gokyuzu.org

GÜNEŞ GÖZLEMİ

Pek değerli Galaksidaş dostlarımız, Salı günü 13.30 ile 15.00 arasında Matematik Çimleri’nde Güneş Gözlemi yapacağız. Hidrojen-Alfa filtreli teleskobumuzla Güneş’teki patlamaları, lekeleri, iplikçikleri(filament) net olarak görebileceksiniz. Herkesi bekleriz.

Etkinlik Bağlantısı:

SATÜRN VEYA JUPITER 5. BİR GAZ DEVİNİ GÜNEŞ SİSTEMİ’NDEN DIŞARI ATMIŞ OLABİLİR Mİ?

Araştırmacılar, Jupiter’in Güneş Sistemi’ndeki başka bir gezegeni sistemin dışına itmiş olabileceğini düşünüyorlar.

Söz konusu olan durum, gezegenler arası satranç oyunu gibi bir şey.Toronto Üniversitesi astrofizikçileri yaklaşık dört milyar yıl önce Güneş Sistemi’ndeki başka bir gezegenle Jüpiter’in çarpıştığını buldular.

Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında beşinci bir dev gaz gezegeninin varlığı(Jüpiter,Satürn,Uranüs ve Neptün bugün bildiklerimiz) 2011 yılında ortaya atılmıştı.

Peki bu beşinci gezegen Güneş Sistemi’nden dışarıya nasıl çıktı?

Yıllardır bilim insanları, bu gezegeni Satürn’ün ya da Jüpiter’in dışarı çıkardığını düşünüyorlardı.

The Astrophysical Journal’da çıkan araştırmanın baş yazarı olan, Toronto Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik bölümünden Ryan Cloutier “Kanıtlarımız Jüpiter’i işaret ediyor.” Açıklamasında bulunuyor.

Gezegenin dışarıya çıkışı, gezegenlerin yaklaşması sonucu objelerden birinin hızlanıp Güneş’in çekiminden kurtulmasıyla gerçekleşmektedir. Fakat geçmişte yapılan ve dev gezegenlerin birini sistemdem çıkarabileceklerini destekleyen daha önceki çalışmalar, böyle şiddetli karşılaşmaların uydular gibi daha küçük cisimler üzerine etkisini göz önünde bulundurmuyordu.

Bu nedenle, Cloutier ve arkadaşları dikkatlerini uydulara ve onların yörüngelerine çevirdiler. Jüpiter ve Satürn çevresindeki düzenli uydulardan Callisto ve Iapetus’un günümüzdeki yörüngelerini bilgisayar simülasyonunda geliştirdiler. Bu sayede, bu uyduların yörüngelerinde oldukları gezegenlerin olası bir dışarı atma olayından sorumlu olmaları durumlarında, uyduların ilk durumdaki yörüngelerinde neden olmuş olabilecekleri değişimleri incelediler.

Scarborough Toronto Üniversitesi’nde Gezegen Bilimleri Merkezi’nden mezun olan Cloutier, “Sonuç olarak; Jüpiter’in, beşinci bir gaz devini dışarı itmiş olabileceğini ve bu sırada Callisto’nun yörüngesinde bir uydu tutmuş olabileceğini keşfettik.” Açıklamasında bulundu ve “Öte yandan, bu zorlu süreci gerçekleştirmek Satürn için gerçekten zor olurdu ve Iapetus’un bugünkü düzenli yörüngesine girmesi mümkün olmayabilirdi. ” Diye ekledi.

Çevirme İşlemi: Nuray Başaran

Kaynak: Science Daily

Mars’ın Uydusu Phobos Yavaş Yavaş Parçalanıyor

Phobos’un yüzeyindeki sıralanmış uzun ve sığ oluklar, eninde sonunda Mars’ın bu uydusunu yok edecek yapısal bir hatanın erken işaretleri olması büyük bir ihtimal.

Mars’ın yüzeyinden yaklaşık 6000 kilometre uzakta, yörüngede bulunan Phobos güneş sistemindeki tüm uydular arasında kendi gezegenine en yakın olan uydudur. Mars’ın yerçekimi Phobos’u her yüzyılda bir 2 metre kendine çekiyor. Bilim insanları 30 ile 50 milyon yıl içerisinde uydunun parçalanmasını bekliyor.

Greenbelt’de ki Nasa Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden Terry Hurford “Phobos’un çoktan çökmeye başladığını düşünüyoruz ve bunun ilk işareti bu olukların oluşması” dedi. Hurford ve iş arkadaşlarının buldukları verileri 10 Kasım 2015’deki Amerikan Astronomi Toplumu’nun Marylanddeki yıllık buluşmalarında sundu.

Uzun bir süre Phobos’un oluklarının, Stickney kraterini oluşturan çarpışmanın sonucunda oluştuğu düşünüldü. Bu çarpışma o kadar güçlüydü ki az daha Phobos’u parçalıyordu. Ancak bilim insanları olukların kraterden dışarı doğru yayılmadıklarını, aksine yakınlardaki başka bir odak noktasından yayıldıklarına karar verdi.

Daha yakın bir zamanda araştırmacılar, olukların Mars’tan fırlayan materyallerle olan küçük çarpışmalar sonucu oluştuğu fikrini ortaya attılar. Ancak, Hurford ve iş arkadaşları tarafından yapılan yeni modellemeler, olukların, Phobos gelgitleri tarafından şekil bozukluğuna uğratıldığında oluşan gerilme izlerine benzedikleri görüşünü destekliyor.

Bu gelgitler Mars ve Phobos’un arasındaki yerçekimsel kuvvet tarafından oluşturuluyor. Dünya ve ayımız da aynı şekilde birbirlerini çekerek okyanustaki gelgitlere ve aynı zamanda ikisininde bir küreden çok yumurtamsı bir şekle sahip olmasına neden oluyor.

Oluklar için aynı açıklama onlarca sene önce, Viking uzay aracı Phobos’un resimlerini Dünya’ya gönderdiği zamanda ortaya atılmıştı. Ancak o zaman Phobos’un neredeyse tek parça olduğu düşünülüyordu. Gelgitler hesaplandığında, gerilmelerin o boyutlardaki tek parça bir uyduyu parçalayamayacak kadar zayıf olduğu görülüyordu.

Yeni düşünce ise, Phobos’un içinin yaklaşık olarak 100 metre kalınlığında tozlu regolith ile kaplı ve zar zor bir arada duran bir moloz yığını olabiliceği yönünde.

Arizona Devlet Üniversitesi’nin Dünya ve Uzay Keşfi Okulu’nda Yardımcı Araştırmacı olan Erik Asphaug “Bu sonucun komik tarafı bize Phobos’un hafif yapışkan bir dış katmana sahip olduğunu gösteriyor olması. Bu, mikro yerçekimindeki tozlu materyalleri düşündüğün zaman bir anlam ifade ediyor ancak hiç sezgisel değil ” diyor.

Bu şekildeki bir iç kolayca bozulabilir, çünkü çok az bir güce sahip ve dıştaki katmanı yeniden yerleşmesi için zorluyor. Araştırmacılar Phobos’un dış katmanının elastik olduğunu ve gerilmeleri biriktirdiğini düşünüyor. Ancak bu gerilmelere karşı o kadar zayıf ki, bu gerilmeler onun çökmesine neden oluyor.

Bütün bunlar, Phobos’un yüzeyindeki gelgitlerin yüzeyi parçalamaya yetmekten daha çok gerilmeyi ürettiği anlamına geliyor. Bu model tarafından tahmin edilen parçalanmalar, Phobos’un resimlerinde görülen oluklarla örtüşüyor. Bu açıklama aynı zamanda bazı olukların diğerlerinden genç olmasını da açıklıyor.

Aynı kader, yavaşça içe doğru düşen ve benzer parçalanmış yüzeye sahip olan Neptün’ün uydusu Triton’u da bekliyor. Araştırmacılara göre, bu araştırma aynı zamanda güneş sistemi dışındaki gezegenler içinde geçerli. “ Bunu, uzak gezegenlerde neler olup bittiğini görmek için kullanamayız, fakat bu çalışma o sistemleri anlamamızda bize yardımcı olabilir, çünkü ev sahibi yıldızına doğru düşmekte olan her tür gezegen aynı yöntemle parçalanabilir “ diyor Hurford.

Çevirme İşlemi: Ertuğrul Gazi Sarı

Kaynak: Science Daily

Bir Asteroitte Daha Su Buzuna Rastlandı

Bilim insanları su içeren ikinci bir asteroit daha tespit etti. Bu yılın nisan ayında 24 Themis asteroitinde su buzu ve organik maddelerin varlığını keşfeden araştırmacılar, şimdi de 65 Cybele asteroitinde aynı maddeleri buldular.

“Bu keşifle birlikte, Güneş Sistemi’nde sanılandan daha fazla su buzu bulunduğu söylenebilir. Ve aynı zamanda bu, ‘Asteoritler, Yer’e çarpmış olabilir ve gezegenimize yaşamın temek taşlarından suyu getirmiş olabilir’ teorisini de destekliyor.” Diyor Merkez Florida Üniversitesi’nden Profesör Humberto Campins.

Asteroit 65 Cybele, 290 kilometre çapında ve 24 Themis asteroitinden biraz daha büyük bir asteroit. İki asteroit de Mars ve Jüpiter arasında yer alan asteroit kuşağında bulunuyor.

Genel olarak , asteroitlerin çok kuru bir yapıya sahip olduğu düşünülür; fakat şimdi görülüyor ki asteroitler ve gezegenler Güneş Sistemi’nin en erken dönemlerinde oluşurken, buz Ana Kuşak bölgesine kadar ilerliyor. Bu da demek oluyor ki; yıldızların çevrelerinde su ve organik madde miktarı oldukça fazla olabilir.

Bu bulgular ise, Astronomi ve Astrofizik Dergisi’nde (Astronomy and Astrophysics) yayınlanacak ve Campins, bulguları Amerikan Astronomi Derneği’nin bu haftaki Gezegen Bilimi toplantısında sunacak.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak : UniverseToday

Mars Yüzey Aracı Göktaşı Avında

NASA’nın Mars Keşif Yüzey Aracı Opportunity, 16 Eylül’de 31 metre uzağında koyu renkli bir göktaşı görüntüledi. Bu uzay aracının ekibi, bu göktaşının demirli bir göktaşı olup olmadığını anlayabilmek için daha çok yaklaşma kararı aldı.

NASA’nın Mars Keşif Aracı Opportunity, göktaşının bu görüntüsünü panoramic fotoğraf makinesi ile aldı. Ufukta ise Endurance Krateri’nin kıyısı görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı: NASA/JPL-Caltech/Cornell Üniversitesi

“Siyah rengi, yuvarlak yapısı ve gezegenin yüzeyindeki duruşuna bakıldığında, demirli bir göktaşına benziyor.” Diyor NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı’ndan Matt Golombek. Opportunity uzay aracı, 2004’de başlayan görevi süresince 4 demirli göktaşı bulmuştu. Bu taşların incelenmesinden sonra taşların özellikleri kadar Mars’ın atmosferi hakkında da önemli bilgilere ulaşıldı.

Yeni bulunan taşa, henüz resmi olmamakla beraber, İrlanda’nın kuzeybatısında yer alan bir adanın ismi (Oileán Ruaidh) verildi. Göktaşının, uzay aracının şuanki bakış açısından, yaklaşık olarak 45 cm. genişliğinde olduğu görülüyor.

Opportunity şu ana kadar Mars üzerinde 23.3 kilometre ilerledi. Opportunity’nin bu göktaşına ulaşması ile birlikte, diğer bir Mars yüzey aracı olan Spirit ile toplam aldıkları yol 31 kilometreyi bulacak.

Kaliforniya, Pasadena’daki NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı, Mars Keşif Yüzey Araçları (the Mars Exploration Rover) görevini yönetir.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: ScienceDaily

Jüpiter Bize Çok Yakın

Eylül ayının başlarında bütün bir akşam boyunca gökyüzünde görmeye başladığımız Jüpiter gezegeni, 20 – 21 Eylül gecesi bize en yakın konumuna ulaşacak.

Jüpiter, gökyüzünde bulunduğu sürece birçok yıldızdan ve gökcisminden hep daha parlak olmuştur; ancak son zamanlarda biraz daha parlak olması da gözden kaçmamaktadır.

Dev gezegen, 20 – 21 Eylül gecesinde 1963 ve 2022 yılları arasındaki diğer konumlarından daha yakın bir konuma ulaşacak. Bu sırada Dünya’dan yaklaşık 592 milyon kilometre (368 milyon mil) uzaklıkta bulunacak ve -2.9 kadir parlaklığında olacak.

Jüpiter, Güneş’in batmasıyla beraber doğu ufku üzerinde yükselmeye başlıyor ve parlaklığı sayesinde onu gökyüzünde bulmak çok kolay. Dürbün veya küçük bir teleskopla bile koyu-renkli kuşaklarını, Büyük Kırmızı Lekesi’ni ve dört büyük uydusunu (Gelileo uyduları) rahatlıkla görebilirsiniz. Orta ve büyük teleskoplarla ise, bunların yanı sıra, daha küçük lekeleri ve bulutların oluşturduğu girdapları gözlemlemeniz mümkün.

Jüpiter’in yanı sıra bize en yakın konumuna ulaşan bir gezegen daha var: Uranüs. Gezegen, Jüpiter’den 5 kat daha uzakta ve daha soluk. 5.7 parlaklığındaki gezegeni çıplak gözle görmek zorken, dürbün veya küçük teleskoplarla görmek mümkün.

Uranüs’ü gökyüzünde bulabilmek için Jüpiter’den yararlanılabilir; öyle ki, Uranüs, Jüpiter’in yaklaşık 1 derece uzağında yer alıyor ve mavimsi-yeşilimsi rengiyle ve yuvarlaklığı nedeniyle yıldızlardan kolayca ayırt edilebilir.

Dünya’mızın uydusu Ay da o gece gökyüzündeki yerini alacak.

Kaynaklar: Science@NASASky&TelescopeEarthSky

GJ436b, Gökbilimcileri Şaşırttı

Çalışmalarını NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nu kullanarak yapan gökbilimcileri, dev gezegen GJ 436b’de metan (CH4) gazının çok az miktarda bulunması şaşırttı.

GJ 436b’nin bu sanatçı görüntüsünde, gezegen bizim yıldızımızdan daha soğuk olan yıldızının arkasında görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı: NASA

“Bu sıcaklık ve büyüklükteki bir gezegende metanın bol miktarda bulunması gerekir fakat biz 7000 kat daha az metan tespit ettik.”  diyor sonuçları sunan Merkez Florida Üniversitesi’nden Kevin Stevenson.

Metan eksikliği şaşırtıcı; çünkü Güneş Sistemi’mizdeki tüm gaz devleri metan bakımından zengin gezegenler. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ün atmosferlerinde hidrojen ve karbon bol miktarda bulunuyor. Bu elementler de doğal olarak bir araya gelerek en basit hidrokarbonu, metanı (CH4) oluşturuyor.

Stevenson ve meslektaşları Spitzer’i Aslan Takımyıldızı’nda bulunan ve 33 ışıkyılı uzaklıktaki GJ 436b’ye yönelttiklerinde, bizim sistemimizdeki gaz devlerindeki durumla karşılaşacaklarını umuyorlardı. Gezegenin tayfını incelediklerinde metan gazının var olduğunu tespit ettiler ancak düşündüklerinden az miktarda buldular. Öte yandan gezegen, karbondioksit bakımından oldukça zengin.

Peki, metanın büyük bölümü nereye gitti? Birinci olasılık: Parçalanmış olabilir. “Gezegenin yıldızından kaynaklanan mor-ötesi ışınım, metanı etilen gibi polimerlere dönüştürmüş olabilir.” diyor Merkez Florida Üniversitesi’nden Joseph Harrington.

Bir diğer olasılık ise: Gezgenin atmosferindeki güçlü rüzgârlar, karbondioksitin de bol miktarda bulunduğu sıcak katmanlardan maddeleri sürüklemiş olabilir.

Ya da tamamen daha farklı bir olasılık düşünülebilir: “Bu gezegenin atmosferi, bildiğimizin dışında değişik bir kimyaya sahip olabilir. Ancak henüz bilmiyoruz.” diyor Harrington.

Metan sadece dev gezegenlerde bulunmuyor;  Dünya’da da hatrı sayılır miktarda metan bulunuyor. Dünya üzerinde metan gazına, ineklerin ve keçilerin midelerinde ya da çürümüş organik maddelerin açığa çıkarmasıyla bataklıklarda rastlayabilirsiniz. Metan, gaz devlerinde sadece onların kimyasında yer alan bir maddedir ancak bizim gezegenimizde yaşamın işaretçisidir.

Bu nedenle, araştırmacılar, Yer-benzeri uzak gezegenlerin atmosferlerinde metan aramaya başladılar ve NASA’nın Kepler görevinin de bunun gibi gezegenler keşfetmesi bekleniyor. Ayrıca oksijenin yanı sıra metan da olası biyolojik etkinliklerin işaretçisi sayılabilir.

Kaynak: Science@NASA

Jüpiter Artık Akşam Gökyüzünde

Güneş Sistemimizin dev gezegeni Jüpiter’i uzun bir aradan sonra tekrar akşam gökyüzünde gözlemleyebileceğiz.

Görüntüde Jüpiter gezegeninin üzerinde, koyu renkli kuşaklar ve Kırmızı Büyük Leke görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA

Bir süredir Güneş’in doğmasına yakın veya gece yarısı gözlemlediğimiz Jüpiter, önümüzdeki akşamlarda Güneş’in batmasıyla birlikte doğu ufkundan yükselmeye başlıyor.

Hem profesyonel hem de amatör gökbilimcilerin yıllardır gözlemekte olduğu bu dev gezegeni, doğu ufku üzerinde, akşamın ilk saatlerinde fark etmeniz çok kolay; çünkü şu sıralarda -2 ve -3 kadir arasında parlaklıkta ve gökyüzündeki Venüs gezegeni dışındaki diğer gök cisimlerinden ve yıldızlardan daha parlak durumda.

Çıplak gözle kolaylıkla görebileceğimiz gezegenin, bir dürbün veya 6-7 cm.lik açıklığa sahip bir teleskopla, üzerindeki koyu renkli kuşakları, Kırmızı Büyük Leke’yi (Great Red Spot) ve Galileo olarak adlandırılan dört uydusunu görebilirsiniz. Yani 17. Yüzyılın başlarında İtalyan gökbilimci Galileo Galilei’nin küçük teleskopu ile yaptığı gözlemleri yapabilirsiniz.

Spitzer’in Asteroitler Grubu

NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nun yeni araştırması, Dünya’ya yakın bir dizi asteroit grubu ortaya çıkardı. Bu asteroitler, çikolatalarda ya da meyveli şekerlerdeki gibi değişik renk ve bileşimlere sahip. Bazıları koyu ve soluk, bazıları ise pırıl pırıl ve parlak. Spitzer Uzay Teleskopu’nun Dünya’ya yakın 100 bilinen asteroit ile ilgili bu gözlemleri, bu nesnelerin düşünüldüğünden daha geniş bir çeşitliliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Bu görüntü, NASA’nın 2000’deki Dünya’ya Yakın Asteroitlerle Buluşma (Near Earth Asteroid Rendezvous) görevi kapsamında alında. Görüntüde, Eros asteroitinin yakın plan görüntüsü yer alıyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif hakkı: NASA/JHUAPL

Bu bulgular gökbilimcilere, fiziki özellikleri tam olarak bilinmeyen bu cisimler hakkında yeni bilgiler sağladı.

“Bu kayalar, geldikleri yer hakkında da bizlere bilgiler veriyor.” Diyor Kuzey Arizona Üniversitesi’nden  David Trilling.

Trilling ve ekibi, şimdiye kadar 100 Dünya’ya yakın cismin verilerini inceledi. Gelecek yıllarda 600 nesneyi daha incelemeyi planlıyorlar. Sayıları yüz binleri bulabilen nesnelerin dışında, Dünya’ya yakın yaklaşık 7.000 nesne bulunuyor.

“Dünya’ya yakın bu nesnelerin çok azının fiziksel özellikleri biliniyor. Yeni veriler bu grup hakkında daha fazla bilgi veriyor ve nasıl birbirinden bu kadar farklı oldukları konusunda fikir veriyor. Bu bilgiler, olası gelecek görevler için bize yardımcı olabilir.” Diyor Trilling.

Veriler gösteriyor ki, bazı küçük nesneler oldukça yüksek albedoya (Güneş ışığını yansıtma miktarı) sahip. Daha parlak yüzeye sahip asteroitler göreceli daha genç olanlar; çünkü asteroitlerin yüzeyi Güneş’in radyasyonuna maruz kaldığı için zamanla kararıyor. Bu da, Dünya’ya yakın nesnelerin devam eden evrimlerine bir kanıt.

Bunlara ek olarak, çok uzaktan gözlemlenmiş asteroitlerin aslında düşünüldüğünden daha büyük ölçüde çeşitliliğe sahip olmaları, onların farklı kökenlerden geldiğini gösteriyor. Bazıları Mars ve Jüpiter gezegenleri arasındaki ana kuşaktan gelirken, bazıları ise Güneş Sistemi’nin dışından gelmiş olabilir. Bu çeşitlilik ayrıca gösteriyor ki; asteroitleri oluşturan malzemeler (aynı zamanda gezegenimizi oluşturan malzemeler), Güneş Sistemi’nin erken dönemlerinde büyük bir ‘güneş-sistemi çorbası’ gibi bir araya gelmiş olabilirler.

Bu araştırmanın bir diğer üyesi, NASA’nın Geniş-alan Kızılötesi Araştırma Kâşifi (Wide-field Infrared Survey Explorer, WISE), hala uzayda çalışmalarını sürdürüyor. WISE, şimdiye kadar 430 Dünya’ya yakın nesne gözlemledi. Bunların 110’dan daha fazlası yeni gözlemlendi.

Gelecekte, hem Spitzer hem WISE Dünya’ya yakın bu cisimlerin ‘tatları’ hakkında daha fazla bilgi verecek. Bu bilgiler de, kozmik cisimlerin su ve organik maddelerle (yaşamı tetikleyen malzemelerle) gezegenimizi nasıl oluşturdukları hakkında ipuçları verecek.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: NASA

Ay’da Renkli Havza

Ay’daki Shrödinger Havzası’nın yeni bir jeolojik haritasında çok uzun süren şiddetli olaylardan sonra meydana gelen şekiller, geçici olarak renklendirildi. Shrödinger Havzası, yeni bir oluşum sayılabilir çünkü yaklaşık 3.8 milyar yaşında. Öyle ki havza, Ay’ın ikinci en genç geniş havzası (yaklaşık 320 kilometre çapında).

Schrödinger havzanın bu ayrıntılı jeolojik haritası, Ay’daki maddelerle ilgili birleşik bir çalışmayı gösteriyor. Görüntüde; zirve-halkası (peak-ring) haklanın kahverengi iç bölgesi, yeni volkanik etkinlik kırmızı, krater oluşumu sarı, ovadaki maddeler yeşil tonlarda gösteriliyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/Scott Mest

Shrödinger, uydunun güney kutbuna yakın, buzun olduğu düşünülen bir bölgede. Bu harita, araştırmacılara Ay’ın jeolojik tarihi hakkında bilgi ve ileriki keşif çalışmalarında da uygun bir iniş yeri sağlayacak. Gezegen Bilim Enstitüsü (the Planetary Science Institute ) ile birlikte çalışan NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden (Goddard Space Flight Center) bilim insanı Scott Mest ve meslektaşları, bu güne kadarki en detaylı harita olan bu jeolojik haritayı çıkardılar. Bu harita, Ay Yörünge Aracı Lazer Yükseklik-ölçer uzay aracından alınan topografik (yersel) veriler ile Clementine ve Lunar Prospector görevinden elde edilen görüntüler ve tayfsal veriler birleştirilerek oluşturuldu.

Schrödinger Havzası, zirve-halka (peak-ring) olarak adlandırılan, zirvelerin bir halka oluşturduğu türden havzalara bir örnektir. Havzanın kenarı (halkanın kahverengi dış bölgesi) gibi, daha küçük ve daha çok parçalanmış zirve-halkası (halkanın kahverengi iç bölgesi) da, tahminen 35-40 kilometre çapındaki bir cismin çarpması sonucu oluşmuştur. Uydunun kabuğunda yükseltilerin oluştuğu bu bölge, havzadaki en eski kayalardır ve çarpan nesnenin sıcaklığından erimemiş tek yapıdır. Eriyen maddeler ise her yöne dağılmış ve ovaları oluşturmuştur. Ovalardaki maddeler ise farklı dokulara ve albedoya (güneş ışığını yansıtma oranı, yeşil tonlarında gösteriliyor) sahip olabilirler. Bu farklılığın nedeni ise büyük ihtimalle farklı zamanlarda soğumuş olmalarıdır. Kırıklar (siyah çizgiler), maddeler soğurken havzada oluşmaya başlamıştır.

Schrödinger Havzası, Ay’ın güney kutbuna yakın, volkanik etkinliğin olduğu ender bölgelerden bir tanesidir. Kırmızı alandaki bir delikten yayılan patlayıcı püskürmeler kadar,  bu volkanik etkinliğin lav akıntıları da, yüzeyde görülebilir. Bu delikler ise ovaları (kırmızı alan, bej rengi bölgelerden daha yenidir) örten koyu madde oluşturmuştur. Daha eski volkanik maddeler, daha geniş bir alana (gri ve limon rengi) yayılmıştır. Daha küçük nesnelerle oluşan daha yeni kraterler ise havzanın üst bölümlerine yakın yerlere (sarı alanlar) madde saçmıştır. Onun yanında (sarının yanındaki çok açık yeşil) ise havzanın dış bölgesinden ya da havzanın kenarından gelmiş olabilecek maddeleri barındıran bir bölgedir.

Kaynak : NASA