gokyuzu.org

Artemis II Uzay Görevi ve İnsanlığın Aya Geri Dönüşü

NASA’nın geçtiğimiz on yılın içinde şekillenen ve adını Apollo’nun ikiz kardeşi Artemis’ten alan Ay misyonunun ilk insanlı aşaması olan Artemis II, bu görev için özel olarak seçilmiş dört astronottan oluşan ekibi Apollo 17’den yarım asrı aşkın bir süre sonra on günlük bir Ay yolculuğuna çıkarıyor. 

Artemis programı NASA’nın 2028’de astronotları Ay’ın yüzeyine ulaştırma, orada “Gateway” adında bir uzay istasyonu kurma ve daha ileride Mars’a ayak basma hedeflerine giden bir yol olarak değerlendiriliyor. Görevde SLS (Space Launch System) roketi ve Orion uzay aracı kullanılıyor. SLS, bu çeşit bir Ay görevi fırlatmasında gerekli gücü sağlayabilecek tek roket olarak adlandırılıyor. Orion ise derin uzay yolculuğunu başarıyla tamamlamak ve olası bir acil durumda içindeki astronotların hayatını kurtarabilmak için tasarlanmış bir kapsül.

Artemis II misyonunun ana amacı; Artemis I’de gücünü ispatlayan SLS  roketinin güvenilirliğini insanlı bir uçuşla pekiştirmek ve Orion uzay aracının yaşam destek ünitelerinin astronotların ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayıp karşılamadığını test etmek.

Artemis II’nin kalkış aşaması, SLS ile gerçekleştirilmesi açısından Artemis I’e benziyor. Bu misyonun insanlı olması sebebiyle Artemis I’den farklı olarak Orion’un da içinde bulunduğu, uzay aracını Dünya yörüngesinden çıkarıp Ay’a doğru fırlatacak olan ana motor bloğu (ICPS) SLS’ten ayrıldıktan sonra Dünya’nın etrafında iki kez dolaştı. Bu süre zarfında her şeyin sorunsuz çalıştığından emin olmak uzay aracı Dünya’ya henüz yakınken yaşam destek üniteleri, iletişim ve navigasyon sistemlerinin yolculuğa hazır olup olmadığı test edildi. Tüm bu prosedürler tamamlandıktan sonra Ay’ın çevresinde karanlık yüzünü yakından inceleme ve fotoğraflama fırsatı yaratan, uzayda Serbest Dönüş Yörüngesi (Free-Return Trajectory) olarak adlandırılan bir 8 figürü çizen rotanın son itiş hareketi gerçekleştirildi. Yönlendirme hariç hiçbir itki gücüne ihtiyaç duymadan Dünya’ya dönülmesini sağlamak için çizilen bu rotanın Dünya’ya en uzak noktası, insanların tarih boyunca ulaşabildiği en uzak nokta oldu.

Astronotlar Ay’ın etrafında, Ay ve Dünya’yı aynı anda gördükleri muhteşem manzaralarla yol aldıkları 7400 kilometre boyunca uzay aracında sonraki uzay misyonlarına kaynak olması için acil durum prosedürlerinin ve radyasyon kalkanının kontrolü, bilimsel deneyler yapma gibi görevleri yerine getirdiler. Ve şimdi, tarihler 11 Nisan 2026’yı gösterirken Integrity, eve dönüş noktası olan Pasifik Okyanusu’na ulaşmış bulunuyor. Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin kurtarma operasyonuyla on günlük görevlerini başarıyla noktalayan mürettebat, bizlere eşsiz uzay manzaraları sunmakla kalmadı, gerek uyanma şarkıları gerek sosyal medya paylaşımlarıyla bu yolculuğun heyecanını ve ilhamını tüm dünyaya yaydı. 

Bu uzay misyonundan öğrendiklerimiz insanların yıllar sonra Ay yüzeyine geri dönmesini sağlayacak ve insanlığı Ay’da bir uzay üssü kurma, hatta Mars’a ayak basma hayallerine bir adım daha yaklaştıran önemli bir dönüm noktası olacak. 


Misyon boyunca astronotların görevleri arasında elbette bilimsel deneylerin yanı sıra, insanlığın hafızasını Ay’a taşımak da vardı. Ay’ın karanlık yüzü boyunca gözlem yapan mürettebat, Ay üzerindeki iki kratere isim verilmesini önerdi: Biri kapsüllerine binlerce mühendisin ortak emeğini onurlandırmak adına verdikleri isim olan Integrity, diğeri ise Kumandan Reid Wiseman’ın 2020 yılında kaybettiği eşinin anısına Carroll. Böylece bu yolculuk sadece bir keşif değil, aynı zamanda sevgiye ve emeğe duyulan saygının bir nişanesi oldu.

Bu tarihi yolculuğun perde önünde üç NASA ve bir CSA (Kanada Uzay Ajansı) astronotundan oluşan seçkin bir ekip yer alıyor. 

Görevin kumandanlığını üstlenen Reid Wiseman, 2014 yılında Uluslararası Uzay İstasyonu’nda geçirdiği 165 gün boyunca 300’den fazla deneye liderlik etmiş deneyimli bir isim. Wiseman’ın hem laboratuvar ortamındaki titizliği hem de Astronot Ofisi Başkanlığı dönemindeki yönetim becerisi, bu karmaşık misyonun güvenliği için en büyük teminat oldu.

Uzay aracının kontrolünden pilot Victor Glover sorumlu. Birleşik Devletler Donanması’nda çeşitli savaş uçaklarının test pilotluğunu yapmış olan Glover, daha önce SpaceX Crew-1 göreviyle uzaya çıkmıştı. Onun mühendislik birikimi ve soğukkanlılığı, Orion’un kritik manevralarında hayati bir rol alıyor.

Ekibin görev uzmanlarından Christina Koch, uzayda en uzun süre kalan kadın astronot unvanına sahip ve tamamı kadınlardan oluşan ilk uzay yürüyüşlerinde bulunmuş. Antarktika’nın zorlu koşullarından uzay istasyonunun derinliklerine uzanan saha mühendisliği tecrübesi, misyonun teknik entegrasyonu ve bilimsel hedefleri için çok değerli.

Kanada’yı bu yolculukta temsil eden albay ve eski savaş pilotu Jeremy Hansen ise ekibin diğer görev uzmanı. Uzay aracı ile Dünya arasındaki iletişimi sağlayan “Capcom” görevindeki başarısı ve su altı laboratuvarlarından Arktik keşiflerine kadar uzanan saha deneyimi, onu derin uzayın bilinmezliklerine karşı hazırlıklı kılıyor. Hansen, bir NASA astronot eğitim programını yöneten ilk Kanadalı olarak, bu misyonun uluslararası iş birliği ruhunu simgeliyor.

Kaynakça:

https://www.nasa.gov/artemis-ii-press-kit/

https://www.nasa.gov/mission/artemis-ii/

https://www.planetary.org/articles/artemis-ii-what-to-expect

Ay nasıl oluştu? Yeni araştırma geçmişe ışık tutuyor

Dünya’nın uydusu Ay’ı nasıl elde ettiği uzun zamandır tartışılan bir soru. Ay’ın vaktiyle Dünya ile Theia adı verilen kayalık bir cismin çarpışmalarından ortaya çıktığını savunan dev çarpışma teorisi ise olası açıklamalar arasında en öne çıkan aday. Ancak bunun nasıl gerçekleştiğine dair ayrıntılar belirsiz ve bilim insanlarının hala açıklayamadıkları birçok gözlem var.

Çarpışmaya dair en büyük gizemlerden birisi Ay’ın neden Theia’dan ziyade Dünya’nın neredeyse tıpatıp aynısı olduğuydu. Şimdi ise Nature Geoscience’da yayınlanan yeni bir çalışma geçmişe ışık tutuyor.

Dev çarpışma teorisine göre, Theia kabaca Mars büyüklüğünde veya biraz daha ufak, Dünya’nın çapının yarısı kadar bir cisimdi ve 4,5 milyar yıl önce henüz gelişmekte olan Dünya’ya çarptı. Bu çarpışma sonucunda magma okyanuslarını oluşturmak için yeterli miktarda ısı ortaya çıktı ve Dünya’nın yörüngesine ileride Ay’a dönüşecek olan çok fazla toz ve döküntü püskürdü.

Teori, Dünya ve Ay’ın birbirleri etrafında dönme şeklini ve hızını açıklıyor. Dünya ve Ay gelgitsel şekilde birbirlerine kilitliler, yani Dünya’nın etrafında dönerken Ay’ın hep aynı yüzü ona dönük oluyor. Zaten bu nedenle Çinlilerin Chang’e 4 adlı uzay araçlarını 2019’da Ay’ın karanlık yüzüne indirmeleri çok büyük bir başarıydı. Ay’ın bu yüzüyle Dünya’dan direkt iletişim kurmak asla mümkün değildir.

Ay ve Dünya’nın kompozisyonları neredeyse aynıdır. En önemli farklılıklar Ay’da demirin ve su üretmek için gerekli olan hidrojen gibi daha hafif elementlerin daha az miktarda var olması. Dev çarpışma teorisi bunun nedenini açıklıyor. Ağır demir elementi Dünya üzerinde kalırdı, çarpışma ve uzaya fırlatma sırasında üretilen ısı ise hafif elementleri kaynatırken, Dünya ve Theia’nın geri kalanı birbirine karışırdı.

Ay’ın oluşumuna yol açan olaylar, bilgisayar modelleriyle yeniden canlandırıldı. Tüm gözlemlere en iyi şekilde uyan modeller, Ay’ın yaklaşık %80 oranında Theia kökenli malzemeden oluşması gerektiğini gösteriyor. Öyleyse Ay neden bu kadar çok Dünya’ya benziyor?

Bu durum Theia ve Dünya’nın başlangıçta aynı bileşime sahip olmasıyla açıklanabilir. Fakat bu çok olası görünmüyor, çünkü Güneş sistemimizdeki bildiğimiz bütün gezegenlerin kendilerine has bileşimleri var ve cismin Güneş’ten ne kadar uzakta oluştuğuna bağlı olarak küçük farklılıklar gösteriyorlar.

Başka bir açıklama, iki cismin birbirine karışmasının beklenenden çok daha yoğun olması ve böylece Ay’da Theia’nın imzasının daha silik olarak kalması. Ancak bu durum da gerçekte olandan çok daha şiddetli bir çarpışma gerektireceği için olası değil.

Yeni çalışma, bu ikilemi Dünya’nın ve Ay’ın daha önce düşünüldüğü kadar birbirine benzemediğini göstererek çözüyor. Araştırmacılar, Apollo astronotlarının Ay’dan getirdikleri taşlardaki oksijen elementinin izotoplarının dağılımını çok yüksek bir hassasiyetle incelediler. Kimyada, herhangi bir elementin atom çekirdeği, protonlar ve nötronlar olarak bilinen parçacıklardan oluşur. Bir elementin izotoplarının çekirdeğinde aynı sayıda proton vardır, ancak nötron sayısı farklıdır. Bu durumda, sekiz protonu ve on nötronu olan oksijen izotopu O-18, sekiz protonu ve sekiz nötronu ile çok daha yaygın O-16’dan biraz daha ağırdır.

Çalışma, Dünya ve Ay’ın oksijen izotop bileşimlerinin aslında hiç de aynı olmadığını, yani arada küçük bir fark olduğunu gösteriyor. Dahası, Ay yüzeyinden veya kabuğun altındaki bir katman olan mantodan alınan kaya örneklerine baktığımızda fark iyice artıyor. Buradaki oksijen izotopları Dünya’dakilerden daha hafif. Bu çok önemli, çünkü karışık döküntüler nihayetinde kabuğa çökmüş olmalı, derin iç kısımlarda ise daha fazla Theia parçası yer almalı.

Yani Theia ve Dünya aynı değildi, Ay ve Dünya da aynı değil. Ancak bu sonuçlar bize Theia’nın kendisi hakkında da biraz bilgi veriyor. Yer çekimi nedeniyle, Güneş’e daha yakın olan ağır izotoplardan biraz daha fazla olması beklenebilir. Dünya ile karşılaştırıldığında, Theia’nın hafif oksijen izotoplarına sahip olmasını bekliyoruz. Bu da Dünya’ya nazaran Güneş’ten daha uzak bir noktada oluştuğu anlamına geliyor.

Bu çalışmadan elde edilen sonuçlarla dev çarpışma teorisi, Ay’ımızın oluşumunu açıklamada başka bir engeli daha aştı, üstelik Theia’nın kendisi hakkında bir şeyler daha öğrenmiş olduk.

(Christian Schroeder’in The Conversation’daki yazısından çevrilmiştir.)

Dünya ve Kopup Giden Sevgilisi Ay

Dünya, Güneş Sistemi içinde yer alan, şimdilik içinde yaşamın olduğunu bildiğimiz tek sıcacık gezegenimiz, Evren’deki evimizdir. Dünya, günümüzde yaklaşık 8,7 milyon farklı canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır.

Dünya nasıl oluştu?

Dünya 4,6 milyar yıl önce Güneş Sistemi’nin oluşumuna sebep olan protosolar nebulanın merkezinde katı bir halde yaşamına başladı. Kendinden daha küçük cisimlerle kaynaşarak neredeyse şu anki hacmini aldı. Başta eriyik haldeydi ancak soğudukça sürekli olarak patlamalara maruz kaldı. Volkanlardan çıkan zehirli gazlardan oluşan bir atmosferi vardı. Dünya soğuyunca kıtasal levhalar halinde katı bir yer kabuğu oluştu. Manto üzerinde bu kıtasal levhalar varken altında ise iki kısımlı iç ve dış çekirdek vardır.

Yer kabuğu soğumaya başlayınca okyanuslar oluşmaya başladı ve kısa süre sonra ilk yaşam formları ortaya çıktı. Dünya’daki biyolojinin en önemli yapısal elementleri karbon, hidrojen ve azottur ve kimyasal etkileşimler de sıvı su içerisinde gerçekleşir. Bu yüzden Dünya dışı bir yerde yaşam bulmak istiyorsak, bu yaşam karbon temelli ve sıvı suyun olduğu yerlerde olacağı için önce bu iki parametreyi göz önüne alırız. Okyanusun hemen ardından yaşam formlarının gözükmesinin sebebi de bu sıvı sudur. İlk yaşam formları oksijen üretiyordu, bu oksijen atmosferimizi doldurdu ve zamanla Dünya, insan da dahil olmak üzere daha kompleks yaşam formları için olumlu hale geldi.

Dünya’nın Atmosferi

Atmosfer Dünya’nın üzerinde Güneş’ten gelen zararlı ışınları emen koruyucu bir örtüdür. Ayrıca, sera etkisi ile dünyanın sıcaklığının normal düzeyde kalmasını sağlar. Güneş’ten gelen ısı, karbondioksit gibi gazlar tarafından emilir ve Dünya’nın yüzeyine yayılır. Fakat sera gazı salınımı normalin üstüne çıkarsa atmosfer bu durumdan etkilenir. Bu da küresel sıcaklıkları etkiler ve Kuzey Kutbu’nda dev buzların erimesi gibi sonuçlara sebep olabilir.

Dünya Hakkında Genel Bilgiler

  • Güneşe en yakın 3. gezegen
  • Güneşe en yakın nokta: 147 milyon kilometre
  • Yıl uzunluğu: 365,25 gün
  • Eksen eğikliği: 23,5 derece
  • Uydusu: Ay
  • Yaşı: 4,5 milyar

Ay

Mars ile hemen hemen aynı büyüklüğe sahip Theia adında bir gök cismi genç Dünya’ya eğik bir açıyla çarptığında hem Dünya’dan hem de Theia’dan kopan parçalar uzay saçıldı. İşte bu kopan sevgili meselesi Dünya’dan kopan parçaların Ay’ı oluşturmasından kaynaklanır. Dünya’dan kopan parçalar koptuktan sonra kütle çekiminin etkisiyle dünya etrafında bir asteroid kuşağı oluşturdu. Daha sonra bu asteroid kuşağı da yine kütle çekiminin etkisiyle birleşerek Ay’ı oluşturdu. Dünya’nın uydusu Ay, insanoğlunun Dünya dışında ayak bastığı tek gök cismidir. Dünya etrafında 27 günlük bir sürede tam tur atar. Bu dönüş sırasında Dünya’daki bizler Ay’ın hep aynı yüzünü görürüz. Bunun sebebi ise Ay’ın kendi etrafındaki dönüşü ile Dünya’nın çevresindeki dönüşünün eşit zamanlı olmasıdır.

Ay’ın Yüzeyi

Dünya’dan Ay’a baktığımızda karanlık ve aydınlık kısımlar görürüz. Bu karanlık kısımlar Ay denizleri olarak adlandırılır. İlk gözlemciler buraları okyanus sandılar ancak teleskopla bakıldıktan sonra burada su bulunmadığı anlaşıldı. Günümüzde ise hala buralara alışkanlık sebebiyle Ay denizleri denir. Bu denizleri, lav püskürmesinden sonra soğuyan erimiş bazalt oluşturdu. Ay yüzeyindeki parlak alanlara Ay dağları denir. Bu dağlar bazalttan daha yavaş soğuyan lavların ürünü anortozitten oluşur. Dağların ve Denizlerin farklı olmasının sebebi onları oluşturan maddelerin farklı oranda soğumalarından kaynaklanır. Ay fotoğraflarını gördüğümüzde ilgimizi çeken ilk şey kraterlerdir. Ay’ın kalın bir atmosferi olmadığı için çok sayıda meteor yağmuruna maruz kalmış ve çarpan meteorlar Ay’ın yüzeyinde bu krater şekillerini oluşturmuştur.

Her ne kadar Ay denizlerinde su bulunmadığını söylesek de Ay görevlerinde suyun kimyasal parmak izine rastlandı. Bu, su ya minerallere bağlı halde kayalarda ya da kutup bölgesinde buz yatağı olarak bulunması anlamına gelir. Suyun keşfedilmesi yaşamın Ay’da da sürebilme ihtimali için önem taşır.

Ay Hakkında Genel Bilgiler

  • Dünya’nın tek doğal uydusu
  • Dünya’dan 384.400 kilometre uzaklıkta
  • Yarıçapı 3500 km
  • Dünya eksenindeki turunu 27 günde tamamlar
  • Yüzeyindeki kütle çekimi Dünya’nın kendi yerçekiminin yaklaşık 1/6’sı kadardır.

Kaynakça:

Carolyn Collins Petersen, Evren 101, çev., Özlem Özarpacı. Say Yayınları, 2018.

David C. Catling, Astrobiyoloji Dünyada ve Evrende Yaşam, çev., Ahmet Burak Kaya. Metis Yayınları, 2018.

http://rasathane.ankara.edu.tr/files/2013/02/Uydumuz_Ay.pdf. (n.d.).

https://www.space.com/19275-moon-formation.html. (n.d.).

Yazan: Buğra Güneş

Ay’ın Bir Zamanlar Atmosferi Vardı

Elde edilen yeni bilgiler, 3 veya 4 milyar yıl önce büyük yanardağ patlamalarından çıkan gazlarla; ve bu gazların Ay’ın yüzeyine çıkışı, uzaya sızmasından çok daha hızlı olmasıyla; Ay’ın atmosferinin oluştuğunu ortaya koydu. Bu çalışma Dünya ve Gezegen Bilim Dergisi’nde (Earth and Planetary Science Letters) yayımlandı.

Ay’a baktığımızda onun yüzeyinde; yüzeyini karartan volkanik karataşların – göktaşlarının çarpmasıyla oluşan – yüzeyindeki büyük havzaları kapladığını görürüz. Bu engin volkanik karataş denizi (Maria), Ay’ın hala sıcak olduğu zamanlarda yüzlerce kilometreyi bulan magma patlamalarıyla oluştu. Apollo’dan gelen örneklerin incelenmesiyle Ay’dan çıkan magmaların içinde karbon monoksit, su bileşenler, kükürt ve başka uçucu maddeler gibi pek çok gaz halinde bileşenler olduğu keşfedildi.

Bu yeni araştırmada, NASA’nın Marshall Uzay ve Havacılık Merkezi’nin Araştırma Görevlisi Dr. Debra H. Needham ve Ay ve Gezegenler Enstitüsü’nde Üst Düzey Personel Dr. David A. Kring, yanardağlardan çıkan gazların miktarını ölçtü ve bu gazların Ay’ın etrafında birikerek geçici bir atmosfer oluşturduğunu ortaya koydu. 3.5 milyar yıl önce, yanardağların en aktif olduğu zamanda, atmosferin en kalın halinde olduğu tahmin ediliyor, bununla birlikte uzaya saçılmadan önce atmosferin neredeyse 70 milyon yıl boyunca durduğu sanılıyor.

Fotoğrafta, Ay’ın Imbrium Havzası’nda bulunan yanardağların patlamasıyla çıkan gazların atmosferi oluşturması tasvir edilmiştir. Telif Hakkı: NASA MSFC

3.5 ve 3.8 milyar yıl önce; en büyük iki gaz atımı, lav denizinin Serenitatis ve Ibrium havzalarını doldurdu. Bu lav kıyılarını keşfedenler de Apollo 15 ve 17 görevlerinin astronotları oldu. Astronotların kıyılardan topladığı örnekler patlamaların olduğu zamanı belirlemede yardımcı olmakta kalmadı, yaşanan patlamalardan dolayı gaz çıkışlarının olduğunu da kanıtladı.

Ay hakkında edindiğimiz bu yeni bilgiler gelecekte yapılacak keşifler için aynı zamanda bir anahtar. Needham ve Kring’in araştırması, uçucu maddelerin Ay’ın kutuplarına yakın soğuk ve kalıcı karanlık bölgelerinde bulunan buz kaynaklarının içinde olduğuna işaret ediyor, bu da uzun süreli bir keşif için olan ihtiyaçları karşılayabilir. Buzlu kaynaklarda saklanan uçucular Ay’da (ve belki başka uzay keşifleri için) görev alacak astronotlar için yakıt ve hava kaynağı olabilir.

Yeni araştırma, Kring tarafından yönetilen ve NASA’nın Güneş Sistemi Keşif ve Araştırma Sanal Enstitüsü (Solar System Exploration Research Virtual Institute) tarafından desteklenen LPI-Johnson Uzay Merkezi Ay Bilimi ve Araştırmaları Merkezi’nden (Center for Lunar Science and Exploration) başlatıldı. Needham, Linux Uzmanlık Enstitüsü’nde (LPI) eski bir doktora sonrası araştırmacıdır.

Kaynak:

NASA Marshall Uzay ve Havacılık Merkezi , Ay ve Gezegenler Enstitüsü 

Referans:

Debra H. Needham, David A. Kring. Lunar volcanism produced a transient atmosphere around the ancient Moon. (Ay’daki yanardağ patlamaları Ay’da geçici atmosfer oluşturdu) Earth and Planetary Science Letters, 2017; 478: 175 DOI: 10.1016/j.epsl.2017.09.002

Ay ve Gezegenler Enstitüsü’nden alınmıştır. İçerik yazının uzunluğu ve anlaşılır olması için değiştirilmiş olabilir.

Makale Science Daily Sitesi’nden çevrilmiştir.

Çeviri: Tolga Can Menekşe

Şahane Süper Ay’ı Kaçırmayın

68 yılın en büyük, en parlak dolunayını kaçırmak istemezsiniz… Bu dolunayı neyin bu kadar özel yaptığını ve onu en iyi nasıl gözlemleyebileceğinizi de öğrenmek istersiniz.(diye düşündük…)

Dolunayın doğuşu, 14 Kasım Pazartesi günü saat 17.52’de (Ankara’ya göre)  gerçekleşecek.

Ay’ı kocaman görmeye hazır olun! Pazartesi gecesi, gezegendeki tüm gök gözlemcileri 26 Ocak 1948 tarihinden bu yana gerçekleşen en büyük, en yakın, en görkemli  dolunaya şahit olacak. Hepimiz önümüzdeki gecelerin bulutsuz olmasını umuyoruz çünkü böyle bir Ay , ne yazık ki 25 Kasım 2034 yılına kadar bir daha gözlenemeyecek.

“Süper Ay” terimi çok da eski sayılmaz aslında. Genel olarak 2011 yılında kullanılmaya başlansa da, izlerini kendini sertifikalı profesyonel astrolog olarak tanıtan Richard Nolle tarafından 1979’da yapılan şu açıklamada görmek mümkün; “…yeni ay veya dolunayın kendi yörüngesinde Dünya’ya en yakın (%90 oranında) olduğu zamanlar.”

Ay’ın ilginç, eliptik yörüngesi her devrinde Dünya’ya olan uzaklığının değişmesine yol açar. En yakın nokta ‘perigee’ yani yerberi; en uzak nokta ise ‘apogee yani yeröte olarak adlandırılır.

Ay’ın yörüngesinin çembersel yerine eliptik olmasından dolayı Dünya’ya olan mesafesi yerberide 363,400 km ve yerötede 405,550 km arasında değişmektedir. Uzaklığın değişmesi, Ay’ın parlaklığının ve boyutunun da değişmesine sebep olur aynı zamanda. Yerberi ya da süper ay, normal dolunaydan %7 daha büyük ve %16 daha parlaktır. Ama normalden daha yakın yerberide  gerçekleşen dolunay, yerötede gerçekleşen dolunaydan %12-14 daha büyük ve %30 daha parlak olabilir.

Dolunayın, Dünya’ya en yakın (solda) ve en uzak konumlardayken sahip olduğu boyutların karşılaştırılması. Mesafedeki değişim, iki dolunayın boyutlarını farklı algılamamıza yol açar.

Gökyüzünde aynı anda sadece tek Ay görebildiğimiz için Mikro ve Makro dolunayları karşılaştırmamız pek mümkün değil, yani normal dolunayın görüntüsünü aklınızda tutup Süper Ay ile karşılaştırmamız gerekecek ya da Süper Ay ile 8 Haziran 2017’de gerçekleşecek olan Mikro Ay’ı. Peki ya size buna gerek olmadığını söylesem?

Bir ölçü aleti yapmaya ne dersiniz?

Öncelikle bir makas, bir kağıt ve bir kaleme ihtiyacınız olacak. Makasla bir kağıda farklı derinlik ve genişliklerde kesikler açın, gece olduğu zaman kağıdı yüzünüze paralel tutun ve kolunuzu tamamen uzatıp bir gözünüzü kapatarak Ay’a bakın, Ay’ın boyutuna uygun kesiğin altına tarih atın. Bu şekilde bir sonraki Ay ile, boyutunu ölçtüğünüz Ay’ı rahatlıkla karşılaştırabileceksiniz.

Aynı prosedürü Süper Ay’a uyguladığınızda rahatlıkla boyut farkını görebilirsiniz. Bu yöntemle en iyi görüntüyü gökyüzünün en parlak olduğu şafak vaktinde yakalayabilirsiniz, fakat bulutsuz bir gecede de bu işlemi gerçekleştirmek mümkün.

Her yıl, yılda birkaç defa dolunay yerberide bir-iki gün kalır, bu da Süper Ay’ları bir bakıma yaygın yapar ama bu eşdeğer oldukları anlamına gelmez. Süper Ay, yerberi ve dolunay aynı zamana denk geldiklerinde gerçekleşir. Bu Kasım’daki dolunay yerberi konumunda olmanın yanı sıra Ay’ın yörüngesindeki “esneklik” dolayısıyla normalden daha yakın, yani daha büyük görünecek.

Bu paneller geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki Süper Ay’ların konumlarını ve Dünya’ya olan uzaklıklarını göstermektedir. Ay’ın, 14 Kasım’da Dünya’ya en yakın konumda olacak olmasına rağmen ortadaki panelde tarihin 13 Kasım olarak belirtilmesinin sebebi, saat farkı nedeniyle ABD’de tarihin 13 Kasım’a denk gelecek olması.*Panellerin kaynağı: Stellarium

Bazen Ay’ın yörüngesi Güneş, Dünya ve Ay’ın birbirlerine göre konumlarına, Dünya’nın küresel olmayan şekline ve hatta diğer gezegenlerin kütleçekim kuvvetlerine göre daha yuvarlak, bazen ise daha eliptik olur. Bu etkilerden dolayı Ay’ın çembersel yörüngesinden sapma oranı 0.026 ile 0.077  arasında, yani %5.5 oranında değişir. Bu, Ay’ın uzaklığının değiştiğini, yani büyüklüğünü farklı algıladığımızı gösterir.

Eğer yeni ay veya dolunay yerberi ya da yeröte noktasında gerçekleşirse, Ay’ın yörüngesi biraz değişir, sonuç olarak da yerberide gerçekleşen dolunay daha yakın olur. Yani Süper Ay gerçekleşir. Yerberide gerçekleşen yılın en yakın dolunayına “proxigee*” denir. (*Güneş’in ve Dünya’nın kütlesel çekiminden ötürü Ay’ın yörüngesinde meydana gelen düzensizlikten dolayı oluşan yakın yerberi.)

Yeni ayın, ya da dolunayın konumlarına bağı olarak yerberi ve yeröte konumları değişkenlik gösterir. Güneş, Dünya ve Ay aynı hizada olduğu zaman birbirlerini kütleçekimsel olarak en büyük oranda etkilerler. Kütleleri daha büyük olduğu için Güneş ve Dünya, Ay’ı daha çok etkiler. Eğer aynı hizada olma durumları Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu, Güneş’in Ay’ı kütleçekimsel olarak en çok çektiği zamanlarda olursa Ay bize hiç olmadığı kadar yakın görünür. Bu Kasım ayından 2017 senesinin Şubat’ına kadar Dünya, Güneş’e en yakın konumunda olacak.

Bütün bu olayların bir araya gelmesiyle 14 Kasım’daki dolunay, 2034 yılına kadar gerçekleşen en görkemli dolunay olacak.

Eğer bulunduğunuz bölgede hava kapalıysa Süper Ay’ı yine de takip edebilirsiniz. İtalyan astronom Gianluca Masi Süper Ay’ı, kendi “Sanal Teleskop Projesi”nde 14 Kasım günü saat 17.00’dan itibaren canlı olarak yayınlayacak.

Yeni ay ve dolunay zamanları Güneş, Dünya ve Ay’ın konumlarından dolayı gelgitler her zaman daha fazla olur. Süper Ay gibi normalden daha yakın bir Ay, normalden daha fazla gelgit anlamına gelir. Eğer deniz kıyısında yaşıyorsanız Süper Ay’ın yanısıra takip eden birkaç günlük süre içerisinde gelgitlere de dikkat etmenizi öneririz.

Böyle küçük kütleçekimsel değişimlerin bu kadar eşsiz olaylara yol açması ne kadar da harika değil mi? Bu tarz durumlar kozmosla ne kadar iç içe yaşadığımızın birer hatırlatıcısı adeta. Gözünüz daima yukarılarda olsun Yıldız Çocukları!

Telif Hakkı: Bob King

Kaynak : Sky&Telescope

Çeviri: Deniz Gamze Sanal

7 Ağustos 2017 Parçalı Ay Tutulması

Kaynak: skyandtelescope.com Kaynak: skyandtelescope.com

7 Ağustos’ta bizleri parçalı bir Ay tutulması bekliyor. Bu tutulma Dünya’nın birçok yerinden gözlemlenebilecek. Buralar Güney ve Doğu Asya, Avrupa, Afrika ve Avustralya kıtaları.

Tutulmanın gözlenebileceği bölgeler koyu renkle gösterilmiş. Kaynak: thetimenow.com

Tutulma Türkiye saatiyle saat 18.50’de başlıyor. Bu saatte dolunay henüz doğmamış olacağı için tutulma başlangıcı ülkemizden gözlemlenemeyecek. Güneş’in batmasıyla doğacak dolunayla gözlenmeye başlanacak tutulmanın ortası, yani maksimuma ulaşacağı saat ise 21.20. Tutulma saat 23.50’de son bulacak. 5 saat 1 dakika sürecek olan tutulma, %25’lik bir büyüklüğe ulaşacak, yani Ay’ın %25’i Dünya’nın tam gölgesine girecek.

Peki Parçalı Ay Tutulması Nasıl Oluşur?

Dünya, Güneş ve Ay uzayda gezinmektedirler. Kimi zaman bu üç gök cismi tek bir çizgideymiş gibi sıralanır. Bu zamanlarda da tutulmalar gerçekleşir. Ay’ın Dünya’nın gölgesine saklandığı tutulmalara Ay tutulması diyoruz. Bugünkü gibi tutulmalarda ise Ay, Dünya’nın gölgesine tamamen saklanmaz. Bu nedenle bu gök olayına kısmi veya parçalı Ay tutulması denmektedir. Ay yüzeyinin küçük bir kısmı, tamamen Dünya’nın gölgesinde kalarak “umbra” (tam gölge) ile kaplanırken, kalan kısmı “penumbra” (yarı gölge), yani Dünya’nın gölgesinin dış kısmı ile kaplanır.

Kaynak: https://www.timeanddate.com/eclipse/lunar/2017-august-7

Not: Animasyon için kaynağa ayrıca bakınız.

Yazan: Aylin Açıkgöz

Aldebaran’ın Peşinde

Katkı sağlayanlar: Tuğba Uçar, Çağıl Benibol, Seda Baştürk

Bir grup yıldız çocuğu olarak, Aldebaran’ın Ay’ın arkasına geçeceğini öğrendikten sonra gözlem ve fotoğraf çekme planı yapmaya koyulmuştuk. Işıklardan uzakta ve ufku görecek bir gözlem noktası bulmak iyi olacaktı, biz de heyecanla, Tuğba’nın makinesi ile Çağıl’ın tripodu ve efsane telelensini kapıp kaşif Seda’nın önerdiği karanlık bölgeye gitmeye karar verdik. Çağatay gözleme gelemese bile mesajla bize durum raporu vermeye devam etti, Aldebaran’ın tam örtüleceği zamanı saliyesine kadar yazdı. Çağrı’nın da kendisi olmasa bile gönlü bizlerleydi. Seda keşke dürbün olsaydı diye hayıflanıyordu. Sabahtan beri bir şey yememiş olan Çağıl’la sandviçini paylaşan Tuğba da telelensle bir takım denemeler yapıyordu. Çağıl makine başında ayarları değiştirip sürekli bu gökyüzü olayını fotoğraflıyordu. Vakit yaklaşıyordu, örtülmeye az bir zaman kalmıştı. Yıldız çocukları ara sıra gelip giden arabaların farlarına söyleniyorlardı çünkü gözleri karanlığa ancak alışmıştı. Kaşif Seda “Ormana  gidelim demiştim size işte, 15-20 metre yürürdük.” diyordu. Lakin Çağıl ve Tuğba halihazırda kurulu olan tripod ve makinayı ormana götürecek ve ayarlayacak vaktin olmadığını düşündüler. Vakit daralıyordu Aldebaran ve Ay gittikçe yaklaşıyordu. Kaşif Seda bir koşu dürbününü almaya yurda gidip geldi ve bu zaman aralığında Çağıl ve Tuğba fotoğraf çekmeye devam etti. Sonunda Seda dürbünüyle gelmişti ve tek tek herkes dürbünle iki gökcisminin yaklaşmasını izledi. En sonunda o an geldi çattı ve Aldebaran’ın Ay’ın arkasına doğru geçerkenki anı Çağıl pür dikkat fotoğrafladı…

Küçük Bir Hilal Masalı

Yağmurlu bir günün sabahında harıl harıl sınavına çalışıyordu Seda. Önceki gece spontane şekilde gökyüzü gözlemine çıkmıştı genç yıldız çocukları. Seda gelememişti, çünkü o anda da ders çalışıyordu.

Yağmurlu günde ders çalışırken, üzüntüsünü hala hissediyordu önceki akşam gelememenin. O sırada Deniz çıkageldi. İkisi beraber, akşam gökyüzü gözlemi yapma ve hilal olan ayın fotoğrafını çekme hayali kurdular. Seda bunun heyecanıyla ders çalışmayı bıraktı tabii. Hazin sonuçlar doğuracak olan sınavına doğru bir yolculuğa başladı o sırada. Sınavı saat 17.00’da başlamıştı. Seda ise saat 17.15’te odaya geri dönmüştü; sınav zordu anlaşılan…Sınav sonrasında yine Deniz’in de içinde bulunduğu bir grupla yemek yemeye gitti. O sırada yağmur başladı. Seda üzgündü, çünkü gözlem işi yatmıştı. Yemekten sonra üzgün bir şekilde Dizi’sini* alarak çardağa hüzünlü melodiler çalmaya giden Seda, hala dağılmamış olan bulutların üzüntüsüyle odaya geri dönmüştü. Ancak gökyüzündeki yıldızlar Seda’nın üzüntüsüne dayanamamıştı. Rüzgar da yıldızların üzüntüsüne ortak olarak hiddetli bir şekilde esti; bulutlar az da olsa dağılmıştı. O sırada her yer sessizliğe büründü ve karanlıkların ardından Deniz çıkageldi; ağzından şu kelimeler döküldü: “Hava açtı…”. Seda o anda kalktı, kalkmasıyla beraber kundak dile geldi ve “Beni kurun!” dedi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede teleskop,kundak ve fotoğraf makinesi odadan alınmış, dışarıya kurulmuştu. Tüm benlikleriyle bu uğurda mücadele veriyordu yıldız çocukları. Kurulan teleskop saniyeler içerisinde Ay’a hizalanmıştı. Herkes nefeslerini tutmuş, Seda’nın deklanşöre basmasını bekliyordu. Fotoğraflar çekilirken, rüzgar ve yıldızlara başkaldıran öfkeli bulutlar yeniden gökyüzünü kapatmaya başlamıştı. Cesur Seda, Ay bulutlara teslim olana kadar fotoğraf çekmeye devam etti. O sırada bulutlar iyice öfkelenmişti ve adeta yaklaşan şiddetli fırtınanın habercisi olur gibi şimşekler çakmaya başlamıştı. Hafif hafif yağan yağmurla birlikte teleskobu toplamaya girişti yıldız çocukları. Odaya girdiklerinde heyecanla atan kalpleri ve güzel bir hilal fotoğrafı kalmıştı ellerinde.

Tüm bu hikayenin sonunda yıldız çocukları, ellerindeki fotoğrafa bakıp parçası oldukları evreni selamladılar.

Hikayede yer alan yıldız çocukları;

Seda Baştürk, Ege Can Karanfil, İlkcan Erdem, Alper Karasuer, Deniz Gamze Sanal

*Bambudan yapılan çin flüdü.

Ali bin Rıdvan: İnsanlık Tarihinin En Parlak Süpernovasının Gözlemcisi

Ali bin Rıdvan 11. yüzyılda Mısır’da yaşamış olan, döneminin en ünlü astronomlarından biridir. Fizik, astronomi, astroloji ve tıp alanında çalışmış olan biliminsanı, SN 1006’ya dair tuttuğu kayıtlarla ünlüdür. 1006 yılında patladığında, Mısır ve Çin başta olmak üzere Dünya’nın bir çok bölgesinde kayıt edilmiş olan süpernova 7.200 ışık yılı uzaklıkta bulunmasına rağmen o kadar çok parlamıştır ki, 30 Nisan ve 1 Mayıs 1006 tarihlerinde gece ve gündüz gökyüzünde oldukça parlak bir gök cismi olarak gözlemlenmiştir.

SN 1006 süpernovası

Kurt (Lupus) takımyıldızı doğrultusunda gözlemlenmiş olan süpernova yaklaşık -7.5 kadir görünür parlaklığa sahip olmuştur, yani insanlık tarihinde kaydedilmiş olan en parlak gök olayıdır. Bu noktada, astronomide parlaklığın birimi olarak kullanılan kadirin negatif(-) değerlere gittikçe parlaklığın artmasıyla değiştiğini bilmemiz gerekiyor. Dünya’dan Ay’ın ortalama -13 kadir ve Güneş’in -27 kadir olarak göründüğünü düşünecek olursak; o ana kadar oldukça sönük ve sıradan olan bir yıldızın, ani bir patlamayla böyle bir parlaklığa erişmesi oldukça alışılmadık bir durum. Ali bin Rıdvan Batlamyus‘un Tetrabiblos adlı eserine yaptığı tefsirde güney tarafında olduğunu not ettiği bu patlamanın, boyutu Venüs’ünkinin 2.5-3 katı kadar olan dairesel bir cisim olduğunu ve parlaklığının Ay’ın çeyreği kadar (ya da biraz daha fazla)  olduğunu ve bu yüzden gündüz bile oldukça net bir şekilde görülebildiğini belirtiyor.

SN 1006’ya dair yaptığı gözlemlerin haricinde, zodyak kuşağındaki 12 burçtan geçen kuyruklu yıldızların astrolojik yorumlarıyla ilgili bir çalışması da bulunmaktadır. Yurt dışında Haly Abedrudian olarak da tanınan biliminsanının, tümevarım alanında yaptığı çalışmalarla bu konuya katkı sağladığı düşünülmektedir. Amerikalı ünlü bilim tarihçisi Alistair Cameron Crombie’ye göre, indüksiyon fikrinin geliştirilmesinde de payı vardır.

Bunlara ek olarak, Mısır’ın çok sağlıksız bir yer olduğunu ve havanın (diğer çevresel unsurlarla beraber) bir toplumun sağlığı için en önemli faktör olduğunu savunan düşünen İbn-i Cemaz’a hitaben, Mısır’daki bedensel engellerin önlenmesi ve tedavisi üzerine bir tez yazmıştır.

Kaynaklar: 

https://en.wikipedia.org/wiki/Ali_ibn_Ridwan

https://www.sciencedaily.com/releases/2012/09/120927091538.html

Yazan: Mina Meşe

Kütüphane ve Ay

AAT’nin etkinliği bittikten sonra dışarı çıkıp hava almıştım. Tam müzik dinleyerek sıkıcı yurt odasına gitmeye koyulmuştum ki, biraz daha zaman kazanmak için, önce kütüphaneye doğru bir tur atmaya karar verdim. Baktım ki Ay, okulun en sevdiğim yerlerinden biri olan kütüphanenin üstünde, bulutların arasından bir ışıldıyor bir yok oluyor. Belki güzel bir fotoğraf çekebilirim umuduyla topluluk odasına gidip makineyi ve tripodu kaptım. İyi olduğunu düşündüğüm bir açı yakalayıp iki üç poz çekmiştim ki uzaktan Çağrı ile Cansu’yu gördüm. Koşup önlerini kestim. 😀

Yazan: Seda Baştürk