve hızlandırılmış parçacık akışıyla sürekli olarak bombardımana uğruyor ve galaktik kozmik ışınlar (Galactic Cosmic Ray – GCR) parçacık radyasyonu ortamının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bu enerjik parçacıkların incelenmesi, güneş sisteminin oluşumu ve evriminin yanı sıra ilgili astrofiziksel süreçleri anlamamıza katkıda bulunmakta. GCR’lar çoğunlukla protonlar, daha az oranda Helyum ve ağır çekirdeklerden (bkz. Şekil 2) meydana gelir. Bu ışınların helyosfer boyunca yayılması sırasında, Güneş rüzgarı ve gezegenler arası manyetik (Interplanetary magnetic field – IMF) alan tarafından modüle edilmekte yani güç ve yoğunlukları periyodik olarak artıp azalır.

GCR’ların enerji aralıklarına göre farklı kökenleri mevcut. GeV – TeV (109 eV – 1012 eV) mertebesindeki galaktik enerji aralığında bulunan kozmik ışınların kaynağının süpernova kalıntıları olduğu bilinmektedir. PeV (1015 eV)  seviyesindeki GCR’ların galaksinin dışındaki genç pulsarlar ve güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızlarının üretimiyle meydana geldiği düşünülmektedir. Daha yüksek enerjilerdeyse Samanyolu dışındaki aktif galaksi çekirdekleri (AGN) kaynaklı relativistik enerji seviyelerine kadar taşıyan Kuasar jetleri bulunmaktadır.

1997 yılında Güneş – Dünya Lagrange 1 (L1) yörüngesinde görevine başlayan Advanced Composition Explorer (ACE, bkz. Şekil 1) uydusunun ana görevi parçacık, plazma, uzay ortamı parametrelerinin ölçülmesidir. ACE, Dünya’dan yaklaşık 1,5 milyon km ve Güneş’ten 148,5 milyon km uzaklıkta bulunan L1 Halo yörüngesindeki konumundan, güneş rüzgarını, gezegenler arası manyetik alanı ve Güneş tarafından hızlandırılan yüksek enerjili parçacıkları, ayrıca helyosferde (yaklaşık yüz astronomik birim (AU) ölçeğine kadar uzanan geniş bir manyetik plazma balonu) ve ötesindeki galaktik bölgelerden Güneş sistemine gelen parçacıkları gözlemektedir.

Şekil 1: Güneş – Dünya L1 Halo yörüngesindeki Advanced Composition Explorer (ACE) uydusu (CALTECH).

ACE uydusundaki Cosmic Ray Isotope Spectrometer (CRIS) ekipmanı yıldızlar ve galaksiler arası ortamda seyahat eden yüksek enerjili ve uzun ömürlü galaktik kozmik ışın izotoplarının ölçümüyle görevlidir. Elemental GCR spektrumununu atom numarası 5 ile 28  arasında olan çekirdekler için kapsayan ve yaklaşık 50 – 500 MeV / nükleon enerji ölçüm aralığına sahip olan ekipmanda CALTECH ve NASA JPL mühendislerinin geliştirdiği Silikon – Lityum dedektör çip bulunmaktadır.

Şekil 2: 2008 – 2026 yılları arasındaki CRIS’te gözlenen toplam parçacık sayısı. Temelde elementlerin oluşma mekanizmasi yıldızların çekirdeklerinde meydana gelen birleşme (füzyon) reaksiyonudur ve yüksek sıcaklık ve basınç altında çekirdekler bir araya gelerek daha büyük elementleri oluşturur. Çift sayılar teklere göre yüksek oranda olmakla birlikte nükleer kararlılık çift sayıda proton (Z) ve nötrona sahip çekirdeklerde daha yüksektir. Bu kararlı elementler yıldızların çekirdeklerinde daha fazla üretilir, bu nedenle C > B, O > N, Ne > F, Mg > Na ve Fe > Mn gibi bir desen oluşmaktadır.

Gezegenler arası manyetik alanın GCR modülasyonu üzerinde etkisi büyüktür, zira GCR’ların yalnızca çekirdekte bulunan (proton ve nötron) parçacıklardan ibaret olduğunu göz önünde bulundurursak, her yüklü parçacığın manyetik alanda etkilenip yön değiştirdiği gibi GCR hareket yönünde sapmalar meydana gelmektedir. Alan şiddeti değiştiğinde gradyan sürükleme, manyetik alan çizgileri eğriyse eğrilik sürüklemesi, ortamda elektrik alan bulunuyorsa E x B sürükleme kuvveti ile hareket yönleri sapar. Manyetik alan çizgileri etrafında dönme hareketi de yapan GCR’lar, manyetik alan homojen olmadığı ve türbülans içerdiği için sürekli saçılmaya ve difüzyon süreçlerine uğramaktadır. Bu etkileşim doğrudan Güneş’in yaşam döngüsü ve iç süreçlerine bağlı olduğu için yaklaşık 11 yıllık (Schwabe) Güneş döngülerine bağlı olarak değişir. Güneş aktivitesini tanımlayıp karakterize ederken bazı gözlemsel parametreler bize aktivitenin durumuyla ilgili bilgiler sunmaktadır. Güneş’in yüzeyinde meydana gelen güneş lekelerinin sayısı (sunspot number –SSN) ve F10.7 cm – 2.8 GHz frekansındaki akı değeri (Solar flux unit – SFU) 11 yıllık Güneş döngüsünün neresinde olduğumuzu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

GCR’lar Güneş sistemi içerisindeki seyahatlerinde dört temel süreçten geçmektedir: konveksiyon, difüzyon, adyabatik yavaşlama, manyetik alan gradyanı ve eğriliğinden kaynaklanan sürüklenme. Düşük sayıda SSN düşük manyetik alan, daha az güneş patlaması ve koronal kütle atımı ile daha zayıf güneş rüzgarı durumlarını doğurmaktadır. Güneş aktivitesi minimumken IMF zayıflar, GCR parçacıkları daha az sapmaya ve saçılmaya uğrar. Güneş sisteminde bulunan iç gezegenlerde IMF Güneş aktivitelerine göre daha dinamik şekillendiğinden bu gezegenlerdeki GCR modülasyonu daha şiddetlidir. Aynı zamanda Güneş rüzgarı konveksiyon ve dinamik basınçla da doğrudan ilişkilidir, şiddetli Güneş aktivitesinin olduğıu 2013-2015 (24. Güneş çevrimi maksimumu) dolaylarında şiddetli Güneş rüzgarı güneş sisteminin dinamik basıncını (Pdyn) artırarak GCR’ları sistemin dışına doğru itmektedir. Bu zaman dilimindeki saatlik GCR parçacık yoğunluğu yaklaşık olarak (maksimuma göre) 3 kata kadar azalmaktadır (bkz. Şekil 3).

Şekil 3: 2008 -2026 yılları arası 24. ve 25. Güneş çevrimlerini kapsayan saatlik toplam GCR – SSN arasındaki ilişki görülmektedir. Solar minimum zaman aralığında (2008 – 2010 ve 2019 – 2021 dolayları) ağır iyon akısı artmakta ve toplam saatlik GCR olay sayısı artışı gözlenmektedir.

GCR’lar Dünya’ya ulaştığında manyetosferle yani ikinci bir elektromanyetik filtreyle karşılaşırlar. Manyetik alan düşük enerjili parçacıkları özellikle ekvatoral bölgelerde engellerken, güney ve kuzey kutup bölgelerindeki oyuklardan girişler daha kolaydır. Atmosfere giren yüksek enerjili GCR’lar ise çekirdek çarpışmalarıyla ikincil parçacık yağmurları üretir (cascade) ve atmosferik müonlar, nötronlar ve pionları oluşturur (Yeryüzü’ne ulaşanlar burada ölçülen doğal arkaplan  radyasyonunun oluşmasında rol oynar, bkz. https://gokyuzu.org/haber/uzay-arastirmalari/gizemli-bir-nesneden-kozmik-isinlar/). Bu süreç hem yer seviyesindeki radyasyon ortamında  değişimlere neden olur hem de kozmik kökenli atmosferik izotopların oluşmasına neden olur (örneğin: cascade sonucunda oluşan nötron atmosferik nitrojen atomuyla birleşince 14N + n -> 14C + p oluşur). Güneş aktivitelerinden kaynaklı olan galaktik kozmik ışınları ve modülasyonun (SSN – GCR ters korelasyonu) yer tabanlı nötron monitörlerinde de belirgin biçimde gözlemekteyiz (bkz:Şekil 4).

Şekil 4: 2008 – 2026 yılları arası gözlenen yer seviyesindeki nötronların gelişimi (University of Oulu).

Tüm bu galaktik ve kozmik parçacık gibi olayların elbette yaşantımız üzerinde de etkileri bulunmakta. Pilot ve uçuş ekiplerinin aldıkları biyolojik radyasyon doz değerlerinin ciddi bir miktarını kozmik ışınlar oluşturmaktadır. Benzer şekilde astronot, kozmonot, gökmen gibi uzayda görevli kişilerin aldıkları radyasyon miktarı (tüm manyetik koruma (bkz. Şekil 5), kalkanlamalara, görev tasarımına ve operasyon yönergelerine rağmen) yüksektir, ve bu radyasyon ciddi sağlık problemlerini tetiklemektedir zira yüksek enerjili parçacıklar (daha ağır çekirdekler) lineer enerji transferi prensibine göre hücre içerisinde yoğun iyonizasyon izleri oluşturur. DNA hasarı, mutasyon ve kanser riski bu nedenle uzay görevlerinde artmaktadır (özellikle Mars’ta intrinsic manyetik alan bulunmadığından risk Dünya’ya göre daha yüksektir).  

(Bu arada kuzey enlemleri ve kutup bölgelerinde yaşayan penguenleri de unutmamak gerek, onların da aldıkları radyasyon ekvatora göre daha fazla zira kutup bölgelerinde manyetik koruma daha zayıf.)

Uydularda meydana gelen büyük ölçekli arızalar, görev kritik anomaliler ve hata durumları, ekipmanlarda meydana gelen tekil olaylar (single event effect, upset, latch-up, burnout gibi durumlar) geçici bozulmalara ve kalıcı hasarlara yol açabilmektedir (örn: TELSTAR, TDRS, GOES vb.). Bu nedenle uzay uygulamalarında rad-hard ve rad-tolerant ekipmanların kullanılması pratikte şarttır. Bu nedenle hata tespit ve düzeltme (Error Detection & Correction – EDAC) sistemlerinin bulunduğu EEPROM ve çipler kritik uzay görevlerinde daha yaygın kullanılmaktadır.

Şekil 5: GCR’ların zamana bağlı IMF ile değişimi (NASA JPL, 1982).

Kaynakça

  • T. K. Gaisser, Cosmic Rays and Particle Physics. Cambridge, U.K.: Cambridge Univ. Press, 1990.
  • M. S. Potgieter, “Solar modulation of cosmic rays,” Living Rev. Solar Phys., vol. 10, no. 3, 2013.
  • Stone, E. C., Frandsen, A. M., Mewaldt, R. A., Christian, E. R., Margolies, D., Ormes, J. F., & Snow, F. (1998). The advanced composition explorer. Space Science Reviews86(1), 1-22.
  • Zirnstein, E. J., Heerikhuisen, J., McComas, D. J., Pogorelov, N. V., Reisenfeld, D. B., & Szalay, J. R. (2018). Simulation of the solar wind dynamic pressure increase in 2014 and its effect on energetic neutral atom fluxes from the heliosphere. The Astrophysical Journal, 859(2), 104.
  • M. Aguilar et al., “Precision measurement of the proton flux in primary cosmic rays from rigidity 1 GV to 1.8 TV with the Alpha Magnetic Spectrometer on the International Space Station,” Phys. Rev. Lett., vol. 114, no. 17, 2015.
  • J. Adams et al., “CREME96: A revision of the cosmic ray effects on microelectronics code,” IEEE Trans. Nucl. Sci., vol. 44E, no. 6, pp. 2150–2160, 1997.
  • M. Hillas, “The origin of ultra-high-energy cosmic rays,” Annu. Rev. Astron. Astrophys., vol. 22, pp. 425–444, 1984.
  • D. V. Reames, “Particle acceleration at the Sun and in the heliosphere,” Space Sci. Rev., vol. 90, pp. 413–491, 1999.
  • Tada, H. Y., Carter Jr, J. R., Anspaugh, B. E., & Downing, R. G. (1982). Solar cell radiation handbook (No. NAS 1.26: 169662).

Dünyayı Düşündüren Sinyal: Wow!

“Dünya dışında akıllı yaşam var mı?” sorusu, veya kozmik çoğulculuk düşüncesi, antik Yunan filozoflarından günümüz astronomlarına kadar önemli bir soru olagelmiştir. Fakat yaşamı destekleyebilecek gezegenlerin uzaklığı, teknolojik imkansızlıklar gibi birçok engel, insanlığın evrende yalnız olup olmadığı sorusu için “Bilmiyoruz.” cevabına kanaat etmesini zorunlu kılmıştır. Yine de evrende dünya dışı gelişmiş yaşamın varlığını gösteren birçok işaret vardır. Bunlardan belki de en ünlüsü olan “Wow!” sinyali, Big Ear teleskobuyla gözlendiği günden beri astronominin tam olarak aydınlatamadığı bu alana ışık tutmaktadır.

Günümüzde aktif olarak kulanılmayan Big Ear veya Ohio Eyalet Üniversitesi Radyo Gözlemevi, Dünya Dışı Gelişmiş Akıllı Yaşam Araştırması’nın (SETI) bir parçasıydı. Bu proje kapsamında bilim insanları farklı yöntemler kullanarak Dünya’nın dışında bir yerde gelişmiş yaşama dair izler aramaktaydı. Elektromanyetik ışımaların gözlemi ve farklı medeniyetlere dair izlerin araştırılmasının yanı sıra varsayımsal medeniyetlere sinyal göndermek için çalışmalar da yapıldı. Fakat SETI kapsamında yapılan gözlemlerden dünya dışı yaşamın varlığına dair en önemli işaret Wow! sinyaliydi.

Big Ear radyo teleskobu 15 Ağustos 1977’de güçlü, dar bantlı bir radyo sinyalini kaydetti. Jerry R. Ehman, sinyali kaydedildikten birkaç gün sonra verileri incelerken fark etti ve bu güçlü sinyalin yoğunluğunu gösteren “6EQUJ5” verisini işaretleyerek yanına bugün de bu sinyalden bahsederken kullandığımız “Wow!” yorumunu bıraktı.

Jerry R. Ehman’ın incelediği verilerden bir kesit ve bıraktığı not.

Sinyalin incelendiğinde yaklaşık 1420 MHz bandında olduğu ve 10 KHz’ten dar bir bant genişliğine sahip olduğu görüldü. Yaklaşık 72 saniye süren bu sinyal Big Ear’ın Dünya’nın hareketiyle hareket etmesi sebebiyle artan ve azalan bir yoğunluğa sahip. Bu da sinyalin kaynağının sürekli bir dalga yaydığına işaret etmekte. Yapılan analizler sonucunda sinyal kaynağının konumu tespit edildi. Fakat bu konum daha sonra Greenbank ve Allen Telescope Array tarafından gözlense de sinyal tekrar gözlenmedi.

Günümüzde Wow! sinyalinin kaynağı açıklığa kavuşmuş değil. Fakat bilim insanları birkaç muhtemel kaynak olarak kütleçekimsel mercekleme sayesinde güçlenmiş bir sinyal, yıldızlararası sintilasyon veya gerçekten Dünya dışı bir medeniyet olasılıkları üzerinde durmakta. Ancak bugüne kadar yapılan çalışmalar bu olasılıkların hiçbirini kesin olarak doğrulayabilmiş değildir.

Wow! sinyalinin bilimsel önemini gösteren nokta, kaynağının ne olduğundan bağımsız olarak, insanlığın evrene bakışındaki sınırları zorlamış olmasıdır. Bu sinyal, kaynağının yapay mı doğal mı olduğu sorusuyla SETI kapsamında birçok çalışmaya önayak olmuştur. Sonuç olarak Wow! sinyali, “Evrende yalnız mıyız?” sorusuna doğrudan bir cevap vermese de, bu sorunun bilimsel yöntemlerle sorulabileceğini ve ciddiyetle araştırılabileceğini göstermiştir.

Kaynakça:

https://www.bigear.org/Wow30th/wow30th.htm

https://www.nationalgeographic.com/science/article/seti-signal-sun-like-star-hercules-aliens-life-space-science

https://www.nrao.edu/archives/files/original/2ec6ba346ab16e10a10d09462507beda.pdf

Şubat Ayı JWST Fotoğrafı

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan şubat ayının, Ayın James Webb Uzay Teleskobu Fotoğrafı, NGC 2283 adlı sarmal galaksiyi bizlere gösteriyor. Bu galaksi, Canis Major (Büyük Avcı) takımyıldızında yer almakta ve yaklaşık 45 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Barred (çubuklu) sarmal galaksi olarak sınıflandırılan NGC 2283’ün merkezi çubuğu, gevşekçe sarılmış sarmal kollarla çevrilidir.

Bu yeni görüntü, Webb’in Yakın Kızılötesi Kamera (NIRCam) ve Orta Kızılötesi Enstrümanı (MIRI) gözünden NGC 2283’ü gösteriyor. Webb, bu görüntü için gerekli veriyi toplamak amacıyla NGC 2283’ü sadece 10 dakika inceledi; gerekli verileri ise farklı dört yakın kızılötesi filtreyle çekilen anlık görüntülerden oluşturdu. Bu filtreler, NGC 2283’ün parlayan yıldız popülasyonunun emisyonunu ve genç yıldızlar tarafından ısıtılan hidrojen gazı bulutlarının ışığını gözler önüne sermektedir. Ayrıca, poliaromatik hidrokarbonlar (PAH’lar) olarak bilinen kirli moleküller de NIRCam tarafından taranan dalga boyu aralığında ışık yaymaktadır. Bu görüntüde, belirgin difraksiyon örüntüleriyle dikkat çeken büyük, parlak yıldızlar, NGC 2283 ile aramızda bulunan, kendi galaksimizin birer sakinleridir.

Webb’in NGC 2283’ün yeni görüntüleri, yakınlardaki yıldız oluşturan galaksilerde; yıldızlar, gaz ve toz arasındaki bağlantıları anlamaya yönelik gözlem programı (#3707) çerçevesinde toplanmıştır. NGC 2283, Webb tarafından bu program için incelenen 55 yerel galaksiden yalnızca birisidir. Bu programda araştırılan tüm galaksiler, tek tek yıldız kümelerini ve gaz bulutlarını görünür kılacak kadar yakın ve devasa yıldız oluşturan galaksilerdir.

Bu yıldız kümeleri ve gaz bulutları, galaksinin zarif sarmal kollarını öne çıkaracak biçimde tamamen ortada sergilenmektedir. Genç yıldızlar tarafından aydınlatılan yoğun gaz düğümleri, NGC 2283’te aktif yıldız oluşumunun bir kanıtıdır ve soğuk hidrojen gazını, parlayan yıldızlara dönüştürmektedir.

Aktif yıldız oluşumu gösteren galaksiler, sıklıkla çekirdek çöküşü süpernovaları adı verilen muazzam yıldız patlamalarına ev sahipliği yaparlar. Tam olarak iki yıl önce, 28 Ocak 2023’te, NGC 2283’te SN 2023AXU adı verilen bir süpernova keşfedildi. SN 2023AXU, Tip II süpernovası olarak bilinen türde bir süpernova ve bu tür Güneş’ten en az sekiz kat daha büyük bir yıldızın çekirdeğinin çökmesi ve ardından yıldızın dış katmanlarının geri sıçraması ve patlamasıyla meydana geliyor.

Yıldız oluşumu süreci gazı yeni yıldızlara dönüştürürken, süpernovalar bu döngüyü tamamlar. Bir süpernovanın patlaması, gazı yüzlerce ışık yılı uzağa savurabilir ki bu olay da oksijen ve sodyum gibi elementlerin yıldız oluşum bulutlarını zenginleştirmesini sağlar. Zamanla, süpernova ile zenginleşmiş gaz, yeni nesil yıldızlara dahil olur böylece galaksilerdeki gaz ve yıldız yaşam döngüsünü devam ettirir.

Metnin aslını ESA üzerinden aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

https://esawebb.org/images/potm2502a

Mart 2025’te Gökyüzü

1 Mart 2025 22.00, 15 Mart 2025 21.00, 30 Mart 2025 20.00 tarihlerinde ortalama gökyüzü görüntüsü. (Stellarium)

Oldukça soğuk geçen bir şubat ayının ardından havaların yavaş yavaş ısınmasıyla gözlemlere akın edecek gökbilim meraklılarını neler bekliyor?

1 Mart 2025 22.00, 15 Mart 2025 21.00, 30 Mart 2025 20.00 tarihlerinde gökyüzü. (Stellarium)

Güneybatı yönünde seyir zevki oldukça yüksek olan kış altıgenine Mars ve Jüpiter’in eşlik etmesiyle izlemeye doyulamayacak bir gökyüzü gözlemlenebilecek.

1 Mart 2025 19.30’da gökyüzü

Kış boyunca oldukça geç vakitlerde battığına şahit olduğumuz Venüs, Mart ayı boyunca daha erken batarak gözlemlenmesi gitgide zor bir hale gelecek. Uzun bir süre yakalaması şu günlerde olduğu kadar kolay olmayacak batı ufku üzerindeki Venüs’ü gözlemlemenizi tavsiye ediyoruz.

Carrington Olayı Nedir? Sebepleri ve Sonuçları

   Tarih 28 Ağustos 1859, henüz 1860 solar maksimumuna birkaç ay varken Güneşimizin üzerinde büyük miktarda Güneş lekesi belirmeye başlar. Bu lekelerin görünmesinin ardından 29 Ağustos’ta Kuzey Yarım Kürede New England, Güney Yarım Kürede ise Queensland’den bile gözlemlenebilen auroralar ortaya çıkar. Bu güneş lekeleri Richard Carrington tarafından 1 Eylül’de detaylı çizimler olarak kayda alınır.

1 Eylül 1859, saat yaklaşık sabah 11.00’de Richard Carrington ve Richard Hodgson birbirlerinden bağımsız olarak tarihte ilk defa bir güneş patlamasını gözlemlediler. Gerçekleşen koronal kütle atımından saçılan parçacıklar normalde Dünya’ya günler içerisinde ulaşırken bu sefer 17.6 saatte Dünyamıza vardı.

   Bu olay şu anda Carrington Olayı olarak isimlendirilen, insanlık tarihinde kayda geçirilmiş en büyük jeomanyetik fırtınaya yol açtı.

   Bu jeomanyetik fırtınadan kaynaklanan auroralar Dünya’nın büyük bir kısmında şahane bir ışık şovu olarak gözlemlendi. Auroraların Rocky Dağları çevresindeki altın madencilerini uyandırıp sabah olduğunu düşündükleri için kahvaltı hazırlamaya başlatacak kadar parlak olduğu söyleniyor. Aynı zamanda Kuzeydoğu Amerika’da yaşayan insanların aurora ışığı altında gazete okuyabildiği anlatılır.

   Ancak maalesef ortaya çıkan jeomanyetik fırtına sadece güzel görüntüler ortaya çıkarmakla kalmamıştır. 1859’un teknolojisinde bile jeomanyetik etkili akım sonucu özellikle telgraf hatlarında önemli sıkıntılar yaşanmış, telgraf direkleri etrafa kıvılcım saçmış ve bazı telgraf operatörleri sistemleri tarafından çarpılmıştır. Science Direct’te yayınlanan bir makalede yer alan telgraf raporunda bu akımların gücünü anlamaya yarayacak bir konuşma geçmekte.

      Boston operatörü (Portland operatörüne): Lütfen bataryanızı hattan [telgraf hattından] 15 dakikalığına tamamen kesiniz.

      Portland operatörü: Yapacağım. Şu anda bağlantı kesik.

      Boston: Benimki de kopuk, şu anda aurora kaynaklı akım ile çalışıyoruz. İletim sana nasıl geliyor?

      Portland: Bataryalı halinden daha iyi. Akım yavaş yavaş gidip geliyor.

      Boston: Benim akımım bazen çok güçlü, Aurora bataryalarımızı bazen nötralize edip bazen çoğalttığı için akım röle mıknatıslarımıza fazla gelebiliyor. Bataryalar olmadan daha iyi çalışabiliriz. Bu olaydan etkilenirken bataryasız çalışmamız lazım gibi.

      Portland: Tamamdır. İşimize devam edeyim mi?

      Boston: Evet. Devam et.

   Bu konuşma bundan sonra yaklaşık 2 saat boyunca devam etmiştir. Bu ve yaşanan bunun gibi olayları makalenin kendisinden araştırabilirsiniz.

   Carrington olayı her ne kadar dinlemesi ve anlatması etkileyici hikayeler yaratmış olsa da Dünya’daki manyetik olaylar ve Güneş arasındaki bağlantıyı kuran, Dünya’daki hayatın kaynağı Güneş’in aynı zamanda bu hayata karşı oluşturabileceği tehlikeyi gözler önüne seren, şimdiki ve gelecekteki insanlığın kulağına küpe etmesi gereken bir olaydır.

   19. yüzyıldan bu yana gelişen teknoloji ve elektriğe artan bağlılık sebebiyle bu tarz olaylar insanlık için çok daha büyük bir tehlike oluştursa da aynı teknoloji güneş patlamalarını daha iyi anlayabilmek ve jeomanyetik fırtınaları önceden tahmin edip gerekli önlemlerin alınabilmesini sağlamakta kullanılıyor. Solar Dynamics Orbiter (SOHO), Parker Solar Probe ve ESA’nın Solar Orbiter’ı gibi araçlar sürekli Güneş’i gözlemleyerek Güneş lekeleri, Güneş patlamaları ve koronal kütle atımlarının altında yatan mekanizmayı anlayabilmemizi sağlayan araçlardan sadece bazıları.

Kaynakça:

https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0273117706000160#aep-section-id15

https://www.nasaspaceflight.com/2020/08/carrington-event-warning

https://www.scientificamerican.com/article/bracing-for-a-solar-superstorm

https://web.archive.org/web/20110305110813/http://news.nationalgeographic.com/news/2011/03/110302-solar-flares-sun-storms-earth-danger-carrington-event-science

Asterizm

Takımyıldızlar ile sıklıkla karıştırılan asterizm*, aynı takımyıldızlar gibi çıplak gözle görülebilen yıldız şekilleridir. Genellikle asterizmi oluşturan yıldızlar arasında herhangi bir fiziksel bağlılık yok iken; aralarında oldukça uzak mesafeler vardır. Büyük Kepçenin, Büyük Ayı takımyıldızının bir parçası olması gibi bir takımyıldızının içinde bulunabilirken; Yaz Üçgeni gibi farklı takımyıldızlarının parçası olan yıldızlar tarafından oluşturulabilir.

YAZ ÜÇGENİ:

Kuzey göksel yarımkürede bulunan bir asterizmdir. Kuzey yarımküreden yaz aylarında görünebilir durumdayken, güney yarımkürede kış aylarında ters bir biçimde görülebilir. Yaz Üçgeni Vega, Deneb ve Altair yıldızlarından oluşur ve bu yıldızlar sırası ile Çalgı, Kuğu ve Kartal takımyıldızlarında bulunur. Her biri bulunduğu takımyıldızındaki en parlak yıldızdır. En parlakları olan Vega Yaz Üçgeni’nin tepesinde bulunur. Güneş’ten yaklaşık 50 kat daha parlak ve Güneş’e 25.3 ışık yılı uzaklıktadır. Aynı zamanda gökyüzündeki en parlak 5. yıldızdır. Yaz Üçgeni’nin 2. parlak yıldızı olan Altair ise gökyüzündeki en parlak 12. yıldız olup Güneş’ten 16.7 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadır. Vega’nın sağ alt tarafında görülebilmektedir. Parlaklık sıralamasında son sırada olan Deneb ise gökyüzünde en parlak 19. yıldızdır. Güneş’ten uzaklığı hakkında hala kesin bir kabul olmamakla birlikte en çok kabul gören görüş yaklaşık 1500 ışık yılı uzaklıkta bulunduğu görüşüdür. Vega’nın hemen sol altında bulunmaktadır.

KIŞ ÜÇGENİ:

Hayali bir eşkenar üçgen şeklinde olan bu asterizm, kış aylarında kuzey yarımküreden, yaz aylarında ise güney yarımküreden görülebilir durumdadır. Kış Üçgeni Betelgeuse, Sirius ve Procyon yıldızlarından oluşur ve bu yıldızlar sırası ile Avcı, Büyük Köpek ve Küçük Köpek takımyıldızlarında bulunur. Avcı takımyıldızının sağ omzunda bulunan Betelgeuse, Güneş’ten 650 ışık yılı uzaklıkta olup gökyüzünün en parlak 9. yıldızıdır. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius ise Kış Üçgeninin güney ucunda bulunmaktadır. Beyaz renkli bu yıldız Güneş’in 2 katı kütleye sahip olup 8.6 ışık yılı uzaklıktadır. Son olarak ise Procyon gökyüzündeki en parlak 8. Yıldız olarak bilinmektedir. 1.5 Güneş kütlesinde olan Procyon 11.4 ışık yılı uzaktadır.

KIŞ ALTIGENİ:

Kış Üçgeni’nin iki üyesi Sirius ve Procyon’unda içinde bulunduğu Kış Altıgeni adından da anlaşılabileceği üzerine Rigel, Aldebaran, Capella ve Pollux yıldızlarının da bir parçası olduğu altıgen bir şekildir. Bu yıldızlar sırası ile Avcı, Boğa, Arabacı ve ikizler takımyıldızlarında bulunur. Aralık ve mart aylarında Kuzey yarımküreden görülebilmekte iken şubat ve mart ayları arasında güney yarımküreden de görülebilir olmaktadır.

BAHAR ÜÇGENİ:

Çoban, Başak ve Aslan takımyıldızlarını birbirine bağlayan Bahar Üçgeni her biri bulundukları takımyıldızınız en parlak yıldızı olan Arcturus, Spica ve Regulus’tan oluşur. Mart ve mayıs ayları arasında kuzey yarımkürede görünür durumdadır.

BÜYÜK ELMAS:

Virgo’nun Elması olarak da bilinen bu asterizm Canes Venatici takımyıldızında bulunan Cor Caroli ikili yıldız sisteminin Bahar Üçgeni ile birleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Gökyüzünde oldukça büyük bir alan kaplayan Büyük Elmas, Büyük Kepçe’den bile daha büyük olması ile dikkat çekmektedir. Bahar aylarında Kuzey yarımküreden görülebilmektedir. 

BÜYÜK KEPÇE:

Gökyüzünde en kolay tanınabilen şekillerden biri olan Büyük Kepçe, Büyük Ayı takımyıldızının 7 parlak yıldızı Alkaid, Mizar, Alioth, Megrez, Phecda, Dubhe ve Merak  tarafından oluşmaktadır. 7 yıldızın 4’ü gövdeyi oluştururken 3’ü tutacağı oluşturmaktadır. Asterizmin en parlak yıldızı olan Alioth aynı zamanda gökyüzündeki en parlak 31. Yıldızdır. Bir çok kültür tarafından tanınmakta olan bu asterizm pulluk ve büyük vagon gibi adlarla da anılabilmektedir. Ayrıca farklı kültürlerde bir çok farklı hikayeye konu olmuştur. Örneğin, bir Arap hikayesinde 4 yıldızın oluşturduğu gövde bir tabutu temsil ederken, tutacak ise yas tutan insanları temsil etmektedir. Bazı Amerikan yerlileri ise gövdeyi bir ayı olarak ve tutacaktaki 3 yıldızı bu ayıyı takip eden yavrular veya avcılar olarak düşünmektedir.

AVCININ KEMERİ:

Altinak, Almila ve Mintaka yıldızlarından oluşan bu sistem aynı zamanda 3 Krallar ve 3 Kız Kardeşler olarak da bilinmektedir. Avcının Kemeri ismini ise üç yıldızın Avcının kıyafetinde duran bir kemeri oluşturuyormuş gibi durmasından almıştır. Avcı takımyıldızını bulmada çok büyük kolaylık sağlayan bu asterism, Kuzey yarımkürede kış aylarında gözlemlenebilir iken güney yarımkürede yaz aylarında görülebilir duruma gelmektedir. Özellikle Ocak ayında 21.00 saatlerinde görünürlüğü en yüksek seviyeye gelmektedir. Kemerin sağ tarafında bir üçlü yıldız sistemi olan Altinak bulunmaktadır. Sistemin ana yıldızı olan Altinak çap olarak Güneş’ten 20 kat daha büyük olup 1260 ışık yılı uzaklıktadır. Bir üstdev olan Alnilam gökyüzündeki en parlak 29. Yıldızdır ve Avcının Kemerinin ortasında görülebilmektedir. Güneş’ten yaklaşık 2000 ışık yılı uzaklıktadır. Son olarak kemerin sol tarafında ise Mintaka çoklu yıldız sistemi vardır. Bu sistemi oluşturan yıldızların yaşları hala belirsizliğini korumaktadır.

PEGASUS’UN BÜYÜK KARESİ:

Yaz aylarında kuzey yarımküreden görülebilir durumda olan bu asterizm Pegasus takımyıldızından Markab, Scheat, Algenib ve Andromeda takımyıldızından Alpheratz yıldızının birleşimiyle oluşmuştur. Hepsi 2. Dereceden olan bu yıldızlar benzer parlaklıklara sahiptir. En parlakları ise 97 ışık yılı uzaklıkta bulunan Alpheratz yıldızıdır. Büyük Kare Pegasus’un gövdesini temsil etmektedir.

ELBİSE ASKISI:

Elbise Askısı ya da Brocchi’nin Kümesi olarak anılan bu küçük asterism Tilki Takımyıldızında bulunmaktadır. 5 ile 7 Derece arası  10 tane yıldızdan oluşturmaktadır. Düz bir çizgi üzerinde gibi görünen 6 yıldız ve kancayı oluşturan 4 yıldız elbise askısı görüntüsünü oluşturur.

KEMBLE’İN ÇAĞLAYANI:

Zürafa takımyıldızında bulunan bu şekil birbiri ile bağlantısı bulunmayan  bir çok yıldız tarafından oluşmuştur. 5 ile 10 derece arası 20 tane yıldızın olduğu şeklin sonunda ise NGC 1502 açık kümesi görülebilmektedir. Bu asterizm, 7×35’lik dürbünü ile gökyüzünü tararken farkeden keşiş ve amatör astronom Lucian Kemble’nin ardından isimlendirilmiştir. Kemble bu şekli “ Kuzeybatıdan NGC 1502 açık kümesine yuvarlanan bir soluk yıldız çağlayanı” olarak bahsetmiştir.

NAPOLYON’UN ŞAPKASI:

Bazı kaynaklar tarafından Picot 1 olarak da bilinen bu asterizm Fransız astronom Fulbert Picot tarafından keşfedilmiştir. 9 ile 10 derece arası 7 yıldızdan oluşur ve Çoban takımyıldızında bulunur.

Kaynakça

http://astronomy.swin.edu.au/cosmos/A/Asterism

https://en.wikipedia.org/wiki/Asterism_(astronomy)

https://en.wikipedia.org/wiki/Winter_Hexagon

https://en.wikipedia.org/wiki/Big_Dipper

https://en.wikipedia.org/wiki/Orion%27s_Belt

https://en.wikipedia.org/wiki/Brocchi%27s_Cluster

https://en.wikipedia.org/wiki/Kemble%27s_Cascade

https://www.astronomyhouston.org/newsletters/guidestar/asterisms-napoleons-hat-picot-1

Orion’s Belt

https://www.constellation-guide.com/winter-hexagon

https://www.constellation-guide.com/great-diamond

https://www.constellation-guide.com/big-dipper

https://www.constellation-guide.com/great-square-of-pegasus

https://earthsky.org/favorite-star-patterns/the-coathanger-a-binocular-star-hop-adventure

Yazan: Muhammet Tekin

Gökadaların Morfolojisi

Genel olarak bir objenin dış görünüşü şeklinde tanımlanan morfoloji terimi, gökadaların şekillerine göre sınıflandırılmasında da kullanılmaktadır. Baktıkça içimizi bir hoş eden birbirinden renkli ve çeşitli gökada şekilleri aslında bizlere görsel şölenden çok daha fazlasını sunuyor. Zira bir gökadanın kendine has morfolojisi zaman içinde kendine has yaşam hikayesi sonucu oluşuyor. Örneğin bir gökadanın ilkin nasıl doğduğu, komşularıyla ve çevresiyle nasıl etkileşime girdiği, karanlık madde içeriği, aktif galaktik çekirdek* yapısı ve barındırdığı türlü yıldız oluşumları morfolojisini yapılandıran en belirgin özellikleri oluyor.

Astronomlar inceledikleri gökadanın morfolojik sınıflandırılmasını aşağıda verilen kurallar dahilinde yapıyor:

1- Homojen veri kullanılması; örneğe ait tüm resimlerin aynı dalga boyunda ve derinlikte olması,

  2- Sınıflandırma için incelenecek kriterin belirlenmesi; örneğe göre sarmallık miktarı, gökada merkezindeki yoğunluk vb.,

3- Kriterin fiziksel olarak önemli özellikleri temsil edebilmesi

4- Kriterin sınıflandırma sonucunun özgün ve belirsizlikten uzak olması amacına hizmet etmesi.

Hubble Düzeni

Çeşitli morfolojik sınıflandırma ekolleri olmakla birlikte en çok kullanılan ve en meşhur olanı Edwin Hubble’ın 1926’da ortaya attığı (Gérard de Vaucouleurs ile Allan Sandage ilerki yıllarda geliştirmiştir) Hubble Düzeni olarak bilinmektedir. Biçimi dolayısyla çatal (tuning fork) olarak da anılır. Bu sınıflandırmada gökadalar dış görünüşlerine göre Eliptik, Sarmal, Merceksi ve Düzensiz olmak üzere 4 ana gruba ayrılır.

Hubble Morfolojik Gökada Sınıflandırma Düzeni

Eliptik Gökadalar genellikle yaşlı yıldızlardan oluşan, düzenli bir ışık dağılımı gösteren ve farklı dalga boylarında bile hemen hemen aynı görüntüyü veren oval biçimli gökadalardır. Bu sınıflandırma düzeninde en solda E0-E7 arası değerlerle gösterilirler. E harfi şekli, yanına ekli sayı ise eliptiklik derecesini belirtir. 0 dairesel iken 7 oldukça basıktır.

Sarmal Gökadalar düz bir diskle birlikte bolca yıldız oluşumunun gözlendiği sarmal kollara ve galaktik şişkinliğe** sahip olmalarıyla bilinirler. Sınıflandırmada alt ve üst takıma ayrılırlar. Üst takım sarmal gökadaları gösterir. Çubuklu sarmal gökadalar ise alt takımda yer almaktadır. Sarmal gökadaların neredeyse yarısı galaktik şişkinliği kesen çubuksu yapılara sahiptir.  harfi sarmal anlamına gelir, sonraki harf ise sarmalların dağılımlarındaki değişimi simgeler. harfi ise merkezden çubuk geçtiğini gösterir. Samanyolu Gökadası’nın SABbc türünde olduğu düşünülmektedir.

Merceksi Gökadalar Hubble çatalının tam ortasında, eliptik gökadaların bitip, sarmal gökadaların 2 dala ayrıldığı geçiş noktasında bulunmaktadır. Sınıflandırmada S0 ile gösterilirler. 0 sarmal kolların yer almadığını belirtmektedir. Merceksi gökada merkezinde galaktik şişkinliğe ve boydan boya disk benzeri bir yapıya sahiptir. Barındırdıkları disksi yapı sarmal şeklinde değildir ve çoğunlukla yeni yıldız oluşumu gözlenmemektedir. Şekil olarak eliptik biçimli gökadaları andırmaktadırlar.

Düzensiz Gökadalar belirli bir şekle sahip olmayan ve yukarıda verilen 3 sınıflandırmaya da uymayan gökadalardır. Gökadaların birleşme gibi etkileşimlere girerek bu tip  şekiller aldıkları düşünülmektedir. Irr ile gösterilirler.

Düzensiz NGC 1313 Gökadası

Hubble sınıflandırmasına yapılan en önemli eleştirilerden biri: sınıflandırmanın sübjektif kabul edilmesi ve her gözlemcinin değerlendirmesine göre sonucun değişebilmesidir.

Bir diğer eleştiri ise sınıflandırmanın 2 boyutlu görüntülemeler üzerinden yapılması ve görüntünün alındığı açının sonuçlarda değişiklik oluşturabilmesi olmuştur. Ayrıca görsel sınıflandırmalar parlaklığı az ya da uzak gökadalar için güvenirliği azaltmakta ve farklı dalga boylarında farklı sonuçlar vermektedir. Tüm bu eleştirilere rağmen Hubble Düzeni gökadaların morfolojisinde hala en çok kullanılan ekol olma özelliğini korumakta, sınıflandırma sonuçları çoğunlukla gökadaların diğer fiziksel özellikleri ile tutarlılık göstermektedir.

De Vaucouleurs Sistemi

Kısaca Hubble Düzeni’nin 3 boyutlu versiyonu olarak tanımlanabilmektedir. Hubble Düzeni’ni geliştirerek sarmal gökadalar için yeni morfolojik karakterler tanımlamıştır. Bunlar:

Çubuk; SA (çubuksuz gökadalar), SB (çubuklu gökadalar), SAB (zayıf çubuklu gökadalar)

Halkalar; r (halkalı) ve (halkasız) (Gökada içi ve dışı halkalar ile nükleer halkalar) 

Lensler; l (iç) ve (dış) lensler

Spiral Kollar; Hubble Düzeni’ndeki sarmal kolların sıkılığı ölçütü yanında kollardaki yıldız ve nebula yoğunluğu ile galaktik şişkinliği de göz önünde bulundurur.

Bunların dışında tarih boyu bir çok yeni morfolojik karakter tanımlanmıştır. Örneğin 1998’de van Den Bergh yıldız parlaklığına benzer bir sistem olan gökada parlaklığını morfolojik bir karakter olarak sunmuştur. Yıldızlar arası toz bulutu kümeleri, galaktik şişkinlik yapısı, yıldız oluşum tipleri ve gökada yıldız tayfları gökada morfolojisinde kabul edilen diğer karakterler olmuştur.

Günümüzde geleneksel optik gözlemler ile birlikte yapılan kızılötesi ve kırmızıya kayma gözlemleri ile, bilgisayar teknolojileri yeni bir çok morfolojik karaktere ve sınıflandırmaya gebeyken, Galaxy Zoo gibi halkın katılımına açık yüz binlerce veri içeren projelerin ise gökadaların sınıflandırılmasını ve morfolojilerinin anlaşılmasını kolaylaştırıp hızlandıracağı ümit edilmektedir.

Kaynaklar

http://astronomy.swin.edu.au/cosmos/G/Galaxy+Morphology

https://ned.ipac.caltech.edu/level5/Sept11/Buta/frames.html

https://www.astro.umd.edu/~richard/ASTRO620/galdyn2.pdf

https://en.wikipedia.org/wiki/Galaxy_morphological_classification

https://en.wikipedia.org/wiki/Hubble_sequence

https://www.wikiwand.com/tr/Biçimsel_galaksi_sınıflaması

https://mimirbook.com/tr/5f74102a324

https://www.zooniverse.org/projects/zookeeper/galaxy-zoo

evrenbilim.com/galaksi-turleri/

*Aktif Galaktik Çekirdek: Aşırı parlaklığın üretilmediğini gösteren karakteristiklere sahip, elektromanyetik spektrumun en azından bazı kısımlarında normal parlaklıktan çok daha yüksek olan bir gökadaların merkezinde bulunan kompakt bölgedir.

** Galaktik Şişkinlik: Daha büyük bir oluşum içindeki sıkışık yıldızların oluşturduğu bölgeye verilen isimdir. Bu terim çoğunlukla sarmal gökadaların merkezinde bulunan yıldız gruplarını belirtir.

Yazan: Damla Kütükalan

Mars: Pas Tutmuş Bir Savaş Tanrısı

Mars, Güneş’e yakınlık sıralamasında Dünya’dan hemen sonra gelir. Kızıl renginden dolayı  çoğu uygarlığın dikkatini çekmiş ve çoğu uygarlık da ona kendi savaş tanrılarının ismini vermiştir. “Mars” ismini ise Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars’tan (Antik Yunan’daki adıyla Ares) almıştır. Günümüzdeyse daha çok “Kızıl Gezegen” adıyla bilinir. Aynı zamanda ziyaret etme olasılığımızın en fazla olduğu gezegen gibi görünüyor.

Yörüngesi ve Hareketleri

Mars, kendi etrafındaki dönüşünü yaklaşık olarak 24 saat 37.5 dakikada tamamlar. Ancak bu sırada gezegenin ekseni şiddetli salınımlar yapar çünkü Dünya’nın olduğu gibi büyük bir uydu tarafından dengelenmez. Mars’ın ekvatoru ile ekliptik düzlemi arasında yaklaşık 25.19 derecelik bir açı vardır. Bu da demek oluyor ki Mars da Dünya’daki gibi mevsimlere sahiptir. Mars Güneş etrafındaki yörüngesini 1.88 yılda tamamladığı için mevsimleri Dünya’nın mevsimlerinden yaklaşık olarak iki kat daha uzun sürmektedir. Bununla birlikte bu mevsimler Dünya’nınkinden daha ekstrem koşullarda geçer çünkü Kızıl Gezegen’in Güneş etrafındaki eliptik yörüngesi diğer büyük gezegenlerinkinden daha uzundur. Bu yüzden Mars, Güneş’e en yakın olduğu zamanda güney yarım küresi Güneş’e doğru eğilir ve burada kısa, çok sıcak bir yaz yaşanırken; kuzey yarım kürede kısa, soğuk bir kış yaşanır. Mars, Güneş’ten en uzak olduğu zaman da kuzey yarım küre güneşe doğru eğilir ve burada uzun, ılık bir yaz  yaşanırken; güney yarım küre uzun, soğuk bir kış yaşar.

Yapısı ve Yüzey Şekilleri

Yüzeyindeki paslı, kızıl, demir zengini tozlarla lekeli bir görüntüye sahip olan Mars aslında devasa bir çöldür. Aynı zamanda Mars’ın yüzeyi çok sayıda çarpmadan kaynaklı kraterlerle kaplıdır. Ve bu kraterlerin günümüze kadar şekillerini korumuş olması, yüzeyinin en azından bir bölümünün son derece yaşlı olduğunu gösteriyor. Mars, birbirinden farklı çok sayıda jeolojik yüzey şekline sahiptir. Fakat en dikkat çekici özelliği ise kuzey ve güney yarım küreler arasındaki yükseklik farkıdır. Kuzey yarım küreye ait ortalama yükseklik, güney yarım küredekinden yaklaşık 5 km daha alçaktır. Üstelik kuzey yarımküredeki bu sığ alanlar üzerindeki çarpma krateri sayısı son derece düşüktür. Bu durum, kuzey yarımküre alanlarının daha yakın zamanda şekillendiğine ve dolayısıyla yüzey yaşının güney yarım küreye oranla daha genç olduğunu düşündürmüştür. Kuzey ve güney yarım kürelerde izlenen bu belirgin yükseklik farkını oluşturan nedenler için bazı teoriler öne sürülmüştür.

Mars’ın volkanik bir geçmişi vardır. Bu sahip olduğu devasa boyutlu sönmüş volkanlardan anlaşılabilir. Fakat Mars volkanlarının hiçbiri bugün etkin değildir. Bunlardan en büyüğü Olimpos Dağı’dır. Taban çapı 600 km, eteklerindeki uçurum yüksekliği 6 km, zirvesindeki volkanik krater çapı 70 km ve yüksekliği 24 km olmakla birlikte Olimpos Dağı aynı zamanda Güneş sistemindeki en büyük volkandır.

Mars’ta ekvatora paralel uzanan derin bir çatlağın varlığı görüntülenmiştir. Görüntülenen bu yapı “Marineris Vadileri” olarak adlandırılmıştır. Bu geniş çatlak, magma yükselmesinin kabuk üzerinde oluşturduğu şiddetli gerilme ile meydana gelmiştir. Vadi uzunluğu 4,000 km olup en derin yeri 8 km civarındadır. Bazı yerlerinde genişliği 600 km’yi bulabilmektedir. Mars’ta izlenen bu yüzey şekilleri, mantodaki konveksiyon hareketlerinin kabuğa doğrudan etki etmesiyle oluşmuştur. Mars’ta levha tektoniği hareketleri izlenmemektedir. Bu durum Mars’ın Dünya’ya oranla daha erken soğuyup katılaşmasından kaynaklanır. Dolayısıyla Mars’ın kabuk katmanı, yer kabuğundan daha kalındır ve tek levha gibi davranmaktadır.

Mars’ın çekirdeğininse, Dünya’nın çekirdeğinin yarısı boyutlarında ve kükürt bileşikleriyle zenginleşmiş demirden oluştuğu düşünülmektedir. Fakat çekirdekteki sıcaklığın kükürt bileşiklerini eritebilecek düzeyde olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden akışkan hale gelmiş kükürtlü bileşiklerin elektriksel özellikleri, demirinkinden çok farklıdır ve içinde ivmeli hareketler oluşsa bile, manyetik alanlar doğuracak elektrik akımları üretemez. Dolayısıyla günümüzde Mars’ta genel bir manyetik alan izlenememiştir.

Atmosferi

Mars, çoğunlukla karbondioksit, azot ve argon gazlarından oluşan ince bir atmosfere sahiptir. Mavi ve beyaz arası renklerde görülen az sayıdaki bulutlar ise ufak su ve karbondioksit buz kristallerinden oluşmaktadır. Mars’ın atmosferi de Dünya’nın atmosferinden yaklaşık 100 kat daha yoğundur, ancak yine de hava durumu, bulutlar ve rüzgarları destekleyecek kadar kalındır. Atmosferin yoğunluğu mevsime göre değişir ve kışın hava karbondioksiti donduracak kadar soğuktur.

Mars’taki toz fırtınaları, tüm Kızıl Gezegeni örten ve aylarca süren Güneş sistemindeki en büyük fırtınalardır. Bir teoriye göre toz fırtınalarının Mars’ta bu kadar büyüyebilmesinin sebebi havadaki toz parçacıklarının Güneş ışığını emmesi ve Mars atmosferini ısıtmasıdır. Sıcak hava daha sonra soğuk bölgelere doğru akar ve oluşan rüzgarlar yerden daha fazla toz kaldırdıkça atmosfer daha çok ısınır. Bu da daha fazla rüzgarların daha fazla toz toplamasına yol açar.

Uyduları

Mars’ın, kendisine çok yakın yörüngelerde etrafında dolanan ve belirli bir şekle sahip olmayan iki uydusu bulunmaktadır. Her iki uydunun da yörüngesi, Mars’ın ekvator düzlemine çok yakındır. Her iki uydu da Amerikalı astronom Hall tarafından görülebilmiştir. Hall, uydular mitolojideki savaş tanrısı Mars’ın oğullarının ismini vermiştir. Küçük olanına Deimos (Korku) , büyük olanına ise Phobos (Dehşet) demiştir. Yörüngesi daha küçük ve Mars’a daha yakın olan Phobos, gezegen etrafındaki yörüngesini 7 saat 39 dakikada tamamlamaktadır ve Mars’ın merkezine olan ortalama uzaklığı 9,378 km’dir. Deimos ise, gezegen etrafındaki yörüngesini 30.3 saatte tamamlar ve gezegene ortalama uzaklığı ise 23,460 km’dir. Bu uyduların en dikkat çekici özellikleri, küresel şekilden sapmış ve yüzeylerinin ileri düzeyde çarpma kraterleri ile kaplı olmasıdır. Aynı zamanda her iki uydunun da gezegen ile eş dönmeye sahip oldukları, yani hep aynı yüzlerini Mars’a gösterdikleri anlaşılmıştır.

Gözlenmesi ve araştırılması

Mars her zaman bilinen bir gezegen olmasına rağmen, gezegeni teleskopla izleyen ilk kişi Galileo Galilei oldu. Mars yüzeyinin ilk detaylı gözlemleriyse 1659 yılında Danimarkalı bilim adamı Huygens tarafından yapılmıştır. 1666 da İtalyan astronom Cassini, Huygens’in gözlemlerini daha detaylı bir şekilde gerçekleştirmiş ve Mars’taki buzul kutup başlıklarını ilk kez gözlemleyen kişi olmuştur. Huygens ve Cassini’den yaklaşık 100 yıl sonra, Alman kökenli İngiliz astronom Herschel, Mars’ın dönme ekseninin yörüngesine dik olmadığını fark etmiştir. 1877 yılında ise İtalyan astronom Schiaparelli, Mars yüzeyinde birbirini kesen kırka yakın kanal benzeri düz hatlar gözlediğini söylemiştir. Bu gözlem, bilim insanlarına Mars’ta zeki canlıların bulunduğunu ve yüzeyde ileri düzeyde mühendislik yapıları inşa ettiklerini düşündürmüştür. Ancak 20. yüzyıl başlarında gelişen teknolojiyle beraber Mars yüzeyinde izlenen kanal benzeri yapıların, aslında birbiri ile bağlantısı bulunmayan karanlık lekeler olduğu ve bir göz yanılgısı sonucu kanala benzer hatlar şeklinde görüldüğü anlaşılmıştır. Bitki örtüsü gibi görülen alanların ise sadece daha koyu renkteki yüzey şekilleri olduğu tespit edilmiştir.

Mars’ın yüzeyinin yakın plan görüntüleri, ilk kez 1964 ve 1969 yılları arasında Mars’a yakın geçiş yapan  Mariner 4, 6 ve 7 uzay araçları tarafından çekilmiştir. Daha sonraki yıllarda yörüngeye oturtulan Mariner 9, gezegenin yaklaşık yüzde 80’ini haritalamış ve yüzeyde görüntülediği devasa boyutlu sönmüş volkanlardan Mars’ın volkanik bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmıştır.

NASA’nın 1975 yılında gönderdiği ikiz Viking uzay araçları, Kızıl Gezegen’e başarılı bir şekilde iniş yaparak 1976’da gezegenin yüzeyine dokundular. Viking 1, Mars yüzeyinin ilk yakın çekim fotoğraflarını çekti ancak yaşam için güçlü bir kanıt bulamadı. Mars yüzeyine üçüncü başarılı iniş, 1997’de yüzeye ulaşan Mars Pathfinder aracı ile yapılmıştır. Bu aracın Viking araçlarından en önemli farkı, Sojourner adı verilen gezici bir araca sahip olmasıydı. Dünya’dan gelen komutlarla yönlendirilebilen bu araç, Mars Pathfinder’ın 3 ay boyunca iniş bölgesine yakın değişik alanlarda çeşitli oluşumların analizlerini yapmıştır.

2001 yılında gönderilen Mars Odyssey, Mars yüzeyinin altında büyük miktarda buz hâlinde bulunan su keşfetti, fakat araç daha derini göremediği için yüzeyin altında daha fazla su olup olmadığı belirsizliğini koruyor. 2003 yılındaysa Mars yüzeyinin farklı bölgelerini araştırmak gönderilen Spirit ve Opportunity, suyun bir zamanlar gezegenin yüzeyinde aktığını gösterdi. Daha sonra 2008’de NASA, Mars’ın kuzey ovalarına inip su aramak için başka bir proje olarak Phoenix’i gönderdi.

2011 yılında NASA’nın Mars Bilimi Laboratuvarı görevi kapsamında gönderilen Curiosity, Mars kayalarını inceleyip onları oluşturan jeolojik süreçleri araştırdı. Yapılan bu incelemelerin sonunda Curiosity, yüzeyde karmaşık organik moleküller keşfetti ve atmosferdeki metan konsantrasyonlarındaki mevsimsel dalgalanmaları ortaya çıkardı. Yaşanan bu gelişmelerin üzerine NASA, gezegen etrafına iki yörünge aracı (Mars Reconnaissance Yörünge Aracı ve MAVEN) daha gönderdi. Bu arada Eylül 2014’te Hindistan’ın Mars Yörünge Aracı Mars’ın yörüngesine başarıyla girdi ve Hindistan bunu sağlayan dördüncü ülke oldu. Kasım 2018’deyse NASA, yüzeye InSight adlı bir iniş aracı gönderdi. InSight, bir sonda yardımıyla gezegenin jeolojik aktivitesini gözlemleyecek.

NASA, en son olarak Mars 2020 Keşif Aracı adı verilen Curiosity’nin devamı niteliğinde bir rover misyonu başlatmayı planlıyor. Bu görev kapsamında bu araç, antik yaşam belirtilerini inceleyecek. En son ESA ise, 2020’de fırlatılması planlanan ExoMars Keşif Aracı üzerinde çalışıyor.

Kaynakça:

https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/23894/mod_resource/content/1/A207dersnotu_06.pdf

https://solarsystem.nasa.gov/planets/mars/in-depth

https://www.space.com/47-mars-the-red-planet-fourth-planet-from-the-sun.html

https://www.space.com/13558-historic-mars-missions.html

https://www.nationalgeographic.com/science/space/solar-system/mars

Gezegenler: Etkileyici Görsellerle Güneş Sistemimiz-Maggie Aderin-Pocock

Yazan: Ahmet Arda Pektaş