gokyuzu.org

BİLİNEN EVRENDEKİ EN YUVARLAK OBJE: KEPLER 11145123

Zannedilenin aksine yıldızlar mükemmel bir küresel şekle sahip değillerdir. Yıldızlar dönerken merkezcil kuvvet dolayısıyla  basık bir şekil almaya meyillidirler.  Max Planck Enstitüsü ve Göttingen Üniversitesi’nden Laurent Gizon ve araştırmacılar ‘Astrosismoloji’ adı verilen bir yöntemle, yavaş dönen yıldızların basıklığını kesin bir doğrulukla hesaplamayı başardılar. Bu basıklık yıldızların ya da diğer gökcisimlerinin ekvatorları ve kutuplarının merkeze olan uzaklıkları arasında bir fark meydana getirmektedir. Örneğin, Güneşimizin ekvatorunun merkeze olan uzaklığı kutuplarının merkeze uzaklığından 10 km daha fazladır; Dünyamız için ise bu fark 21 km’dir. Ancak Gizon ve ekibi Dünya’dan 5000 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızın ekvatoru ve kutuplarının merkeze olan uzaklık farkının yalnızca ‘3 km’ olduğunu buldu. Bu da bu gaz devinin  mükemmel bir şekilde küresel olduğu anlamına gelir.

Bütün yıldızlar kendi eksenleri etrafında ne kadar hızlı dönerlerse merkezcil kuvvetin büyüklüğünden dolayı o kadar basık hale gelirler. Laurent Gizon ve ekibi Güneş’ten 2 kat daha büyük ve 3 kat daha yavaş dönen Kepler 11145123 isimli yıldızı incelediler. Bu yıldızı incelemelerinin sebebi yıldızın gökyüzüne bakıldığında sinüs eğrisi şeklinde salınım yapmasıdır. NASA’nın Kepler uzay teleskobu bu yıldızın salınımlarını dört yıldan uzun süredir gözlemlemektedir.Farklı salınım türleri, yıldızsal enlemlerin değişimine karşı hassastır. Bilim insanları araştırmaları için daha düşük enlem bölgelerine ve daha yüksek enlem bölgelerine duyarlı farklı salınım türlerini karşılaştırdılar. Bu karşılaştırma  1 km’lik hassasiyetle  yıldızın ekvator ve kutuplarının merkeze uzaklıkları farkının 3 km olduğunu gösterdi. Gizon’un açıklamasıyla: “Bu Kepler 11145123’ü  bilinen evrendeki en yuvarlak cisim yaptı!”

Bu yıldız şaşırtıcı bir şekilde dönme oranının gerektirdiğinden daha da az basıktır.Araştırmacılar düşük enlemlerdeki manyetik alanın varlığının, yıldızı yıldızsal salınımlarda daha küresel gösterebileceğini öne sürdüler. Tıpkı helyosismolojinin Güneş’in manyetik alanındaki çalışmalarda kullanılması gibi, astrosismoloji de uzak yıldızların manyetik alanı ile ilgili çalışmalarda kullanılabilir. Ancak yıldızsal manyetik alanların -özellikle zayıf manyetik alanlar- uzak yıldızlarda doğrudan tespit edilmesi oldukça zordur.

Kepler 11145123, net bir parlaklık ölçümüne ve uygun salınıma sahip olan tek yıldız değildir. Gizon: ” Bu yöntemi Kepler dışında yaklaşmakta olan TESS ve PLATO uzay görevlerinde de  kullanmayı amaçlıyoruz.” dedi ve şöyle ekledi: ”Astrofizikteki önemli bir teorik alan artık gözlemlenebilir hale geldi.” 

-Fatma Yaşa, İlkcan Erdem

Kaynakhttp://phys.org/news/2016-11-distant-star-roundest-nature.html

http://www.astronomy.com/news/2016/11/kepler-11145123-attained-a-new-status

http://www.skyandtelescope.com/astronomy-news/astronomers-discover-roundest-star/

İleri okuma:

http://advances.sciencemag.org/content/2/11/e1601777.full

Yazan: Fatma Yaşa

Süper Ay’a Yolculuk

“Seni öpebilir miyim o halde? Bu acınası kağıtların üzerinde? Ya da camı açar, gecenin soğuk havasını öperim ben!” (Franz Kafka)

Gece kendine hayran bıraktı yine… Tombul mu tombul bir dolunay vardı ki bugün, biz ona “Süper Ay” diyoruz. Bu halini 18 yıl boyunca bir daha göremeyeceğiz. Gözlerimizle okşadık bugün onu, kraterlerinde zıpladık. Acılarımızı, kederlerimizi, sevinçlerimizi boşalttık. Çok güzel bakıştık çünkü. Gözümüz cız olmasın diye de ay filtresi kullandık, uzun zamandır kabından çıkmamıştı… Yüzlerce yıldız çocuğu geldi bu şölene ve takipli bir kundağımız olduğu için de şükrettik açıkçası. Yoksa, mümkün değildi bukadar insana hızlıca gözlem yaptırmak.

İşin en can alıcı noktası, arka taraftaki amfide Pink Floyd ve Camel şarkıları çalıyor olmasıydı. Ay duyamıyordu bunları ama gözlerimizden okuyordu elbet kalbimize nasıl işlediğini.

Yoruldu tabi o kadar bakışmaya, e napsın usulca bulutları çekti önüne yaklaşık iki saatlik gözlemin ardından. Saklanmadı yani, yapmaz öyle şey.

Ve son olarak, Camel’ın Rajaz şarkısından bir bölümle noktalayalım yazımızı;

Güneş ufukta son hüzmeleriyle kaybolduğunda
ve karanlık yerini aldığında…
Dinlenmek için mola vereceğiz.
Aşk şarkılarını,
Trajedi hikayelerini paylaşarak.

Yazan: Çağrı Erciyes

Kahverengi Cücenin Meşakkatli Keşfi

Bu illüstrasyon yeni keşfedilen kahverengi cüceyi göstermekte.

Uzak bir yıldız, ön planında bulunan bir kozmik nesnenin yarattığı kütleçekimsel alandan dolayı kütleçekimsel merceklemeye uğrayarak da gözlenebilir. NASA’nın Spitzer ve Swift uzay teleskopları işbirliği yapıp bu tarz mercekleme olaylarını yakalama  peşindeler ki yapılan gözlemler sonucunda  bir kahverengi cüce keşfedildi.

Kahverengi cücelerin yıldızlar ve gezegenler arasındaki kayıp halka olduğu düşünülüyor. Bazılarının kütlesi Jüpiter’in kütlesinin 80 katına ulaşabilse de, çekirdekleri yıldızlarınki gibi nükleer füzyon olaylarıyla enerji üretecek kadar sıcak ve yoğun değildir. Bilim insanları, kütlesi Güneş’e yakın olan yıldızların %1’inden azında, 3 ile 5 astronomi birimi (Dünya ile Güneş arası mesafe) arası mesafede bir kahverengi cücenin yörüngede dolaştığını keşfettiler. Bu olay “Kahverengi Cüce Sahrası” fenomeni olarak adlandırılır.

Yeni keşfedilen kahverengi cüce de bu fenomene dahil olabilir. Spitzer ve Swift teleskopları kütleçekimsel mercekleme gözlemini, yeryüzünde yapılan araştırmalardan sonra, OGLE’nin (Optical Gravitational Lensing Experiment) de katkısıyla gerçekleştirdi. Cüceye “OGLE-2015-BLG-1319” adı verildi.

Nasa’da görev alan Yossi Shvartzvald bu olayın ardından kahverengi cüceler hakkında “Kahverengi cücelerin yıldızların çevresinde nasıl oluştuklarını ve neden aralarında bu kadar uzaklık olduğunu anlamak istiyoruz,” açıklamasında bulundu.

Kütleçekimsel Mercekleme (Microlensing) Nedir?

Kütleçekimsel mercekleme olayında, gözlemci için bir nevi fener görevi görmesi için arka planda kaynak bir yıldız seçilir. Büyük kütleli bir cisim, kaynak yıldızın önünden geçtiği zaman yıldızın ışığını saptırır ve odaklar. Böylelikle gözlemciye ulaşan ışık daha da parlaklaşır. Geçen cismin kütlesine ve hizasına bağlı olarak yıldız binlerce kat daha parlak dahi görünebilir.

Kütleçekimsel mercekleme yöntemiyle gözlenen cismin özelliklerini daha iyi anlamak için birden fazla teleskopla farklı konumlardan gözlem yapılabilir. Bu işlemi birden fazla teleskopla yapmak, bilim insanlarının ıraklık açısından (paralaks açısı) faydalanmasıyla mümkün olabiliyor. Başparmağınızı burnunuzun önünde tutun, sırasıyla bir gözünüzü kapatarak parmağınıza bakın. Parmağınızın uzayda yer değiştirdiğini hissedeceksiniz. Tıpkı parmağınızda olduğu gibi, paralaks yöntemiyle farklı konumlardan teleskopla gözlediğiniz cisimler de farklı büyütme modelleri sergiler.

Iraklık açısı; bir kimsenin gözünden çıkan, biri yerkürenin merkezinde öbürü yeryüzünde bulunan iki doğrunun bir gökcisminin merkezinde birleşerek oluşturdukları açı.

Kahverengi cüceden kaynaklanan kütleçekimsel merceklemeyi gözlemlemek için iki uzay teleskobu ve bir gözlemevi ortak olarak çalıştı.

Bu konu hakkında Shvartzvald “Ne zaman birden fazla noktadan gözlem yapsanız, iki uzay teleskobunuzun olması bir cismin ne kadar uzak olduğunu görmek için bir çiftten fazla gözünüz olması gibi oluyor; cismin kütlesi ile uzaklığı arasındaki oranı hesaplamak için daha fazla veri elde ediyorsunuz.” diyor.

Uzay ve yeryüzü teleskoplarından elde edilen veriler birleştirildiğinde, yeni keşfedilen kahverengi cücenin kütlesinin Jüpiter’in 30-65 katı arasında olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar ayrıca kahverengi cücenin, başka bir K cücesinin (Güneş’in yarı kütlesine sahip olan yıldızlar) yörüngesinde dolaştığını da buldular. Araştırmacılar cüce gezegen ve yörüngesinde dolandığı yıldız arasındaki uzaklık için iki ihtimal buldu: 0,25 astronomi birimi ve 45 astronomi birimi. Eğer uzaklık 0,25 astronomik birim ise bu durum kahverengi cüceyi “Kahverengi Cüce Sahrası” fenomenine dahil edecek.

Araştırmanın diğer ortağı Geoffrey Bryden, bu araştırmanın üzerine, “Gelecekte, bunun gibi farklı konumlardan daha fazla çoklu kütleçekimsel mercekleme olayını tespit etmek ve kahverengi cüceler ile gezegen sistemleri hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyoruz,” diyor.

Kaynak: Phys.org

Çeviri: Deniz Gamze Sanal

N’oluyor bu Titan’da? Cassini, Titan’daki Metan Bulutlarının Evrelerini Açıklıyor.

Hızlandırılmış bir video, Titan’ın bulutlarının dinamiğini açıklayabilir mi?

Şekil 1: Cassini’nin  Titan’ın üzerinde çektiği metan bulutları.

Kaynak:  (NASA/JPL-Caltech/Space Science Institute)

Nasa’nın uzay aracı Cassini, Satürn’ün uydusu Titan’da  gezen metan bulutlarını görüntüledi.

Her 20 saniyede 1 adet görüntü alarak çekilen ve 11 saat süren bu video, Titan’daki metan bulutlarının  gelişme evrelerinin ardından gezegen büyüklüğündeki uyduda gezindiklerini ve ardından yok olduklarını bize gösterdi.

Videoda da görülen bu bulutların hızları  7 ile 10 m/sn arasında değişmekte.

Cassini’nin şimdiye kadar çektiği fotoğrafların büyük kısmı günler, hatta haftalar almıştı. Bunun yanında, bu video ise sadece 11 saatlik bir gözlem sonucu oluşturuldu.

Bu video, bilim insanlarına bulutların dinamiğini daha iyi inceleme ve gözlemleme imkanı veriyor.  Bu yeni gözlemler, Titan’ın değişim sezonunun daha bitmediğini gösteriyor.

Cassini, Titan’ı ve hava durumunu 2017’ye kadar gözlemlemeye devam edecek.

Kaynak: Astronomy.com

Çeviri: Ege Can Karanfil

Jüpiter Hilali Şafaktan Önce Gökyüzünde Karşılıyor

Son günlerde sabahları iş yolculuğum keyifli geçiyor. Orion (Avcı) takımyıldızı dışarıda,  güneybatı yönünde beni bekliyor. Arabamı garajdan çıkarıp kuzeye doğru dönerken Kutup Yıldızını saptamam birkaç saniyemi aldı. Çok parlak değil fakat yine de amatör astronomlar için güvenilir bir yol bulucu. Yolcuğumun geri kalan 45 dakikası boyunca çoğunlukla doğuya doğru gittim. Bence bu şanslı bir yön, çünkü sabahın karanlığına doğu ufkunu net bir biçimde görmeyi ekleyince ortaya Jüpiter’in harika görüntüsü çıkıyor.

Venüs’ü “Sabah Yıldızı” olarak aklınıza yerleştirmiş olabilirsiniz, fakat bu sabah doğuda gördüğünüz  -1.7 kadirlik  parlak ışık Jüpiter’diJüpiter 2 haftadır şafakta ufkun üstünde kendini gösteriyor. Her sabah gündoğumuyla kendi doğumu arasındaki süreyi  biraz daha arttırıyor: bugün(27 Ekim 2016), 40° Kuzey enlemindeki gözlemciler için Güneş’in doğuşundan 1 saat önce Jüpiter 11° yukarıda olacak; bugünden itibaren 2 hafta boyunca, Jüpiter’i görmek için Güneş doğmadan 1 saat önce doğu-güneydoğu istikametine  doğru ufuktan 30° yukarıya bakabilirsiniz.

İş yolcuğumla ilgili bir diğer güzel şey ise “ufalan” Ay’ dan geliyor. 15 günden daha az bir süre önce, Dolunay’ın ışığı sayesinde evden çıkarken balkonumda uzun bir gölge bırakıyordum. O zamandan beri Ay’ın aydınlık kısmının küçülüşünü, Yeni Ay’a doğru ilerleyişini izliyorum. Küçülen Ay Dünya çevresindeki hareketi sayesinde, gökyüzünde doğuya doğru kayıyor. Günden güne Ay, gökyüzünde çizdiği yolda Jüpiter’e yaklaşarak doğuya doğru ilerliyor.

Yarın sabah (28 Ekim Cuma), Kuzey yarımkürenin orta enlemlerindekiler için çıplak gözle görülebilecek olan bu yakınlaşmada Ay ve Jüpiter 2° den daha az bir mesafede olacaklar.Eğer doğu ufkunu net bir şekilde görebiliyorsanız, Jüpiter çok alçakta olmasına rağmen en iyi gözlem gündoğumundan 90 dakika önce olacaktır. Eğer karanlık gökyüzünde bulabilirseniz dürbün ile Galileo uydularını ve İkizler Takımyıldızı’nın en parlak 3. Parlak yıldızı olan Alhena’yı da görebilirsiniz. Hava aydınlandıkça, Jüpiter’in uydularını ve Alhena’yı seçmenin inanılmaz şekilde zorlaştığını ve gözünüzün önünde solup yok olduğunu göreceksiniz.

Yaz akşamları  Vega’nın  ne kadar erken gökyüzünde görünmeye başlayacağını bulmaya çalışırım. Kışın gezegenler sabahları erken saatlerde görüldükleri zaman buna benzer bir oyun oynarım: Aydınlanan gökyüzünde ne zaman gezegeni görememeye başlayacağım? Güneşin doğuşuna yaklaşık 1 saat kalana dek Jüpiter hafifçe yükselmiş olacak ve  çıplak gözle görülecektir. Peki başka bir yere bakıp hemen ona tekrar baktığınızda, onu tekrar tespit edebilir misiniz? Aslında, Hilal size Jüpiter’in yerini tekrar bulmada yardım edecektir, lakin o olmadan yeniden bulmak çok daha zor. Bu sonbahar bir gözünüz saatinizde olsun ve bize Jüpiter’i ne kadar uzun süre boyunca görebildiğinizi bildirin.

Telif Hakkı: Konstantinos Christodoulopoulos

Çeviren : Doğu Can Şahin

Kaynak: Sky & Telescope

Çakılı Kalan Saat: Saatler Artık Geri Alınmıyor

Saatleri bir ileri bir geri almak birçoğumuz için ancak kafa karıştırıcı bir angaryadır (“Şimdi saatleri ileri mi alıyorduk, geri mi?” diye düşünmüşlüğünüz kesin olmuştur). Bir kısmımız içinse saatlerin değişmesi mevsim dönümlerini simgeleyen bir dönüm noktası, zamana hükmeden insanoğlu için şaşmaz bir ritüeldir. Gelgelelim bu hafta sonu olması gereken bu ritüel (ya da kargaşa, nasıl diyorsanız) olmayacak, çünkü 8 Eylül’de çok da ses getirmeyen bir şekilde Türkiye’nin zaman dilimi toptan değişti. Resmi Gazete’de yayımlanan karar “yaz saati uygulamasının yıl boyu sürdürülmesi” hakkındaydı gerçi; ama bu aynı olaya farklı bir bakış açısı aslında. O zaman tam olarak ne olduğunu ve saatlerin çakılı kalmasının ne anlama geldiğini anlatmadan önce kısaca yaz saatinin geçmişine ve şimdiye kadarki ritüellere (ya da kargaşaya, PEKİ) bakalım.

Saatler İleri, Marş!

Modern anlamda yaz saati fikri ilk defa 1895’te, Yeni Zelandalı bir böcek bilimci tarafından önerilmiş: Saatleri ileri alınca öğleden sonra böcek toplamak için daha fazla gün ışığı olacağını fark etmiş çünkü… Ülke çapında yaz saati uygulaması ise ilk defa 1916’da, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından 1. Dünya Savaşı sırasında hayata geçti, 1970’lerdeki enerji kriziyle de birçok ülkede belli bir düzene oturdu.

Yaz saatinin amacını hepimiz biliyoruz: Gündüz saatlerini verimli kullanmak ve enerji tasarrufu sağlamak. Normalde kullandığınız standart zaman, yerel zamandan çok farklı değilse (ki kış saati uygulamasında Türkiye’nin batısı için öyle) Güneş’in tepeye geldiği öğlen vakitleri 12’de olmaya meyillidir, sabah 07:00’de uyanıp 23:00’te yatan biri içinse “kendi gün ortası” ancak saat 15:00’tedir. Böyle olunca uzun yaz günlerinde siz uyanmadan saatler önce gün doğmuş, daha birkaç saat daha ayakta kalacakken hava kararmış olur.

Yani yaz saati, gündüz zamanlarını insan aktivitelerine bir nebze de olsa uydurmaya çalışan bir sistemdir. Hatta Ekşi Sözlük’ten bir yazarın dediği gibi, “yaz saati uygulaması aslında insanın kendini kandırmasıdır”, çünkü gün ışığından faydalanmak için insanları yazın bir saat erken kaldırmaya zorlamak yerine saatleri bir saat ileri aldırıyoruz. Hangimiz mayısta 07:40 dersine gitmek ister ki?

Üstteki harita ise geçen ay itibariyle yaz saatini uygulayan bölgeleri gösteriyor. Mavi ve turuncuyla gösterilen yerler yaz saati uygulamasını uygulayan, açık griyle gösterilen yerler bir zamanlar yaz saatini denemiş ama artık kullanmayan, koyu griyle gösterilen yerler ise yaz saatinin yüzüne hiç bakmamış bölgeler. Renkli bölgelerin azlığı sizi şaşırtabilir: Avrupa ve Kuzey Amerika haricinde saatleri bir ileri bir geri alan pek de ülke yok aslında. Ama unutmamakta fayda var, yaz saati uygulaması sadece orta enlemlerde işe yarıyor. Ekvatora yakın bölgelerde gün uzunluğu zaten çok fazla değişmediği için gündüzleri insanlara göre ileri geri kaydırmaya gerek yok, yüksek enlemlerde ise yazın gündüzler o kadar uzun ki saatlerle oynamanın anlamı yok. Bir de bazı ülkeler—Rusya gibi—olması gerekenden daha doğuda bir boylamı standart zaman için referans kabul ediyor, bu da yıl boyu yaz saati etkisi yaratıyor.

Uygulamaya karşı olan araştırmalar da az değil: Bazı araştırmalar yaz saati uygulamasının ısınma, klima ve modern aydınlatmanın olduğu günümüz dünyasında kayda değer bir enerji tasarrufu sağlamadığını iddia ediyor. Akşam ışığı insanları daha çok gezmeye teşvik ettiğinden otomobil ve petrol endüstrisinin uygulamayı desteklediği bile iddia edilmiş! Başka bir araştırma da muhtemelen biyolojik saatimizle oynadığımız için baharda saatleri ileri aldıktan sonraki birkaç gün kalp krizi riskinin arttığını bulmuş (Gerçi güzde ise tam tersi oluyormuş). Evrim Ağacı da bu konuda kendi argümanlarını burada sunmuş. Saatleri bir ileri bir geri almanın herkesin mutlu olduğu bir konu olmadığı belli.

Türkiye’de Durum Ne?

Türkiye’de yaz saati uygulaması başlangıçta biraz karışık, hatta çılgınca olmuş, takip etmesi zor. Türkiye’nin 30° doğu boylamına göre ayarlanmış standart zaman dilimi GMT+02:00 olarak geçer (Greenwich Ortalama Zamanı—“Greenwich Mean Time” + 2 saat, nam-ı diğer “kış saati”), doğu sınırımızın hemen dışındaki 45° doğu boylamına göre ayarlanan yaz saati ise GMT+03:00’e denk geliyor. İlk yaz saati uygulaması ta Osmanlı döneminde, daha doğrusu İtilaf devletlerinin talebi üzerine 1919’da uygulanmış, sonraki 3 yaz ise İstanbul ile sınırlı kalmış. Cumhuriyetin ilanından sonra 1924-1926 arasında yaz saati uygulanmış, 1926’da saatler geri alınmayarak 1940’a kadar ileri zaman (GMT+03:00) kullanılmış. 2. Dünya Savaşı’nın ağır ekonomik etkilerinden dolayı Temmuz 1940’ta saatler bir saat daha ileri alınmış (GMT+04:00: “çifte yaz saati”. Yazın Ankara’da akşam 9’da güneşin hala batmadığını düşünün). Ekimde saatler geri alınmış (GMT+03:00), ama şartlar gereği aralıkta yeniden ileri alınmış (GMT+04:00). Eylül 1941’de ise saatler iki gün üst üste birer saat geri alınarak normal zamana dönülmüş (GMT+02:00). 1942-1945 yıllarında da saatler tüm yıl bir saat ileride tutulmuş, 2. Dünya Savaşı bitince—ÇOK ŞÜKÜR—standart zamana geri dönülmüş.

İlk defa 1947’de bazı Avrupa ülkeleriyle senkronize olarak yaz saati kullanılmaya başlanmış, fakat bu sadece 5 yıl sürmüş. Uzun bir gelgitli evreden sonra, 1985’ten beri her yıl sistematik bir şekilde yaz saati uygulamasını kullanıyoruz—yani, kullanıyorduk.

Alttaki grafikte ise Türkiye’nin yıllar boyunca kullandığı zaman dilimleri görülebilir. Tüm yıl süren kalıcı saat dilimi değişiklikleri bazen “sürekli yaz saati”, bazen ise “ileri saat” olarak kullanılmış, yani saat dilimimiz pratikte değişse bile GMT+02:00 standart zamanı referans kabul edilmiş

Şimdi Ne Oldu Peki?

En başta da bahsettiğim gibi, “kalıcı yaz saati” olarak bahsedilen şey, Türkiye’nin saat diliminin değişmesinden başka bir şey değil. Değişikliğin bu şekilde sunulması hem olayı daha anlaşılır kılıyor, hem de olası tepkileri azaltıyor (“Zaman dilimini değiştirdik, yaz saatini de çöpe attık,” dense daha fazla itiraz geleceği kesin). Ha yaz saati kalıcı olmuş, ha saat dilimi değişmiş, ne fark eder peki? Her ne kadar Türkiye’de kış saati yılda sadece 5 ay uygulansa da resmi zaman dilimimiz standart zaman olarak kabul edilen kış saatiydi. Yani kış saatinin kaldırılması pratikte saat dilimimizin değişmesi anlamına geliyor. Nasıl “365 gün indirim” diye bir şey yoksa (aslında fiyatlar öyledir), 365 gün yaz saati diye bir şey söz konusu olamaz. Sonuç olarak 8 Eylül’de saat dilimimiz değişti ve aynı anda yaz saati kaldırıldı. İkisi aynı anda olunca 8 Eylül günü hiçbir şey değişmedi tabii, farklılığı ayın 30’unda saatleri geri almadığımızda göreceğiz.

Bu değişiklikteki zamanlama, Batı’dan uzaklaşıp yüzünü Doğu’ya dönme politik alt metinlerini de taşıyor gibi. Bu yıl bunu gerçekleştirerek hem Avrupa’nın senkronize bir şekilde kullandığı yaz saati uygulamasını terk ettik, hem de Moskova dahil Rusya’nın batısıyla ve Suudi Arabistan’la yıl boyunca aynı zaman dilimine sahip olduk. Rusya da genel olarak normalden daha doğuyu referans alan, “sürekli yaz saati” olarak tanımlanabilecek zaman dilimleri kullanıyor. Avrupa’yla ise zaman farkı yazın farklı, kışın farklı (bir saat daha fazla) olacak.

Sonuç?

İyi haber: Saatler geri alınmadığı için akşamüstleri Güneş bir saat daha geç batacak. Ankara’da Güneş aralıkta bile 17:20’den önce batmayacak, yani 17:30 derslerinden çıktığımızda hava hala aydınlık olacak. Normalde Güneş ancak şubat ortasında o saatte batmış oluyordu. Güneş daha geç batacağı için hava daha geç soğumaya başlayacak, gökyüzü gözlemlerimiz için iyi haber 🙂 Doğu Anadolu’da ise kullanılan zaman yerel saate daha yakın olduğu için Güneş 15:30 gibi aşırı erken saatlerde batmış olmayacak. Bir de elektriğin en yoğun kullanıldığı akşamüstü saatlerinde daha az elektrik tüketeceğiz.

Kötü haber: Saatleri geri aldığımızda gün doğumları da bir saat ileride kalacak, öyle ki ocak başında Güneş’in 08:10’a kadar doğmadığını göreceğiz (Hele Edirne’de Güneş 08:40’ta ancak doğacak). 08:40 dersine yetişmek için kalktığınızda hele şehirdeyseniz etraf hala zifiri karanlık olacak. Sabahın köründe işe yetişmesi gerekecek insanlar alacakaranlıkta yollara düşecek. Sabahları derse koşarken etraf bir saat daha az Güneş ışığına maruz kalmış olduğu için ortalık birkaç derece daha soğuk olacak. Muhtemelen akşam güneşinin sağlayacağı tasarrufun çoğu de sabahları aydınlatma ve ısıtma için gidecek. Kaldı ki dişe dokunur bir tasarruf olsa bile, zaten stresli bir okul/iş hayatı süren vatandaşımızın “gecenin köründe” kalkıp iş görme zorunluluğundan ötürü daha stresli sabahlar yaşayacağını ve genel bir verimlilik kaybı olacağını düşünüyorum.

Bir de standart dışına çıkmanın getirdiği karışıklık var. Geçen yıl saatler seçimlerden dolayı iki hafta geç geri alındı da iki hafta sonu birden insanların nevri döndü: Akıllı telefonlar saatleri erkenden geri aldı, insanlar “Saat kaç?” diye Google’dan arama yapmaya kalktılar. Onu geçtim bilgisayar sistemlerinin, banka veritabanlarının saatlerinin güncellenmesi var; en basitinden telefondaki ajandamda bile etkinliklerin saatleri 30 Ekim’den itibaren sapıtıyor.

Ama şimdiden belirteyim, pazar günü kafanızın karışmasına hiç gerek yok! Tek lazım olan basit bir saat: Hani milyar transistörlü bilgisayar-telefonların işlevi olarak sunulmayan, internetten kendini güncelleyemeyen, ekimin son pazar gecesi saat 04:00’te kendini geri almaya programlanmamış bir saat. Köşede atıl duran çalar saat var ya, çıkarın onu ortalığa, pilini takın güzelce, saatini ayarlayın. Ondan sonra yapmanız gereken çok basit: Hiçbir şey yapmamak. Pazar sabahı saate bakınca doğru zamanı gördüğünüzden emin olabilirsiniz, böylece saati bile Google’a sorma rezilliğine de düşmemiş olursunuz.

Tabii ben bu konuda uzman değilim, yaptıkları çalışmalar sonucu güzel bir tablo çizen bilim insanları da var. Kimin haklı olduğunu bu kış birlikte göreceğiz, umarım endişelerimde haklı çıkmam.

Kaynaklar:

https://eksisozluk.com/entry/15865235

https://en.wikipedia.org/wiki/International_Meridian_Conference

https://en.wikipedia.org/wiki/Time_zone

http://www.astrolojidergisi.com/yazsaati.htm (Sitenin adı “astroloji”li olsa da bu sayfada kullanılan kaynaklar çok sağlamdı.)

http://www.evrimagaci.org/fotograf/30/7217

http://www.itu.edu.tr/haberler/2016/09/09/itu-tasarruf-eden-ve-daha-mutlu-bir-turkiye-icin-saatleri-sabitledi

http://www.journals.istanbul.edu.tr/iutarih/article/view/5000119516/5000110316

https://www.timeanddate.com/time/change/turkey/istanbul

Yazan: Çağatay Kerem Dönmez

Son 10 Yılın En Parlak Mars’ı

Akşamları gökyüzünü süsleyen gezegenlerden biri olan Mars, neredeyse Jüpiter kadar parlak görünüyor. -2.06 görünür parlaklığıyla son 10 yılın en parlak Mars’ını, güneydoğu yönüne baktığımızda kırmızı rengi sayesinde ayırt edebiliriz. Kızıl gezegenin parlaklığı günler ilerledikçe azalacak ancak yine de parlak Mars’ı görmek için vaktimiz var. Kızıl gezegene eşlik eden iki gökcismi daha var! Akrep Takımyıldızı’nın kalbi olarak da bilinen Antares ile Satürn. Görselde görüldüğü gibi, bu üç gökcisminden en yüksekteki Mars, en soldaki Satürn, diğeri ise Antares. Oluşturdukları üçgen sayesinde gökyüzündeki yerlerini kolaylıkla tespit edebilirsiniz. Bunlara ek olarak batı yönüne doğru bakacak olursak Jüpiter’i de görebiliriz.

Gökyüzünüz açık olsun!

Telif Hakkı: EarthSky

Kaynak: EarthSky

Kütleçekimsel Dalgalar Einstein’ın Öngörüsünden 100 Yıl Sonra Keşfedildi!

Bilim insanları ilk kez, Evren’in uzak noktalarındaki sarsıntılı bir olay sonucunda Dünya’ya ulaşan, kütleçekimsel dalga olarak isimlendirilen, uzay-zaman dokusunda dalgacıklar gözlemledi. Bu, Albert Einstein’ın 1915 genel görelilik kuramındaki önemli öngörüsünü onaylamakla beraber, Evren’e dair emsalsiz bir pencere açıyor.

Kütleçekimsel dalgalar, çarpıcı kökenleri ve kütleçekim kuvvetinin doğası ile ilgili, başka türlü elde edilemeyecek bilgiler taşıyor. Fizikçiler, tespit edilen kütleçekimsel dalgaların iki karadeliğin çok daha devasa tek bir karadelik haline gelmek üzere birleşmesinin son saniyesinin son kesitinde oluştuğu kanaatine vardı. İki karadeliğin çarpışması öngörülmüş, ancak tespit edilmemişti.

Kütleçekimsel dalgalar, 14 Eylül 2015’te, Doğu Yaz Saati’ne göre saat 17:51’de (09:51 UTC), Livingston, Lousiana, ve Hanford, Washington, ABD’de bulunan ikiz Lazer Inferometresi Kütleçekimsel-Dalga Gözlemevi (İngilizce kısaltması: LIGO) dedektörlerinin ikisi tarafından da gözlemlendi. Ulusal Bilim Kurumu (İngilizce kısaltması: NSF) tarafından finanse edilen LIGO Gözlemevleri, Caltech ve MIT ortaklığıyla tasarlanmış, inşa edilmiş ve işletilmiş. Physical Review Letters dergisinde yayımlanması kabul edilen keşif, LIGO Bilimsel Ortaklığı (GEO Ortaklığı ve Avustralya Interferometrik Kütleçekimsel Astronomi Birliği’ni de kapsayan), ve Virgo Ortaklığı tarafından, iki LIGO dedektörünün verileri kullanılarak yapıldı.

LIGO bilim insanları, gözlemlenen sinyallere göre, bu olaydaki karadeliklerin yaklaşık olarak 29 ve 36 Güneş ağırlığında olduğunu ve çarpışmanın 1.3 milyar yıl önce gerçekleştiğini yaklaşık olarak hesapladılar. Neredeyse 3 Güneş ağırlığında kütle, görülebilir Evren’inkinin 50 katı kadar olan düşük bir güç çıkışıyla, bir saniye kesitinde kütleçekimsel dalgalara dönüştü. Bilim insanları sinyallerin ulaşma zamanlarına bakarak-Livingston’daki dedektör olayı Hanford’dan 7 milisaniye önce kaydetti-kaynağın Güney Yarımküre tarafında olduğunu tespit etti.

LIGO, çarpışan karadeliklerde kütleçekimsel dalgaları gözlemleyerek, Evren için yeni bir pencere açtı. WASHİNGTON, DC/Cascina, İtalya .

Genel göreliliğe göre, birbiri etrafında dönen iki karadelik, milyarlarca yıl zarfında onları birbirine ağır ağır, son dakikalara gelindiğinde ise çok daha hızlı bir biçimde yaklaştıracak şekilde, kütleçekimsel dalga yaymak suretiyle enerji kaybeder. Son saniyenin son kesitinde, karadelikler neredeyse ışık hızının yarısı kadar bir hızla çarpışarak, daha devasa tek bir karadelik oluşturur. Bu sırada, Einstein’ın E=mc^2 formülüne uygun olarak, birleşen karadeliklerin kütlesinin bir kısmı enerjiye dönüşür. Bu enerji, son bir kuvvetli kütleçekimsel dalga saçılması aracılığıyla salınır. İşe LIGO’nun gözlemlediği kütleçekimsel dalgalar bunlardı.

Kütleçekimsel dalgaların varlığı ilk kez 1970 ve 80’lerde, Joseph Taylor, Jr ve meslektaşları tarafından kanıtlanmıştı. Taylor ve Russell Hulse, 1974 yılında bir nötron yıldızı etrafında dönen bir pulsardan oluşan bir ikili sistem keşfetti. Taylor ve Joel M. Weisberg, 1982 yılında pulsarın yörüngesinin, kütleçekimsel dalgalar formunda enerji yaydığı için, yavaş yavaş küçüldüğünü fark etti. Pulsarın keşfi ve bunun kütleçekimsel dalgaların ölçümünü yapılabilir kılmasından ötürü, Hulse ve Taylor 1993 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı.

Yeni LIGO keşfi, dalgaların Dünya’dan geçerken uzay-zamanda sebep olduğu ufak bozulmaların ölçülmesi suretiyle, kütleçekimsel dalgaların ilk doğrudan gözlemini teşkil ediyor.

LIGO Laboratuvarı’nın yetkili müdürü, Caltech’ten David H. Reitze, “Kütleçekimsel dalgaları gözlemleyerek, en az 50 yıl önce hırslı bir şekilde belirlenmiş olan, bu anlaşılması zor olayı doğrudan tespit etmek ve Evren’i daha iyi anlamak hedefine ulaşmış olduk. Böylece, tam da genel görelilik kuramının 100. yılında Einstein’ın mirasını değerlendirip, öngörülerini ispatladık.” dedi.

Keşif, ekipmanların hassasiyetini ilk jenerasyon LIGO dedektörlerine göre arttırarak, Evren’in daha büyük bir kısmının incelenmesine olanak sağlayan önemli bir iyileştirme olan, Gelişmiş LIGO’nun yükseltilmiş kabiliyetleri sayesinde yapılabildi-üstelik kütleçekimsel dalgaları daha ilk çalıştırılışında bulmayı başardı. Gelişmiş LIGO’yu, ABD Ulusal Bilim Kurumu finanse ediyor. Almanya (Max Planck Topluluğu), Birleşik Krallık (Bilim ve Teknoloji Tesisleri Konseyi, İngilizce Kısaltmasıyla, STFC) ve Avustralya’daki (Avustralya Araştırma Konseyi) finansal açıdan destek olan bazı kurumlar da projeye maddi açıdan önemli maddi taahhütte bulundu. Gelişmiş LIGO’yu çok daha hassas kılan ana teknolojilerin bir kısmı, Almanya Birleşik Krallık GEO Ortaklığı tarafından geliştirildi ve test edildi. Önemli bilgisayar kaynakları AEI Hannover Atlas Kümesi, LIGO Laboratuvarı, Syracuse Üniversitesi ve Milwaukee Wisconsin Üniversitesi’nin katkılarıyla sağlandı. Gelişmiş LIGO için çeşitli üniversiteler ana bileşenleri tasarladı, yaptı ve test etti; bunlar: Ulusal Avustralya Üniversitesi, Adelaide Üniversitesi, Florida Üniversitesi, Stanford Üniversitesi, New York Şehri Columbia Üniversitesi ve Lousiana Devlet Üniversitesi.

NSF’nin yöneticisi France Cordóva “1992 yılında, LIGO’nun ilk fonu onaylandığında, bu NSF’nin yaptığı en büyük yatırımı teşkil ediyordu.” dedi, “Bu büyük bir riskti. Ama Ulusal Bilim Kurumu, bu tür riskler alan bir kuruluştur. Keşif yolunda hiç de belirgin olmayan bir noktadayken, temel bilim ve mühendisliği destekliyoruz. Biz öncüleri finanse ediyoruz. ABD bu sebeple ileri bilgi konusunda küresel bir lider konumunda.”

LIGO araştırmaları, 14 ülke ve ABD’den çeşitli üniversitelerde çalışan 1000’den fazla bilim insanından oluşan LIGO Bilimsel Ortaklığı (İngilizce kısaltması: LSC) tarafından yürütülüyor. LSC’deki 90’dan fazla üniversite ve araştırma enstitüsü dedektör teknolojisi geliştiriyor ve veri analizi yapıyor; 250 öğrenci de bu ortaklığın önemli katkılarda bulunan üyeleri arasında. LSC dedektör ağı, LIGO interferometreleri ve GEO600 dedektörünü içeriyor. GEO takımı; Max Planck Kütleçekimsel Fizik Enstitüsü (Albert Einstein Enstitüsü, AEI), Leibniz Üniversität Hannover’den olan bilim insanlarından ve Glasgow Üniversitesi, Cardiff Üniversitesi, Birmingham Üniversitesi ve Birleşik Krallık’tan başka üniversiteler ve İspanya’daki Balearic Adaları Üniversitesi’nden olan ortaklardan oluşuyor.

LSC sözcüsü ve Louisiana Devlet Üniversitesi’nde fizik ve astronomi profesörü olan Gabriela González, “Bu bulgu yeni bir çağın başlangıcı: Kütleçekimsel dalga astronomisi artık gerçekliğe kavuşmuş bir alan.” dedi.

Kütleçekimsel dalgaların saptanması amacıyla, LIGO aslında 1980’lerde MIT’den emekli fizik profesörü Rainer Weiss, Caltech’ten emekli Richard P. Feynman Kuramsal Fizik Profesörü Kip Thorne ve yine Caltech’ten emekli fizik profesörü Ronald Drever tarafından önerilmişti.

Weiss, “Bu gözlemin tarifi, Einstein’ın 100 yıl önce formülleştirdiği genel görelilik kuramında çok güzel bir biçimde anlatılıyor ve güçlü kütleçekim için ilk kuram testini de kapsıyor. Eğer kendisine söyleyebilseydik, Einstein’ın yüzünü bu sırada izlemek harika olurdu.” dedi.

Thorne ise, “Bu keşifle, insanlar olarak müthiş ve yepyeni bir arayışa girişiyoruz: Evren’in çarpık yüzünü keşfetme arayışına-çarpık uzay-zamandan yapılma nesne ve olaylara. Çarpışan karadelikler ve kütleçekimsel dalgalar ilk güzel örneklerimiz.” şeklinde yorum yaptı.

Virgo araştırması ise, 19 farklı Avrupalı araştırma grubundan gelen 250 fizikçi ve mühendisten oluşan Virgo Ortaklığı tarafından yürütülüyor. Bu grupların 6’sı Fransa’daki Centre National de la Recherche Scientifique’ten (CNRS); 8’i İtalya’daki Istituto Nazionale di Fisica Nucleare’den( (INFN); 2’si Hollanda’daki Nikhef’ten; biri Macaristan’daki Wigner RCP’den; biri Polonya’daki POLGRAW’dan ve biri de İtalya, Pisa’ya yakın bir noktadaki, Virgo dedektörünü barındıran laboratuvarın olduğu Avrupa Kütleçekimsel Gözlemevi’nden (İngilizce kısaltması: EGO).

Virgo sözcüsü Fulvio Ricci, “Bu fizik için önemli bir kilometre taşı ancak daha da önemlisi, LIGO ve Virgo ile gelecek olan pek çok yeni ve heyecan verici astrofiziksel keşiflerin de başlangıcı.” yorumunda bulundu.

Max Planck Kütleçekimsel Fizik Enstitüsü (Albert Einstein Enstitüsü) yetkili yöneticisi Bruce Allen, “Einstein, kütleçekimsel dalgaların tespit edilebilmek için çok zayıf olduğunu ve karadeliklerin var olmadığını düşünüyordu. Ama yanıldığı için keyfinin kaçacağını sanmayın!” diye ekledi.

MIT’den Gelişmiş LIGO proje lideri David Shoemaker, “Gelişmiş LIGO dedektörleri, gerçekten fevkalade bir uluslararası teknisyen, mühendis ve bilim insanı ekibi sayesinde, bilim ve teknoloji için tam bir gövde gösterisi.” dedi, “NSF fonlu bu projeyi zamanında ve bütçe sınırları içerisinde bitirdiğimiz için oldukça gururluyuz.”

Her gözlemevinde, 4 kilometrelik L şeklindeki LIGO interferometresi, iki ışına ayrılmış ve kollarda (1.2 metre çaplı, neredeyse tamamen ideal vakumda tutulan tüpler) ileri geri hareket eden lazer ışığını kullanıyor. Işınlar, her kolun sonunda dikkatle yerleştirilmiş aynalar arasındaki mesafeyi ölçmek için kullanılıyor. Einstein’ın kuramına göre, aynalar arasındaki uzaklık kütleçekimsel bir dalga geçtiği zaman sonsuz derecede küçük bir miktar değişmeli. Protonun çapının on binde biri (10^-19) kadar bir değişim tespit edilebilir durumda.

Glasgow Üniversitesi’nden fizik ve astronomi profesörü Sheila Rowan, “Bu muhteşem kilometre taşına ulaşılması için küresel bir bilim insanı ortaklığı gerekti-GEO600 için geliştirilen lazer ve süspansiyon teknolojisi Gelişmiş LIGO’yu şu ana dek yapılmış en karmaşık kütleçekimsel dalga dedektörü yapmakta kullanıldı.” dedi.

Bağımsız ve aralarında epey mesafe olan gözlemevleri, kütleçekimsel dalgalara sebep olan olayın yönünün belirlenmesi ve sinyallerin bölgesel bir olaydan değil de uzaydan olduğunun onaylanması bakımından önem taşıyor.

LIGO Laboratuvarı bu açıdan, Hindistan’daki Inter Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Merkezi, Raja Ramanna İleri Teknoloji Merkezi ve Plazma Enstitüsü ile, Hindistan alt kıtasında üçüncü bir Gelişmiş LIGO dedektörü kurmak için çalışıyor. Hindistan hükümetinin onayını bekleyen proje, önümüzdeki on yıl içinde işler hale getirilebilir. Bu ek dedektör, küresel dedektör ağının kütleçekimsel dalga kaynaklarının yerlerinin belirlenmesi açısından büyük bir ilerleme sağlayacak.

Avustralya Ulusal Üniversitesi Kütleçekimsel Fizik Merkezi yöneticisi ve fizik profesörü David McClelland, “Umuyoruz ki, bu ilk gözlem küresel dedektör ağı kurulumunu hızlandırarak, çoklu-ulak astronomisi çağında daha doğru kaynak belirlemesi yapabilmemizi sağlayacak.

Ek video ve görseller http://mediaassets.caltech.edu/gwave adresinde bulunabilir.

Çevirme İşlemi: Zeynep Kılıç Kaynak: LIGO Caltech & MIT

5 Gezegen Bir Arada!

Önümüzdeki iki hafta boyunca 5 gezegeni aynı gökyüzünde görmeye hazırlanın!

Yıllar sonra ilk defa, çıplak gözle görülebilen gezegenler Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ü aynı zamanda görebileceğiz.

©SkyAndTelescope

Eğer gökyüzünü takip edenlerdenseniz uzun bir süredir akşamları bu 5 gezegenin hiçbirini göremediğimizi fark etmişsinizdir; çünkü tüm hareketlilik gündoğumunda önce olup bitmekte. Bir süredir beraber gördüğümüz Venüs ve Jüpiter’e, Mars ve Satürn de katıldı. Merkür’ün sabah gökyüzüne geçmesiyle de bu 5’liyi tek seferde görmek mümkün!

Birçok kaynakta bu 5’linin 20 Ocak ile 20 Şubat arasında görüleceği söylense de, ufka yakın seyreden Merkür’ü pratikte sadece önümüzdeki iki hafta görebileceğiz.

Yukarıdaki görselde gördüğünüz üzere Mars en yüksekte, (bize göre) onun sol aşağısında Satürn, hemen aşağısında içlerinde en parlak olanı, Venüs, onunda aşağısında ufuk çizgisine oldukça yakın Merkür ve Mars sağ tarafında bu dörtlüye biraz daha uzak kalan Jüpiter yer alıyor.

Özellikle Ocak ayının son  haftası Merkür’ü gözlemek için en iyi zaman. Giderek yükselecek ve parlaklığı aratacak. Daha sonrasında ise alçalmaya başlayacağı için görmek zorlaşacak.

Oldukça uzun zaman sonra bu 5 gezegeni görecek olmamız muhteşem bir şans. Bu şölene katılmak için yapmanız gereken şey, gündoğumunundan yaklaşık 1 saat önce güney ufkunu gözlemek. İhtiyacınız olan şeyler sadece gözleriniz ve açık bir gökyüzü.

Gökyüzünüz açık olsun! Kaynak: SkyAndTelescope

Güneş Sistemimizin Sınırında 9. Bir Gezegen Olabilir

Plüton için hala bir acı var mı? O dokuzuncu gezegenin boşluğunu içinizde hissediyor musunuz? Üzülmeyin. Çok uzakta olsa da o malum gezegen çok yüksek bir ihtimalle var ve acılarınızı dindirmeye geliyor. Caltech’teki bir araştırma ekibi potansiyel dokuzuncu gezegenimiz hakkında önemli ipuçları buldu. Bulunan verilere göre gezegenin kütlesi Dünya’nın kütlesinden yaklaşık 10 kat daha büyük ve Güneş’e uzaklığı ise Dünya’nın Güneş’e uzaklığından 200 kat daha fazla. Bu da demek oluyor ki Güneş etrafındaki dönme süresi yaklaşık olarak 15.000 yıl.

Dokuzuncu gezegen hala gözlemlenebilmiş değil ama Caltech’te bir araştırma görevlisi olan Mike Brown ve meslektaşları gezegenin varoluşunu Kuiper kuşağındaki altı cisme bağlıyor. Bu altı cismin her biri farklı hızlara sahip olmalarına rağmen Güneş etrafında aynı yönde olan eliptik yörüngelerde dönüyorlar. Bu durumun oluşması %0.07’lik bir ihtimal. Yani bu hareket rastgele olan bir şey değil. Bir cisim bu yörüngeleri etkiliyor olmalı.

Dokuzuncu gezegenin var olması aynı zamanda Kuiper kuşağında yer alan iki cüce gezegenin (Sedna ve 2012 VP 113) garip yörüngelerini de açıklıyor. Araştırma ekibi bu görüşü bir simülasyonda denediklerinde çıkan yörüngelerin, cüce gezegenlerin gerçek yörüngeleriyle birebir örtüştüğünü gördüler. Bir bakıma bir taşla iki kuş vurmuş oldular.

Brown ve diğer astronomlar gezegenin yörüngesinin haritasını çıkartmış bulunmaktalar ama gerçek yerini hala tespit edebilmiş değiller. Fakat kim bulursa bulsun sevineceklerini belirtiyorlar. Zaten bu yüzden araştırmalarını yayınlamayı tercih etmişler. Gezegenin beş yıl içerisinde bulunacağı öngörülüyor.

Yazarın notu: Türkiye’den birisi bulursa Özplüton desin. Bütün astronomi camiasını trollemiş oluruz.

Haberi Hazırlayan: Ataberk Teknekaya Kaynak: Space & New Scientist