gokyuzu.org

Astronomide Kadınlar

İnternette önemli bilim insanlarına dair bir arama yapacak olduğumuzda karşımıza çıkan isimlerin erkeklere ait olduğunu sanıyorum hepimiz farkındayız ya da bunlara dair kendi kendimize düşündüğümüzde akla gelen çoğu ismin erkek olduğunun da. Oysa tarih boyunca kadınlar, kendilerine yaşatılan zorluklara rağmen bilim dünyasında inatla var olmaya devam etti. Sistemik engellere, eğitime sınırlı erişime ve kurumsal dışlanmayla karşı karşıya kalmalarına rağmen, kadınlar bilimin gelişiminde çok önemli ancak çoğu zaman yeterince takdir edilmeyen roller oynadılar.

Araştırmaları yalnızca bilimsel bilgiyi ilerletmekle kalmadı, aynı zamanda gelecek nesillere “bilimsel araştırmaya kimin katılabileceğine” dair ilham olup cesaret verdiler. Bugün burada fizik bölümü bir lisans öğrencisiysem bu, bilim dünyasında inatla var olan kadınlar sayesindedir. Bilimin cinsiyet fark etmeksizin herkese erişilebilirliği ulaşılması gerektiğini düşündüğüm nihai amaçlardan biri. Bu yazıda kronolojik sırayla Astronomiye büyük katkıları olmuş kadınları inceliyor olacağız.

Hypatia

Hypatia, birçok kişi tarafından felsefe öğretileriyle birlikte ilk önemli kadın matematikçi ve astronom olarak kabul ediliyor. Kendisi mantıksal düşünmeyi ve matematiksel çalışmaları teşvik eden Plotinus düşünce tarzının güçlü bir savunucusuydu ve MS 400 civarında İskenderiye’deki Platonist okulun başkanı oldu.

Hypatia’nın astronomi ve bilime en önemli katkıları arasında gök cisimlerinin haritalanması ve sıvıların göreceli yoğunluğunu ve yerçekimini belirlemek için kullanılan hidrometrenin icadı yer alıyor.

Hypatia o zamanlar “normal” kadınlar gibi davranmaz, geleneksel kadın kıyafetlerinden ziyade bir bilgin veya öğretmen kıyafetleri giyer İmparatorluk’ta serbestçe dolaşmak için kendi at arabasını sürerdi. İskenderiye kütüphanesinde barındırılan eserlerinin çoğu yok edildi, kendisinin varlığı yalnızca çağdaşları arasında değiş tokuş edilen mektuplar ile biliniyor.

Émilie du Châtelet

Du Châtelet, 1706’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Louis XIV’in Versailles’inde protokol şefi olan babası, kızının zekasının farkındaydı; altı dil, matematik ve fizik öğreten öğretmenler ve önde gelen bilim insanlarını kızına mentorluk etmesi adına getirdi.

Tüm bunlar, önemli bir soruyu sorup zamanın astrofiziğine katkıda bulunmasını sağladı: gezegenlerin hareketine ne sebep olur? Isaac Newton, bunu temel eseri Principia Mathematica’da (1687) sunulan evrensel yerçekimi kuvvetine bağlamıştı. Newton’un yaklaşımını öğrenmesi üzerine du Châtelet, Newton’un teorisini sunmak için Institutions de Physique’yi (1740) yazdı. Du Châtelet, Newton’un geometrik yöntemlerini güçlü yeni kalkülüs aracıyla değiştirerek güncelledi. Newtoncu fikirlerin Fransızca’da yeniden işlenmesinde ve Avrupa’da Kartezyen teoriye göre kabul edilmelerinde önemli katkılar sağladı.

Caroline Herschel

Profesyonel bir astronom olan ilk kadınlardan biri olan Caroline Herschel, uzun yaşamı boyunca sekiz kuyruklu yıldız, 500 yıldız ve 2.500 bulutsu keşfetti.

20’li yaşlarının başında Almanya  Hannover’daki evinden İngiltere’ye taşınan Herschel ve erkek kardeşi William, astronomiye dair çalışmalarını birlikte sürdürdüler. Bunlar ilk olarak teleskop lenslerini cilalamak ve hesaplamalar yapmakla başladı.

William kraliyet ailesi için çalışmaya başladı ve bununla birlikte Herschel, İngiltere’deki ilk emeği karşılığında para kazanan ilk kadın bilim insanı oldu. Arayışları, kuyruklu yıldızları ve bulutsuları bulmaya ve eski Astronom Royal John Flamsteed’in çalışmalarını düzenlemeye dönüştü.

Keşfettiği bulutsular ile 1828’de Kraliyet Astronomi Derneği’nden altın madalya aldı. Daha sonra çağdaşı ve arkadaşı Mary Somerville ile birlikte yürüttükleri çalışmaları ile aynı topluluğa fahri üyelik ünvanı aldı.

Mary Somerville

İngiliz bir amiralin kızı olarak doğan Somerville yalnızca sınırlı bir eğitim almıştı fakat bu kısıtlamaya rağmen kendini matematik ve astronomi alanında eğitti ve bağımsız olarak Fransızca öğrendi. 1827’de Somerville’in yetenekleri geniş çapta tanındı ve kendisinden  Newton’ın Principia’sını genişleten bir eser olan Pierre-Simon Laplace’ın kapsamlı Traité de Mécanique Céleste’nin (1798) İngilizce bir versiyonunu yapması istendi.

Somerville’in versiyonu, Cennetlerin Mekanizması (1831), yerçekimi teorisinde daha derine indi ve yeni matematiksel yöntemler tanıttı. Du Châtelet’in çabası gibi, Newton’un fikirlerini yaydı. Somerville’in kariyerindeki diğer unutulmaz anların yanı sıra, “bilim insanı (scientist)” olarak adlandırılan ilk kişiydi. Somerville’den önce araştırmacılara “bilim adamları (man of science)” deniyordu.

Maria Mitchell

Maria Mitchell sadece ABD’deki ilk kadın astronomi profesörü ve aynı zamanda Amerika’da bir kuyruklu yıldız keşfeden ilk kişi.

Nantucket, Massachusetts’te doğan Mitchell, her iki cinsiyet için de eşit eğitime inanan ebeveynlerinden büyük ölçüde etkilendi. Babası bir eğitimci ve amatör astronomdu ve Mitchell’i gündüzleri kütüphaneci olarak çalışırken gözlemevini geceleri birlikte çalıştırmaya teşvik etti.

1 Ekim 1847’de, 29 yaşındayken, onu öne çıkaracak kuyruklu yıldızı keşfetti. Bayan Mitchell Kuyruklu Yıldızı olarak bilinen C/1847 T1, periyodik olmayan bir kuyruklu yıldızdı. Diğerleri onu sonraki günlerde gördü, ancak Mitchell’in bunu astronomik yetkililere bildirmesi, kuyruklu yıldızın adını taşıdığı anlamına geliyordu.

1848’de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’ne seçilen ilk kadın oldu.  Ayrıca Amerikan Felsefe Derneği’ne seçilen ilk kadınlardan biriydi ve Amerikan Bilimin İlerlemesi Derneği’nde üye olarak seçildi. Hayatı boyunca bilimde kadınların bir savunucusuydu ve o zamanlar kadın oy hakkı hareketi ve köleliğin kaldırılması da dahil olmak üzere siyasi hareketlere yoğun bir şekilde katıldı.

Annie Jump Cannon

Cannon, çocukluk yıllarında annesi tarafından gökyüzü gözlemleri ile tanıştırıldı. Ardından Massachusetts’teki Wellesley Koleji’nde fizik ve astronomi okudu. Mezun olduktan sonra fotoğrafçılığa odaklanmaya başladı ancak 1894’te annesinin vefatından sonra astronomi çalışmalarına yeniden başladı.

Cannon, “Pickering’s women” olarak bilinen bir grubun parçası olarak çalışmaya başladığı Radcliffe College’te araştırmalarına devam etti. Bu kadınlar, Harvard Gözlemevi Direktörü Edward Pickering mentorluğunda araştırma ve hesaplamalar yapmak üzere atandı. Cannon, çeşitli yıldızların görüntü plakalarını incelemeye başladı. 1.100’den fazla yıldız üzerinde yaptığı analiz, onu yıldızların renklerine (sıcaklıklarına) göre sınıflandıran bir yöntem geliştirdi ve “Oh! Be A Fine Girl, Kiss Me!” olarak kodladığı OBAFGKM Harvard spektral sınıflandırmasını oluşturmuş oldu. Bu çalışması, Henry Draper Sınıflandırma Kataloğunda yayınlandı ve 1922’de Uluslararası Astronomi Birliği tarafından resmi olarak kabul edildi.

1933’te Amerikan Astronomi Derneği, bir kadın doktora sonrası araştırmacının çalışmalarının takdiri adına Annie Jump Cannon Ödülü’nü kurdu. Sonrasında bu ödülü kazananlar arasında yıldızların yaşam döngüsü, yerçekimi merceği ve daha fazlası hakkındaki anlayışımızı geliştiren bilim insanları var.

Henrietta Swan Leavitt

Cambridge, Massachusetts’te doğan Leavitt, dil, sanat ve astronomi okuduğu Radcliffe Koleji’ne geçmeden önce Oberlin Koleji’ne gitti. Orada kendine Canon’ınkine benzer bir yol seçti ve Pickering için çalışmalara başladı. Yüksek eğitimli olmasına rağmen, 1903’te ücret karşılığı çalışmaya başlamadan önce 1895’ten itibaren pozisyonda gönüllü olarak çalıştı. Bu süreçte sadece erkekler için ayrılmış olan teleskopu çalıştırmasına da izin verilmiyordu.

İşinin büyük bir kısmı değişken yıldızları karşılaştırmaktı. Araştırması sırasında, bir “Cepheid variable star”ın periyodunun doğrudan o yıldızın parlaklığıyla ilişkili olduğunu fark etti. Yani daha parlak bir yıldız, daha sönük bir yıldızdan daha uzun bir periyoda sahipti. Daha sonra bu keşif, Edwin Hubble tarafından Andromeda’nın (M31) aslında Samanyolu’ndaki bir bulutsu değil, uzak bir galaksi olduğu sonucuna varırken kullanıldı.

Leavitt, hayatı boyunca birçok sağlık sorunu yaşadıktan sonra 53 yaşında kanserden dolayı hayatını kaybetti. Yıllar sonra, araştırmacılar çalışmasının önemini tam olarak anladılar ve Nobel Ödülü’ne aday göstermek istediler ancak, bu onur maalesef ölümden sonra verilebilen bir şey değildir.

Cecilia Payne-Gaposchkin                      

Az önce bahsettiğim Annie Jump Cannon Ödülü’nü ilk alan Cecilia Payne-Gaposchkin, aynı zamanda yıldızların öncelikle hidrojen ve helyumdan oluştuğunu keşfeden ilk kişi.

İngiltere’de doğumlu Payne-Gaposchkin bilime olan ilgisi ile Cambridge’e gitti ve Pickering’in mirasını sürdüren Harlow Shapely’nin rehberliğinde Harvard’da ileri derecesini aldı. Cannon ve Leavitt gibi, yıldızların spektrumlarını çalışıyordu aynı zamanda kuantum fiziği çalışmasına da başladı. Bu çalışmalar sırasında değişen yıldız renklerinin yıldızların sıcaklıklarından kaynaklandığı fikrini doğruladı. Ayrıca, yıldız spektrumlarındaki farklılıkların yıldızlardaki farklı kimyasal bileşimden değil farklı sıcaklıklardan kaynaklandığını gösterdi. Bu çalışmaları sonucu yıldızların çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuş olduğunu kanıtlamış oldu.

1925’te doktora tezi, Princeton Üniversitesi Profesörü Henry Norris Russell “imkansız” diye kötülenmesinin sonucu uzun bir süre işi küçümsendi. Ancak daha sonra diğerleri de aynı sonuca vardılar. Kariyerinin başlarındaki bu aksaklığa rağmen Payne-Gaposchkin, 1956’da resmi olarak profesör olarak atanmadan önce bir süre öğretmenlik yaparak Shapley’in asistanı olarak çalışmaya devam etti. Aynı yılın devamında ise Harvard Astronomi Bölümüne Bölüm Başkanı oldu.

Margaret Burbidge

Amerikan Astronomi Derneğinin ilk kadın başkanı: Margaret Burbidge. Burbidge yıldızların zaman içinde nasıl daha ağır elementler oluşturduğunu ve yıldızların bu elementleri evrene nasıl gönderdiğini gösteren çalışmaları ile biliniyor.  Bunların yanında astronomide cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelesiyle astronomi alanı ve Amerikan Astronomi Derneği üzerinde büyük etkileri de oldu.

2 yıllık döneminde, eşit haklar değişikliği konusunu, Amerikan Astronomi Derneğini toplantılarında birçok kez gündeme getirdi. Astronomide Kadının Statüsü Komitesi kuruldu ve astronomideki azınlıkların durumunu gözden geçirmek için yeni bir komite oluşturuldu.

Burbridge, 1950’lerde astronomik gözlemler ve teorik hesaplamalarla desteklenen yıldızlarda reaksiyonların nasıl meydana geldiğini inceleyen dört kişilik bir ekibe liderlik etti. Samanyolu gibi spiral galaksilerin kütleleri ve dönüşleri üzerine çalıştı.

Nancy Grace Roman

“Hubble’ın Annesi”

Roman, küçüklük yıllarından beri hep gökyüzüne ilgiliydi ve henüz ortaokuldayken bir astronomi kulübüne öncülük etti. Lisedeyken bu konudan caydırılmasına rağmen, Swarthmore’dan astronomi alanında lisans derecesini ve Chicago Üniversitesi’nden doktorasını aldı.

Altı yıl boyunca bu kurumda çalıştıktan sonra, kadınlar için kadrolu olmanın neredeyse imkansız olduğunu fark etti ve daha yeni kurulmuş olan NASA’ya katıldı. 1961’de ilk astronomi şefi oldu. O zamanlar yüksek irtifa gözlemleri için balonlar, sondaj roketleri ve uçaklar kullanılıyordu; ancak Roman daha o zamanlarda, uzayda süresiz olarak kalacak bir gözlemevi fikrine sahipti, bir uzay teleskobu.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin Astronomik Veri Merkezi’nde çalışmaya başladı. Her ne kadar artık Hubble Uzay Teleskobu’nun günlük gelişimine doğrudan dahil olamasa da, 1990’daki fırlatılışına kadar ilerlemesini yakından takip etmeye devam etti.

Dilhan Eryurt

İzmir doğumlu Eryurt, küçük yaşlardan itibaren matematiğe ilgisi dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümünde okudu, buradaki yıllarında Astronomiye olan ilgisini de fark etmesiyle bu alanda ilerlemek istediğine karar vermişti.

Üniversite eğitiminden sonra 2 yıl boyunca hiç ücret almadan Prof. Dr. Tevfik Okyar Kabakçıoğlu’nun yanında asistanlık yaptı. Ardından National Academy of Sciences bursu alarak NASA’nın New York’ta bulunan Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Sonrasında aldığı American Soroptomist Federation Fellowship bursu ile Indiana Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Bu yıllarında yıldız modellerini oluşturmada kullanılan yeni bir yöntemin geliştirilmesi görevini üstlendi. Sonrasında NASA’dan davet aldı ve orada çalışmaya başladı. O dönem sürekli eleştirilen Güneş’in evrimi konusunda çalışmalar yürüttü ve yıldızların evrim sürecini inceledi bu çalışmaları sonucunda Güneş’in evrimi ile ilgili kabul gören modelin yanlış olduğunu kanıtladı. Dilhan Eryurt, Güneş’le ilgili araştırmaları sonucunda 1969 yılında NASA tarafından Apollo Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

Türkiye’ye döndükten sonra Eryurt, 1973 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde Astrofizik Anabilim Dalını kurdu. 1988 yılında ODTÜ Fizik Bölümü başkanlığı yaptığı 6 ayın sonunda 5 yıl sürecek olan Fen-Edebiyat Bölümü dekanlığı görevine başladı.

Vera Rubin

Vera Rubin, karanlık maddeyi keşfeden o kadın.

Rubin, küçüklük yıllarından bu yana bilime olan ilgisinin farkındaydı. Cornell Üniversitesi’nde astrofizik alanında yüksek lisansını tamamladı ve Doktorası için Georgetown Üniversitesi’ne gitti.

Carnegie Enstitüsü’nde çalışmaya başladı ki burası daha uzak ve daha küçük galaksileri incelemek için yüksek güçlü spektrograflar üzerinde çalışıyordu. 1970’lerde, o ve meslektaşı Kent Ford, bir galaksideki yıldızların çekirdek veya dış kenarlardaki konumlarına bakılmaksızın hepsinin aynı hızda hareket ettiğini keşfettiler. Uzaktaki yıldızları galaksiye yerçekimi olarak bağlayan bir şey olmadığı sürece bunun imkansız olduğunu düşündü. Yaklaşık 30 yıl önce yalnızca teorik olarak rtaya atılan teorik “karanlık madde”nin bu olayın sebebi olabileceğini düşündüler. Ancak, bilim camiası bir süre şüpheci kaldı. Karanlık maddeyi tam olarak anlamanın zorluğu, görülememesidir ama şimdiler evrenin çoğunu karanlık maddenin oluşturduğunu biliyoruz.

1981’de Rubin Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçildi ve 1993’te diğer ödüllerle birlikte Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. Tanınmasına rağmen, Rubin’in ana amacı asla bu değildi. Hayatı boyunca evrende garip ve açıklanamaz fenomenleri aramaktan zevk alan biri olarak yaşadı.

Jocelyn Bell Burnell

Hızla dönen nötron yıldızlarından gelen sinyalleri fark eden ilk kişi olan Jocelyn Bell Burnell, 1960’larda pulsarları keşfetti ve bugüne kadar radyo astronomisi için geniş kapsamlı etkileri oldu.

Kuzey İrlanda’da doğan Bell Burnell, okulunun kızlar için fen dersleri yasağına rağmen ilgisini hiç yitirmedi. Cambridge Üniversitesi’nde fizik alanında doktorasını almadan önce Glasgow Üniversitesi’ne gitti. Cambridge’de geçirdiği süre boyunca, kuasar çalışmalarına yardımcı olan bir radyo teleskobunun inşa sürecinde yer aldı. Bir gün, bu teleskobun verilerinde garip radyo sinyalleri olduğunu fark etti. O ve danışmanı, sinyaller her zaman belirgin olmadığı ve daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemediği için bunun teleskopla ilgili bir sorun olabileceğini düşündüler. Ancak bu bir ekipman arızası değildi ve darbelerin şimdi “pulsar” olarak bilinen nötron yıldızlarından geldiğini belirlediler.

Bu keşif Nobel Ödülü’ne layık görüldü ancak o zamanlar yüksek lisans öğrencisi olduğu için ödülü almadı. Ödül, danışmanı Antony Hewish ve astronom Martin Ryle’a gitti.

Ancak Bell Burnell yıldırmadı. Kariyeri boyunca, pulsar keşfinden dolayı 2018’de Temel Fizikte Özel Atılım Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül kazandı. 3 milyon dolarlık ödülünü fizik alanında daha fazla kadını teşvik etmek için Bell Burnell Burs Fonu’nu başlatmak için kullandı.

Andrea Ghez

Andrea Ghez, galaksimizin merkezinde bulunan süper kütleli kara delik üzerine yaptığı çalışmaları ile 2020’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı ve bu ödülü alan beş kadından biri oldu.

New York’ta doğan Ghez, televizyonda aya ilk inişi görmesine üzerine astronot olmaya karar verdi. Sonrasında planları değişse de, Caltech’ten doktorasını almadan önce MIT’de fizik okumaya devam ederken astronomiyi hep aklının bir köşesinde tuttu. Mezun olduktan sonra, fizik ve astronomi profesörü olduğu Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.

UCLA’dayken Ghez ve meslektaşları Samanyolu Galaksisi’nin merkezini kızılötesi dalga boylarında gözlemlemek için W.M. Keck Gözlemevi Teleskobunu kullanıyorlardı. Bu, Yay takımyıldızındaki bir grup yıldızı hedef alarak normalde toz ve gaz yüzünden görülemeyen yerlerin gözlemlemesini sağlıyordu. Spesifik bir nokta etrafında yüksek hızlarda hareket eden yıldızlar buldular ve bu nokta, Samanyolu’nun merkezindeki süper kütleli kara delik olan Sagittarius A* idi.  Bu çalışması ona 2020’de Nobel Fizik Ödülünü kazandırdı.

Ghez, UCLA biyografisinde bu ödülü kazanma etkisini özetliyor: “Benim için genç kadınları bilime teşvik etmek her zaman çok önemli olmuştur, bu yüzden benim için Nobel Ödülü, bu tür çalışmalar konusunda tutkulu olan yeni nesil bilim insanlarını bu alanda teşvik etmek için bir fırsat ve sorumluluk anlamına geliyor.”

Sara Seager

Sara Seager, güneş dışındaki yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler olan öte gezegenlerin keşiflerinde öncü olmuştur. Çığır açan araştırması, ötegezegen atmosferlerinin tespitinden diğer dünyalardaki yaşamla ilgili yenilikçi teorilere ve yeni uzay görevi kavramlarının geliştirilmesine kadar uzanıyor.

Gezegen keşfi için uzay görevlerinde, MIT liderliğindeki NASA Explorer-Class Mission TESS’in Bilim Direktör Yardımcısıydı ve son zamanlarda da Venüs atmosferinin yaşamı destekleyip destekleyemeyeceğini bulmak için çalışan bir ekibe liderlik ediyor.

Bugün, yaklaşık 4.576 dış gezegen bulundu ve araştırmacılar yaşamı destekleyen, hatta Dünya’ya benzeyebilecek gezegenleri bulmak için onları inceliyorlar. “Yalnız mıyız?” sorusuna cevap verme potansiyeli ile dış gezegen araştırması canlı bir alandır. MIT’de bir astronom ve gezegen bilimcisi olan Sara Seager, yeni dış gezegenler aramada ve atmosferlerini yaşamın veya öncüllerinin mevcut olduğuna dair işaretler için analiz etmede liderlik etmeye devam ediyor.

Kaynakça:

https://www.astronomy.com/science/10-women-who-changed-astronomy/

https://astrosociety.org/education-outreach/resource-guides/women-in-astronomy-an-introductory-resource-guide.html

https://airandspace.si.edu/stories/editorial/computer-astronomer-role-women-astronomy

https://www.space.com/trailblazing-women-in-astronomy-astrophysics

Dünyayı Düşündüren Sinyal: Wow!

“Dünya dışında akıllı yaşam var mı?” sorusu, veya kozmik çoğulculuk düşüncesi, antik Yunan filozoflarından günümüz astronomlarına kadar önemli bir soru olagelmiştir. Fakat yaşamı destekleyebilecek gezegenlerin uzaklığı, teknolojik imkansızlıklar gibi birçok engel, insanlığın evrende yalnız olup olmadığı sorusu için “Bilmiyoruz.” cevabına kanaat etmesini zorunlu kılmıştır. Yine de evrende dünya dışı gelişmiş yaşamın varlığını gösteren birçok işaret vardır. Bunlardan belki de en ünlüsü olan “Wow!” sinyali, Big Ear teleskobuyla gözlendiği günden beri astronominin tam olarak aydınlatamadığı bu alana ışık tutmaktadır.

Günümüzde aktif olarak kulanılmayan Big Ear veya Ohio Eyalet Üniversitesi Radyo Gözlemevi, Dünya Dışı Gelişmiş Akıllı Yaşam Araştırması’nın (SETI) bir parçasıydı. Bu proje kapsamında bilim insanları farklı yöntemler kullanarak Dünya’nın dışında bir yerde gelişmiş yaşama dair izler aramaktaydı. Elektromanyetik ışımaların gözlemi ve farklı medeniyetlere dair izlerin araştırılmasının yanı sıra varsayımsal medeniyetlere sinyal göndermek için çalışmalar da yapıldı. Fakat SETI kapsamında yapılan gözlemlerden dünya dışı yaşamın varlığına dair en önemli işaret Wow! sinyaliydi.

Big Ear radyo teleskobu 15 Ağustos 1977’de güçlü, dar bantlı bir radyo sinyalini kaydetti. Jerry R. Ehman, sinyali kaydedildikten birkaç gün sonra verileri incelerken fark etti ve bu güçlü sinyalin yoğunluğunu gösteren “6EQUJ5” verisini işaretleyerek yanına bugün de bu sinyalden bahsederken kullandığımız “Wow!” yorumunu bıraktı.

Jerry R. Ehman’ın incelediği verilerden bir kesit ve bıraktığı not.

Sinyalin incelendiğinde yaklaşık 1420 MHz bandında olduğu ve 10 KHz’ten dar bir bant genişliğine sahip olduğu görüldü. Yaklaşık 72 saniye süren bu sinyal Big Ear’ın Dünya’nın hareketiyle hareket etmesi sebebiyle artan ve azalan bir yoğunluğa sahip. Bu da sinyalin kaynağının sürekli bir dalga yaydığına işaret etmekte. Yapılan analizler sonucunda sinyal kaynağının konumu tespit edildi. Fakat bu konum daha sonra Greenbank ve Allen Telescope Array tarafından gözlense de sinyal tekrar gözlenmedi.

Günümüzde Wow! sinyalinin kaynağı açıklığa kavuşmuş değil. Fakat bilim insanları birkaç muhtemel kaynak olarak kütleçekimsel mercekleme sayesinde güçlenmiş bir sinyal, yıldızlararası sintilasyon veya gerçekten Dünya dışı bir medeniyet olasılıkları üzerinde durmakta. Ancak bugüne kadar yapılan çalışmalar bu olasılıkların hiçbirini kesin olarak doğrulayabilmiş değildir.

Wow! sinyalinin bilimsel önemini gösteren nokta, kaynağının ne olduğundan bağımsız olarak, insanlığın evrene bakışındaki sınırları zorlamış olmasıdır. Bu sinyal, kaynağının yapay mı doğal mı olduğu sorusuyla SETI kapsamında birçok çalışmaya önayak olmuştur. Sonuç olarak Wow! sinyali, “Evrende yalnız mıyız?” sorusuna doğrudan bir cevap vermese de, bu sorunun bilimsel yöntemlerle sorulabileceğini ve ciddiyetle araştırılabileceğini göstermiştir.

Kaynakça:

https://www.bigear.org/Wow30th/wow30th.htm

https://www.nationalgeographic.com/science/article/seti-signal-sun-like-star-hercules-aliens-life-space-science

https://www.nrao.edu/archives/files/original/2ec6ba346ab16e10a10d09462507beda.pdf

Mars: Pas Tutmuş Bir Savaş Tanrısı

Mars, Güneş’e yakınlık sıralamasında Dünya’dan hemen sonra gelir. Kızıl renginden dolayı  çoğu uygarlığın dikkatini çekmiş ve çoğu uygarlık da ona kendi savaş tanrılarının ismini vermiştir. “Mars” ismini ise Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars’tan (Antik Yunan’daki adıyla Ares) almıştır. Günümüzdeyse daha çok “Kızıl Gezegen” adıyla bilinir. Aynı zamanda ziyaret etme olasılığımızın en fazla olduğu gezegen gibi görünüyor.

Yörüngesi ve Hareketleri

Mars, kendi etrafındaki dönüşünü yaklaşık olarak 24 saat 37.5 dakikada tamamlar. Ancak bu sırada gezegenin ekseni şiddetli salınımlar yapar çünkü Dünya’nın olduğu gibi büyük bir uydu tarafından dengelenmez. Mars’ın ekvatoru ile ekliptik düzlemi arasında yaklaşık 25.19 derecelik bir açı vardır. Bu da demek oluyor ki Mars da Dünya’daki gibi mevsimlere sahiptir. Mars Güneş etrafındaki yörüngesini 1.88 yılda tamamladığı için mevsimleri Dünya’nın mevsimlerinden yaklaşık olarak iki kat daha uzun sürmektedir. Bununla birlikte bu mevsimler Dünya’nınkinden daha ekstrem koşullarda geçer çünkü Kızıl Gezegen’in Güneş etrafındaki eliptik yörüngesi diğer büyük gezegenlerinkinden daha uzundur. Bu yüzden Mars, Güneş’e en yakın olduğu zamanda güney yarım küresi Güneş’e doğru eğilir ve burada kısa, çok sıcak bir yaz yaşanırken; kuzey yarım kürede kısa, soğuk bir kış yaşanır. Mars, Güneş’ten en uzak olduğu zaman da kuzey yarım küre güneşe doğru eğilir ve burada uzun, ılık bir yaz  yaşanırken; güney yarım küre uzun, soğuk bir kış yaşar.

Yapısı ve Yüzey Şekilleri

Yüzeyindeki paslı, kızıl, demir zengini tozlarla lekeli bir görüntüye sahip olan Mars aslında devasa bir çöldür. Aynı zamanda Mars’ın yüzeyi çok sayıda çarpmadan kaynaklı kraterlerle kaplıdır. Ve bu kraterlerin günümüze kadar şekillerini korumuş olması, yüzeyinin en azından bir bölümünün son derece yaşlı olduğunu gösteriyor. Mars, birbirinden farklı çok sayıda jeolojik yüzey şekline sahiptir. Fakat en dikkat çekici özelliği ise kuzey ve güney yarım küreler arasındaki yükseklik farkıdır. Kuzey yarım küreye ait ortalama yükseklik, güney yarım küredekinden yaklaşık 5 km daha alçaktır. Üstelik kuzey yarımküredeki bu sığ alanlar üzerindeki çarpma krateri sayısı son derece düşüktür. Bu durum, kuzey yarımküre alanlarının daha yakın zamanda şekillendiğine ve dolayısıyla yüzey yaşının güney yarım küreye oranla daha genç olduğunu düşündürmüştür. Kuzey ve güney yarım kürelerde izlenen bu belirgin yükseklik farkını oluşturan nedenler için bazı teoriler öne sürülmüştür.

Mars’ın volkanik bir geçmişi vardır. Bu sahip olduğu devasa boyutlu sönmüş volkanlardan anlaşılabilir. Fakat Mars volkanlarının hiçbiri bugün etkin değildir. Bunlardan en büyüğü Olimpos Dağı’dır. Taban çapı 600 km, eteklerindeki uçurum yüksekliği 6 km, zirvesindeki volkanik krater çapı 70 km ve yüksekliği 24 km olmakla birlikte Olimpos Dağı aynı zamanda Güneş sistemindeki en büyük volkandır.

Mars’ta ekvatora paralel uzanan derin bir çatlağın varlığı görüntülenmiştir. Görüntülenen bu yapı “Marineris Vadileri” olarak adlandırılmıştır. Bu geniş çatlak, magma yükselmesinin kabuk üzerinde oluşturduğu şiddetli gerilme ile meydana gelmiştir. Vadi uzunluğu 4,000 km olup en derin yeri 8 km civarındadır. Bazı yerlerinde genişliği 600 km’yi bulabilmektedir. Mars’ta izlenen bu yüzey şekilleri, mantodaki konveksiyon hareketlerinin kabuğa doğrudan etki etmesiyle oluşmuştur. Mars’ta levha tektoniği hareketleri izlenmemektedir. Bu durum Mars’ın Dünya’ya oranla daha erken soğuyup katılaşmasından kaynaklanır. Dolayısıyla Mars’ın kabuk katmanı, yer kabuğundan daha kalındır ve tek levha gibi davranmaktadır.

Mars’ın çekirdeğininse, Dünya’nın çekirdeğinin yarısı boyutlarında ve kükürt bileşikleriyle zenginleşmiş demirden oluştuğu düşünülmektedir. Fakat çekirdekteki sıcaklığın kükürt bileşiklerini eritebilecek düzeyde olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden akışkan hale gelmiş kükürtlü bileşiklerin elektriksel özellikleri, demirinkinden çok farklıdır ve içinde ivmeli hareketler oluşsa bile, manyetik alanlar doğuracak elektrik akımları üretemez. Dolayısıyla günümüzde Mars’ta genel bir manyetik alan izlenememiştir.

Atmosferi

Mars, çoğunlukla karbondioksit, azot ve argon gazlarından oluşan ince bir atmosfere sahiptir. Mavi ve beyaz arası renklerde görülen az sayıdaki bulutlar ise ufak su ve karbondioksit buz kristallerinden oluşmaktadır. Mars’ın atmosferi de Dünya’nın atmosferinden yaklaşık 100 kat daha yoğundur, ancak yine de hava durumu, bulutlar ve rüzgarları destekleyecek kadar kalındır. Atmosferin yoğunluğu mevsime göre değişir ve kışın hava karbondioksiti donduracak kadar soğuktur.

Mars’taki toz fırtınaları, tüm Kızıl Gezegeni örten ve aylarca süren Güneş sistemindeki en büyük fırtınalardır. Bir teoriye göre toz fırtınalarının Mars’ta bu kadar büyüyebilmesinin sebebi havadaki toz parçacıklarının Güneş ışığını emmesi ve Mars atmosferini ısıtmasıdır. Sıcak hava daha sonra soğuk bölgelere doğru akar ve oluşan rüzgarlar yerden daha fazla toz kaldırdıkça atmosfer daha çok ısınır. Bu da daha fazla rüzgarların daha fazla toz toplamasına yol açar.

Uyduları

Mars’ın, kendisine çok yakın yörüngelerde etrafında dolanan ve belirli bir şekle sahip olmayan iki uydusu bulunmaktadır. Her iki uydunun da yörüngesi, Mars’ın ekvator düzlemine çok yakındır. Her iki uydu da Amerikalı astronom Hall tarafından görülebilmiştir. Hall, uydular mitolojideki savaş tanrısı Mars’ın oğullarının ismini vermiştir. Küçük olanına Deimos (Korku) , büyük olanına ise Phobos (Dehşet) demiştir. Yörüngesi daha küçük ve Mars’a daha yakın olan Phobos, gezegen etrafındaki yörüngesini 7 saat 39 dakikada tamamlamaktadır ve Mars’ın merkezine olan ortalama uzaklığı 9,378 km’dir. Deimos ise, gezegen etrafındaki yörüngesini 30.3 saatte tamamlar ve gezegene ortalama uzaklığı ise 23,460 km’dir. Bu uyduların en dikkat çekici özellikleri, küresel şekilden sapmış ve yüzeylerinin ileri düzeyde çarpma kraterleri ile kaplı olmasıdır. Aynı zamanda her iki uydunun da gezegen ile eş dönmeye sahip oldukları, yani hep aynı yüzlerini Mars’a gösterdikleri anlaşılmıştır.

Gözlenmesi ve araştırılması

Mars her zaman bilinen bir gezegen olmasına rağmen, gezegeni teleskopla izleyen ilk kişi Galileo Galilei oldu. Mars yüzeyinin ilk detaylı gözlemleriyse 1659 yılında Danimarkalı bilim adamı Huygens tarafından yapılmıştır. 1666 da İtalyan astronom Cassini, Huygens’in gözlemlerini daha detaylı bir şekilde gerçekleştirmiş ve Mars’taki buzul kutup başlıklarını ilk kez gözlemleyen kişi olmuştur. Huygens ve Cassini’den yaklaşık 100 yıl sonra, Alman kökenli İngiliz astronom Herschel, Mars’ın dönme ekseninin yörüngesine dik olmadığını fark etmiştir. 1877 yılında ise İtalyan astronom Schiaparelli, Mars yüzeyinde birbirini kesen kırka yakın kanal benzeri düz hatlar gözlediğini söylemiştir. Bu gözlem, bilim insanlarına Mars’ta zeki canlıların bulunduğunu ve yüzeyde ileri düzeyde mühendislik yapıları inşa ettiklerini düşündürmüştür. Ancak 20. yüzyıl başlarında gelişen teknolojiyle beraber Mars yüzeyinde izlenen kanal benzeri yapıların, aslında birbiri ile bağlantısı bulunmayan karanlık lekeler olduğu ve bir göz yanılgısı sonucu kanala benzer hatlar şeklinde görüldüğü anlaşılmıştır. Bitki örtüsü gibi görülen alanların ise sadece daha koyu renkteki yüzey şekilleri olduğu tespit edilmiştir.

Mars’ın yüzeyinin yakın plan görüntüleri, ilk kez 1964 ve 1969 yılları arasında Mars’a yakın geçiş yapan  Mariner 4, 6 ve 7 uzay araçları tarafından çekilmiştir. Daha sonraki yıllarda yörüngeye oturtulan Mariner 9, gezegenin yaklaşık yüzde 80’ini haritalamış ve yüzeyde görüntülediği devasa boyutlu sönmüş volkanlardan Mars’ın volkanik bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmıştır.

NASA’nın 1975 yılında gönderdiği ikiz Viking uzay araçları, Kızıl Gezegen’e başarılı bir şekilde iniş yaparak 1976’da gezegenin yüzeyine dokundular. Viking 1, Mars yüzeyinin ilk yakın çekim fotoğraflarını çekti ancak yaşam için güçlü bir kanıt bulamadı. Mars yüzeyine üçüncü başarılı iniş, 1997’de yüzeye ulaşan Mars Pathfinder aracı ile yapılmıştır. Bu aracın Viking araçlarından en önemli farkı, Sojourner adı verilen gezici bir araca sahip olmasıydı. Dünya’dan gelen komutlarla yönlendirilebilen bu araç, Mars Pathfinder’ın 3 ay boyunca iniş bölgesine yakın değişik alanlarda çeşitli oluşumların analizlerini yapmıştır.

2001 yılında gönderilen Mars Odyssey, Mars yüzeyinin altında büyük miktarda buz hâlinde bulunan su keşfetti, fakat araç daha derini göremediği için yüzeyin altında daha fazla su olup olmadığı belirsizliğini koruyor. 2003 yılındaysa Mars yüzeyinin farklı bölgelerini araştırmak gönderilen Spirit ve Opportunity, suyun bir zamanlar gezegenin yüzeyinde aktığını gösterdi. Daha sonra 2008’de NASA, Mars’ın kuzey ovalarına inip su aramak için başka bir proje olarak Phoenix’i gönderdi.

2011 yılında NASA’nın Mars Bilimi Laboratuvarı görevi kapsamında gönderilen Curiosity, Mars kayalarını inceleyip onları oluşturan jeolojik süreçleri araştırdı. Yapılan bu incelemelerin sonunda Curiosity, yüzeyde karmaşık organik moleküller keşfetti ve atmosferdeki metan konsantrasyonlarındaki mevsimsel dalgalanmaları ortaya çıkardı. Yaşanan bu gelişmelerin üzerine NASA, gezegen etrafına iki yörünge aracı (Mars Reconnaissance Yörünge Aracı ve MAVEN) daha gönderdi. Bu arada Eylül 2014’te Hindistan’ın Mars Yörünge Aracı Mars’ın yörüngesine başarıyla girdi ve Hindistan bunu sağlayan dördüncü ülke oldu. Kasım 2018’deyse NASA, yüzeye InSight adlı bir iniş aracı gönderdi. InSight, bir sonda yardımıyla gezegenin jeolojik aktivitesini gözlemleyecek.

NASA, en son olarak Mars 2020 Keşif Aracı adı verilen Curiosity’nin devamı niteliğinde bir rover misyonu başlatmayı planlıyor. Bu görev kapsamında bu araç, antik yaşam belirtilerini inceleyecek. En son ESA ise, 2020’de fırlatılması planlanan ExoMars Keşif Aracı üzerinde çalışıyor.

Kaynakça:

https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/23894/mod_resource/content/1/A207dersnotu_06.pdf

https://solarsystem.nasa.gov/planets/mars/in-depth

https://www.space.com/47-mars-the-red-planet-fourth-planet-from-the-sun.html

https://www.space.com/13558-historic-mars-missions.html

https://www.nationalgeographic.com/science/space/solar-system/mars

Gezegenler: Etkileyici Görsellerle Güneş Sistemimiz-Maggie Aderin-Pocock

Yazan: Ahmet Arda Pektaş

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu, Kızıl Gezegenin sırlarını ortaya koyuyor.

Mars gezegeni bir asırdan fazla bir süredir bilim insanlarını büyüledi. Bugün, Dünya’dan 100 kat daha ince bir karbondioksit atmosferine sahip soğuk bir çöl dünyası. Ancak kanıtlar, güneş sistemimizin ilk tarihlerinde Mars’ın bir okyanusun suyuna sahip olduğunu gösteriyor. NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu gezegenin ıslaktan kuru hale geçişini ve bunun geçmiş ve şimdiki yaşanılabilirliği hakkında ne anlama geldiğini öğrenmek için çalışacaktır.

Mars, Washington, DC’deki Astronomi Araştırmaları Üniversiteler Birliği’nin (AURA) gezegen astronomu ve genel başkan yardımcısı Heidi Hammel tarafından yönetilen Garantili Zaman Gözlem (GTO) projesinin bir parçası olarak hedeflenecek. GTO programı, Webb’in bilim yeteneklerini geliştirmek için NASA ile birlikte çalışan bilim adamlarına geliştirme aşaması boyunca zaman sağlayacak. Hammel, 2003 yılında NASA tarafından JWST Disiplinlerarası Bilim İnsanı olarak seçildi. Mars, Döngü 1 olarak bilinen ilk işletme yılı boyunca Mayıs-Eylül 2020 arasında Webb’e görünecek.

Hammel, “Webb, Mars atmosferindeki son derece ilginç kimya ölçümlerini geri getirecek” dedi. “Ve en önemlisi, bu Mars verileri, gelecek dönemlerde Webb ile daha detaylı Mars gözlemleri planlamalarını sağlamak için gezegensel topluluğa hemen sunulacak.”

NASA’nın Washington’daki DCA Genel Merkezi Planet Bilimleri Bölümü direktörü Jim Green, “Hepimiz Webb’in Mars gözlemlerini dört gözle bekliyoruz. Sadece bu gözlemlerin olağanüstü bilimsel keşif potansiyeli ile fantastik olacağını biliyorum.” dedi.

Webb’in avantajları ve zorlukları 

Mars, güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerden daha fazla misyon tarafından ziyaret edildi. Şu anda altı aktif uzay aracı tarafından yörüngede iken, iki gezici yüzeyinde gezer. Webb bu yakın misyonları tamamlayan çeşitli yetenekler sunuyor.

Bir anahtar özellik, Webb’in Mars’ın tüm diskini tek seferde ve anlık olarak çekebilmesidir. Buna karşın, yörünge uyduları tam bir harita oluşturmak için zaman ayırırlar ve bu nedenle günlük değişkenlikten etkilenebilirler, geziciler ise yalnızca bir yeri ölçebilir. Webb ayrıca mükemmel spektral çözünürlükten (ışığın dalga boylarındaki küçük farklılıkları ölçebilme yeteneği) ve Dünya’dan ölçümler yapılmasına engel olacak rahatsız edici bir atmosferi olmamasından faydalanır.

Bununla birlikte, Mars’ı Webb ile gözlemlemek kolay olmayacak. NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden Geronimo Villanueva, “Webb, son derece soluk ve uzak hedefleri saptayabilecek şekilde tasarlandı, ancak Mars parlak ve yakın.” Sonuç olarak, gözlemler, Webb’in hassas enstrümanlarını ışıkla mahvetmemek için özenle tasarlanacaktır.

Webb ile güneş sistemi programını koordine eden Stefanie Milam, “Çok önemli bir şekilde, Mars’ın gözlemleri, güneş sistemimizi araştırırken kilit öneme sahip olan, gökyüzünde hareket eden nesneleri izleme konusundaki Webb’in yeteneklerini de test edecek” dedi.

Su ve metan

Bir zamanlar Mars yüzeyinde bulunan suyun çoğu, güneşten gelen su moleküllerini ayıran ultraviyole ışığından dolayı zamanla kaybedildi. Araştırmacılar, Mars atmosferindeki iki hafif su türünün bolluğunu ölçerek ne kadar suyun kaybolduğunu tahmin edebilirler – normal su (H2O) ve ağır su (HDO). Zaman içinde daha hafif olan hidrojen kaçışının H2O’nun HDO’ya oranında yol açtığı çarpıklık uzaya ne kadar su kaçtığını gösterir. Webb bu oranı farklı zamanlarda, mevsimlerde ve yerlerde ölçebilecek.

“Webb sayesinde H2O’nun HDO’ya oranının Mars’ta gerçek anlamda ne kadar kaybedildiğini belirleyip doğru bir ölçüm elde edebiliyoruz. Suyun nasıl polar buz, atmosfer ve toprak ile yer değiştirdiğini de tespit edebiliyoruz. “dedi Villanueva.

Mars’taki suyun çoğu buzla sınırlı kalsa da, yeraltı akiferlerinde bir miktar sıvı su bulunma olasılığı devam etmektedir. Bu potansiyel rezervuarlar bile hayata ev sahipliği yapabilir. Bu ilginç fikir 2003’te, gökbilimciler Mars atmosferinde metan tespit ettiğinde bir destek aldı. Jeolojik işlemlerden de gelmesine rağmen metan, bakteri tarafından üretilebilir. Webb’in verileri bu metan eriklerinin kökeni için yeni ipuçları sağlayabilir.

James Webb Uzay Teleskobu, gelecek on yılın dünyanın önde gelen kızılötesi uzay gözlemevidir. Webb güneş sistemimizin gizemlerini çözecek, diğer yıldızların etrafındaki uzak dünyaların ötesine bakacak ve evrenimizin gizemli yapılarını ve kökenlerini ve içindeki yerimizi sorgulayacaktır. Webb, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Kanada Uzay Ajansı (CSA) ortaklığı ile NASA liderliğindeki uluslararası bir programdır.

Kaynak: sciencedaily

Çeviri: Elif Akbaş

Kütleçekimsel Merceklenme Etkisi Evrenin İvmelenen Genişlemesini Destekliyor

Evrenin genişleme hızı olan Hubble sabiti, evreni tanımlamakta kullandığımız en temel kavramlardan birisidir. Münih Teknik Üniversitesi’nde(TUM) Max Planck profesörü olan Sherry Suyu tarafından yönetilen, HOLiCOW birliğinden bir grup astronom, ve Almanya, Garching’deki Max Planck Astronomi Enstitüsü, NASA/ ESA Hubble Uzay Teleskobu’nu , uzaydaki ve Dünya’daki bir kaç başka teleskobu kullanarak, Hubble sabitinin bağımsız bir hesaplamasını yapmak üzere beş gökadayı gözlemlediler.

Fotoğrafın merkezinde bulunan HE0435-1223, bugüne kadar keşfedilmiş kütle çekimsel merceklenme etkisinin en iyi görüldüğü beş Kuasardan bir tanesidir. Öndeki gökada, arkadaki kuasarın neredeyse eşit dağılmış dört görüntüsünün, etrafında oluşmasına neden oluyor. NASA/ESA Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanan uluslararası astronomlar evrenin ne kadar hızlı genişlediğini ölçmek üzere bağımsız bir ölçüm yaptılar. Yakın çevremizdeki evrenin genişleme hızınım yeni ölçümleri, daha önceki bulgularla örtüşüyor. Fakat şaşırtıcı bir şekilde bu bulgular, daha önceden erken evrenin genişlemesinde dair elde edilmiş olan verilerle uyuşmuyor.

Telif Hakkı: NASA, ESA, Suyu (Max Planck Institute for Astrophysics), Auger (University of Cambridge)

Bu araştırma, Kraliyet Astronomi Topluluğu Aylık Bildirimlerinde yer almak üzere bir dizi bildiriyle sunulmuştu.

Bu yeni ölçüm, referans olarak Cepheid değişken yıldızlarını ve süpernovaları kullanan diğer Hubble sabiti ölçümlerinden tamamen bağımsız olarak hesaplandı fakat mükemmel bir uyum içindeler.[heic1611].

Fakat, Cepheid yıldızlarını ve süpernovaları kullanarak hesaplanan ve Suyu ve takımının hesapladığı sabit, ESA’nın Planck uydusunun hesapladığı sabitten farklıdır. Burada önemli bir ayırım yapmak gerekiyor çünkü Planck’ın hesapladığı Hubble sabiti, kozmik mikrodalga arka plan ışıması kullanılarak yapılan erken evren gözlemlerine dayalıdır.

Planck’tan elde edilen verilerle hesaplanan Hubble sabiti evreni şu anki anlayışımıza uysa da, yerel evrenin gözlemlerine dayanılarak farklı astronom gruplarınca elde edilen değerlerin gösterdiği Hubble sabiti şu an kabul ettiğimiz kuramsal evren modeline uymuyor. “”Evrenin genişleme hızı farklı yöntemlerle öyle bir kesinlikle hesaplanıyor ki, gerçek tutarsızlıklar evrendeki mevcut bilgimizin ötesinde yeni bir fiziği işaret ediyor olabilir.” diyor Suyu.

Bu çalışmadaki hedefler Dünya ve inanılmaz parlak gökada çekirdekleri olan uzak kuasarlar doğrultusunda ve bunların arasında bulunan büyük kütleli gökadalardı. Uzaktaki kuasarlardan gelen ışıklar güçlü kütleçekimsel merceklenme etkisiyle uzay-zamanda gökadaların etrafında bükülüyor. Bu olay gökadanın etrafında arkadaki kuasarın -bazıları uzamış ve bulanık yaylara benzeyen- bir çok görüntüsünün oluşmasına neden oluyor.

Gökadaların uzay-zamanda oluşturduğu bükülme kusursuz dairesel bir şekilde olmadığı ve kuasarla gökada mükemmel bir hizada olmadığı için mükemmel bir kütleçekimsel merceklenme oluşamıyor ve, arkadaki kuasarın farklı görüntülerinden gelen ışık -çok az bir fark olsa da- farklı uzunluklarda yollar izleyerek bize farklı zamanlarda ulaşıyor. Kuasarların parlaklıkları zamanla değiştiğinden dolayı astronomlar, ışığın izlediği yolun uzunluğuna bağlı olarak, oluşan görüntülerin aralarındaki gecikmeler görmekteler. Bu gecikmeler Hubble sabitinin değeriyle doğrudan bağlantılıdır. ”Bizim kullandığımız metot Hubble sabitini ölçmek için kullanılan en doğrudan yol, çünkü yalnızca geometriyi ve genel göreliliği kullanmamız gerekiyor, başka bir varsayımı kabul etmemiz gerekmiyor.” diyor İsviçre’deki Lastro Astrofizik Laboratuvarı’nın(EPELs) eş başkanı Frédéric Courbin.

Bilgisayar modellerinin yanı sıra, çoklu görüntülerin aralarındaki zaman gecikmelerinin doğru ölçümlerini kullanarak, takım Hubble sabitini yüzde 3.8 gibi yüksek bir hassasiyetle hesaplayabildi. “Şuan araştırmalarda en çok aranan çalışmalardan biri Hubble sabitinin doğru bir ölçümüdür.” diyerek Hubble sabitinin önemini vurguluyor, İsviçre’deki EPFL’den Vivien Bonvin. Suyu ise şunları ekliyor, ”Hubble sabiti, modern astronomi için çok önemlidir, çünkü evrenin -karanlık enerji, karanlık madde ve normal maddenin birleşiminden oluşan- maddelerden oluşan resminin gerçekten doğru olup olmadığının veya temel bir şeyin eksik olup olmadığının teyit edilmesine ya da çürütülmesine yardımcı olabilir.”

Hubble Uzay Teleskobu Nasa ve ESA’nın uluslar arası işbirliğiyle yürüttüğü bir projedir.

Kaynak: https://www.nasa.gov/feature/goddard/2017/cosmic-lenses-support-findings-on-accelerated-universe-expansion 

ÇEviri: Mina Meşe

Bir Asteroitte Daha Su Buzuna Rastlandı

Bilim insanları su içeren ikinci bir asteroit daha tespit etti. Bu yılın nisan ayında 24 Themis asteroitinde su buzu ve organik maddelerin varlığını keşfeden araştırmacılar, şimdi de 65 Cybele asteroitinde aynı maddeleri buldular.

“Bu keşifle birlikte, Güneş Sistemi’nde sanılandan daha fazla su buzu bulunduğu söylenebilir. Ve aynı zamanda bu, ‘Asteoritler, Yer’e çarpmış olabilir ve gezegenimize yaşamın temek taşlarından suyu getirmiş olabilir’ teorisini de destekliyor.” Diyor Merkez Florida Üniversitesi’nden Profesör Humberto Campins.

Asteroit 65 Cybele, 290 kilometre çapında ve 24 Themis asteroitinden biraz daha büyük bir asteroit. İki asteroit de Mars ve Jüpiter arasında yer alan asteroit kuşağında bulunuyor.

Genel olarak , asteroitlerin çok kuru bir yapıya sahip olduğu düşünülür; fakat şimdi görülüyor ki asteroitler ve gezegenler Güneş Sistemi’nin en erken dönemlerinde oluşurken, buz Ana Kuşak bölgesine kadar ilerliyor. Bu da demek oluyor ki; yıldızların çevrelerinde su ve organik madde miktarı oldukça fazla olabilir.

Bu bulgular ise, Astronomi ve Astrofizik Dergisi’nde (Astronomy and Astrophysics) yayınlanacak ve Campins, bulguları Amerikan Astronomi Derneği’nin bu haftaki Gezegen Bilimi toplantısında sunacak.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak : UniverseToday

Mars Yüzey Aracı Göktaşı Avında

NASA’nın Mars Keşif Yüzey Aracı Opportunity, 16 Eylül’de 31 metre uzağında koyu renkli bir göktaşı görüntüledi. Bu uzay aracının ekibi, bu göktaşının demirli bir göktaşı olup olmadığını anlayabilmek için daha çok yaklaşma kararı aldı.

NASA’nın Mars Keşif Aracı Opportunity, göktaşının bu görüntüsünü panoramic fotoğraf makinesi ile aldı. Ufukta ise Endurance Krateri’nin kıyısı görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı: NASA/JPL-Caltech/Cornell Üniversitesi

“Siyah rengi, yuvarlak yapısı ve gezegenin yüzeyindeki duruşuna bakıldığında, demirli bir göktaşına benziyor.” Diyor NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı’ndan Matt Golombek. Opportunity uzay aracı, 2004’de başlayan görevi süresince 4 demirli göktaşı bulmuştu. Bu taşların incelenmesinden sonra taşların özellikleri kadar Mars’ın atmosferi hakkında da önemli bilgilere ulaşıldı.

Yeni bulunan taşa, henüz resmi olmamakla beraber, İrlanda’nın kuzeybatısında yer alan bir adanın ismi (Oileán Ruaidh) verildi. Göktaşının, uzay aracının şuanki bakış açısından, yaklaşık olarak 45 cm. genişliğinde olduğu görülüyor.

Opportunity şu ana kadar Mars üzerinde 23.3 kilometre ilerledi. Opportunity’nin bu göktaşına ulaşması ile birlikte, diğer bir Mars yüzey aracı olan Spirit ile toplam aldıkları yol 31 kilometreyi bulacak.

Kaliforniya, Pasadena’daki NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı, Mars Keşif Yüzey Araçları (the Mars Exploration Rover) görevini yönetir.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: ScienceDaily

GJ436b, Gökbilimcileri Şaşırttı

Çalışmalarını NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nu kullanarak yapan gökbilimcileri, dev gezegen GJ 436b’de metan (CH4) gazının çok az miktarda bulunması şaşırttı.

GJ 436b’nin bu sanatçı görüntüsünde, gezegen bizim yıldızımızdan daha soğuk olan yıldızının arkasında görülüyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı: NASA

“Bu sıcaklık ve büyüklükteki bir gezegende metanın bol miktarda bulunması gerekir fakat biz 7000 kat daha az metan tespit ettik.”  diyor sonuçları sunan Merkez Florida Üniversitesi’nden Kevin Stevenson.

Metan eksikliği şaşırtıcı; çünkü Güneş Sistemi’mizdeki tüm gaz devleri metan bakımından zengin gezegenler. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ün atmosferlerinde hidrojen ve karbon bol miktarda bulunuyor. Bu elementler de doğal olarak bir araya gelerek en basit hidrokarbonu, metanı (CH4) oluşturuyor.

Stevenson ve meslektaşları Spitzer’i Aslan Takımyıldızı’nda bulunan ve 33 ışıkyılı uzaklıktaki GJ 436b’ye yönelttiklerinde, bizim sistemimizdeki gaz devlerindeki durumla karşılaşacaklarını umuyorlardı. Gezegenin tayfını incelediklerinde metan gazının var olduğunu tespit ettiler ancak düşündüklerinden az miktarda buldular. Öte yandan gezegen, karbondioksit bakımından oldukça zengin.

Peki, metanın büyük bölümü nereye gitti? Birinci olasılık: Parçalanmış olabilir. “Gezegenin yıldızından kaynaklanan mor-ötesi ışınım, metanı etilen gibi polimerlere dönüştürmüş olabilir.” diyor Merkez Florida Üniversitesi’nden Joseph Harrington.

Bir diğer olasılık ise: Gezgenin atmosferindeki güçlü rüzgârlar, karbondioksitin de bol miktarda bulunduğu sıcak katmanlardan maddeleri sürüklemiş olabilir.

Ya da tamamen daha farklı bir olasılık düşünülebilir: “Bu gezegenin atmosferi, bildiğimizin dışında değişik bir kimyaya sahip olabilir. Ancak henüz bilmiyoruz.” diyor Harrington.

Metan sadece dev gezegenlerde bulunmuyor;  Dünya’da da hatrı sayılır miktarda metan bulunuyor. Dünya üzerinde metan gazına, ineklerin ve keçilerin midelerinde ya da çürümüş organik maddelerin açığa çıkarmasıyla bataklıklarda rastlayabilirsiniz. Metan, gaz devlerinde sadece onların kimyasında yer alan bir maddedir ancak bizim gezegenimizde yaşamın işaretçisidir.

Bu nedenle, araştırmacılar, Yer-benzeri uzak gezegenlerin atmosferlerinde metan aramaya başladılar ve NASA’nın Kepler görevinin de bunun gibi gezegenler keşfetmesi bekleniyor. Ayrıca oksijenin yanı sıra metan da olası biyolojik etkinliklerin işaretçisi sayılabilir.

Kaynak: Science@NASA

Spitzer’in Asteroitler Grubu

NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu’nun yeni araştırması, Dünya’ya yakın bir dizi asteroit grubu ortaya çıkardı. Bu asteroitler, çikolatalarda ya da meyveli şekerlerdeki gibi değişik renk ve bileşimlere sahip. Bazıları koyu ve soluk, bazıları ise pırıl pırıl ve parlak. Spitzer Uzay Teleskopu’nun Dünya’ya yakın 100 bilinen asteroit ile ilgili bu gözlemleri, bu nesnelerin düşünüldüğünden daha geniş bir çeşitliliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Bu görüntü, NASA’nın 2000’deki Dünya’ya Yakın Asteroitlerle Buluşma (Near Earth Asteroid Rendezvous) görevi kapsamında alında. Görüntüde, Eros asteroitinin yakın plan görüntüsü yer alıyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif hakkı: NASA/JHUAPL

Bu bulgular gökbilimcilere, fiziki özellikleri tam olarak bilinmeyen bu cisimler hakkında yeni bilgiler sağladı.

“Bu kayalar, geldikleri yer hakkında da bizlere bilgiler veriyor.” Diyor Kuzey Arizona Üniversitesi’nden  David Trilling.

Trilling ve ekibi, şimdiye kadar 100 Dünya’ya yakın cismin verilerini inceledi. Gelecek yıllarda 600 nesneyi daha incelemeyi planlıyorlar. Sayıları yüz binleri bulabilen nesnelerin dışında, Dünya’ya yakın yaklaşık 7.000 nesne bulunuyor.

“Dünya’ya yakın bu nesnelerin çok azının fiziksel özellikleri biliniyor. Yeni veriler bu grup hakkında daha fazla bilgi veriyor ve nasıl birbirinden bu kadar farklı oldukları konusunda fikir veriyor. Bu bilgiler, olası gelecek görevler için bize yardımcı olabilir.” Diyor Trilling.

Veriler gösteriyor ki, bazı küçük nesneler oldukça yüksek albedoya (Güneş ışığını yansıtma miktarı) sahip. Daha parlak yüzeye sahip asteroitler göreceli daha genç olanlar; çünkü asteroitlerin yüzeyi Güneş’in radyasyonuna maruz kaldığı için zamanla kararıyor. Bu da, Dünya’ya yakın nesnelerin devam eden evrimlerine bir kanıt.

Bunlara ek olarak, çok uzaktan gözlemlenmiş asteroitlerin aslında düşünüldüğünden daha büyük ölçüde çeşitliliğe sahip olmaları, onların farklı kökenlerden geldiğini gösteriyor. Bazıları Mars ve Jüpiter gezegenleri arasındaki ana kuşaktan gelirken, bazıları ise Güneş Sistemi’nin dışından gelmiş olabilir. Bu çeşitlilik ayrıca gösteriyor ki; asteroitleri oluşturan malzemeler (aynı zamanda gezegenimizi oluşturan malzemeler), Güneş Sistemi’nin erken dönemlerinde büyük bir ‘güneş-sistemi çorbası’ gibi bir araya gelmiş olabilirler.

Bu araştırmanın bir diğer üyesi, NASA’nın Geniş-alan Kızılötesi Araştırma Kâşifi (Wide-field Infrared Survey Explorer, WISE), hala uzayda çalışmalarını sürdürüyor. WISE, şimdiye kadar 430 Dünya’ya yakın nesne gözlemledi. Bunların 110’dan daha fazlası yeni gözlemlendi.

Gelecekte, hem Spitzer hem WISE Dünya’ya yakın bu cisimlerin ‘tatları’ hakkında daha fazla bilgi verecek. Bu bilgiler de, kozmik cisimlerin su ve organik maddelerle (yaşamı tetikleyen malzemelerle) gezegenimizi nasıl oluşturdukları hakkında ipuçları verecek.

İlgili Bağlantılar:

Kaynak: NASA

Ay’da Renkli Havza

Ay’daki Shrödinger Havzası’nın yeni bir jeolojik haritasında çok uzun süren şiddetli olaylardan sonra meydana gelen şekiller, geçici olarak renklendirildi. Shrödinger Havzası, yeni bir oluşum sayılabilir çünkü yaklaşık 3.8 milyar yaşında. Öyle ki havza, Ay’ın ikinci en genç geniş havzası (yaklaşık 320 kilometre çapında).

Schrödinger havzanın bu ayrıntılı jeolojik haritası, Ay’daki maddelerle ilgili birleşik bir çalışmayı gösteriyor. Görüntüde; zirve-halkası (peak-ring) haklanın kahverengi iç bölgesi, yeni volkanik etkinlik kırmızı, krater oluşumu sarı, ovadaki maddeler yeşil tonlarda gösteriliyor. (Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız.) Telif Hakkı : NASA/Scott Mest

Shrödinger, uydunun güney kutbuna yakın, buzun olduğu düşünülen bir bölgede. Bu harita, araştırmacılara Ay’ın jeolojik tarihi hakkında bilgi ve ileriki keşif çalışmalarında da uygun bir iniş yeri sağlayacak. Gezegen Bilim Enstitüsü (the Planetary Science Institute ) ile birlikte çalışan NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden (Goddard Space Flight Center) bilim insanı Scott Mest ve meslektaşları, bu güne kadarki en detaylı harita olan bu jeolojik haritayı çıkardılar. Bu harita, Ay Yörünge Aracı Lazer Yükseklik-ölçer uzay aracından alınan topografik (yersel) veriler ile Clementine ve Lunar Prospector görevinden elde edilen görüntüler ve tayfsal veriler birleştirilerek oluşturuldu.

Schrödinger Havzası, zirve-halka (peak-ring) olarak adlandırılan, zirvelerin bir halka oluşturduğu türden havzalara bir örnektir. Havzanın kenarı (halkanın kahverengi dış bölgesi) gibi, daha küçük ve daha çok parçalanmış zirve-halkası (halkanın kahverengi iç bölgesi) da, tahminen 35-40 kilometre çapındaki bir cismin çarpması sonucu oluşmuştur. Uydunun kabuğunda yükseltilerin oluştuğu bu bölge, havzadaki en eski kayalardır ve çarpan nesnenin sıcaklığından erimemiş tek yapıdır. Eriyen maddeler ise her yöne dağılmış ve ovaları oluşturmuştur. Ovalardaki maddeler ise farklı dokulara ve albedoya (güneş ışığını yansıtma oranı, yeşil tonlarında gösteriliyor) sahip olabilirler. Bu farklılığın nedeni ise büyük ihtimalle farklı zamanlarda soğumuş olmalarıdır. Kırıklar (siyah çizgiler), maddeler soğurken havzada oluşmaya başlamıştır.

Schrödinger Havzası, Ay’ın güney kutbuna yakın, volkanik etkinliğin olduğu ender bölgelerden bir tanesidir. Kırmızı alandaki bir delikten yayılan patlayıcı püskürmeler kadar,  bu volkanik etkinliğin lav akıntıları da, yüzeyde görülebilir. Bu delikler ise ovaları (kırmızı alan, bej rengi bölgelerden daha yenidir) örten koyu madde oluşturmuştur. Daha eski volkanik maddeler, daha geniş bir alana (gri ve limon rengi) yayılmıştır. Daha küçük nesnelerle oluşan daha yeni kraterler ise havzanın üst bölümlerine yakın yerlere (sarı alanlar) madde saçmıştır. Onun yanında (sarının yanındaki çok açık yeşil) ise havzanın dış bölgesinden ya da havzanın kenarından gelmiş olabilecek maddeleri barındıran bir bölgedir.

Kaynak : NASA