gokyuzu.org

Astroloji Neden Bilim Değildir?

Astroloji Neden Bilim Değildir?

Mağara çağlarından bu yana, insanların ilgisini çeken bir yer olmuştur gökyüzü. Gökyüzünü aydınlatan o hayat kaynağı sarı ışık huzmesi ve bu büyük ışık huzmesinin yokluğunda ortaya çıkan ufak ateş parçaları… İnsanların bu cisimlerin belirli bir kurallar dizisi dâhilinde hareket ettiğini fark etmeleri uzun sürmedi. Bundan dolayı da eski zamanlarda insanlar için gökyüzünü okumak, hayatta kalabilmeleri için oldukça gerekli bir hale geldi çünkü gökyüzündeki hareketlilik, atalarımız için bir nevi takvim niteliğindeydi. Tarımın icat edilmesinden sonra ekimin ve hasatın ne zaman yapılması gerektiğini bu gökyüzü haritası söylüyordu. Güneş ve yıldızlar mevsimleri belirliyor, Ay ise gel-gitleri, birçok hayvanın yaşam evrelerini belirliyordu. Güneş, yıldızlar ve Ay ‘ın insan yaşamı üzeri etkisi olduğuna göre atalarımızın aklına şu soru gelmiş olmalı: “Gökteki öteki cisimler insan yaşamını etkiliyorsa, gezegenlerin etkisi ne olabilir ?”

Astrolojiye girmeden önce takımyıldız kavramını anlatmamız gerekir. Takımyıldızlar, antik çağlarda tanrılar, savaşçılar gibi karakterlerin sahip olduğu mitolojik hikâyelerin adeta tuvalleri idi. İnanılmaz bir hayal günüce sahip bu insanlar, yarattıkları eşsiz mitolojik kültürlerini ve destanlarını gökyüzüne dökmüşlerdi. Öyle ki, bu hikâyelere göre avcı avını hedef alıyor, Pegasus, kanatlanıp gökyüzüne uçuyor ve prenses Andromeda ise hapis düştüğü zindandan kaçıyordu. O zamanlardaki insanlar için gökyüzündeki yıldızlar adeta “noktaları birleştir” oyunu gibiydi. Bu birleştirilmiş noktalar arasında önemli olan birkaç takımyıldız vardır. Bu takımyıldızların özelliği Güneş’in bulunduğu yörünge içinde olmuş olmalarıdır ve bu özellik, Güneş’in hangi mevsimde hangi takımyıldız üzerinde olduğunu belirtmeye olanak sağlar. Antik çağlarda bu yapının yardımı ile “Zodyak Çemberi” adı verilen takvim benzeri bir cetvel yapılmıştı. Bu cetvel, tutulmaları ve gündönümlerini(ekinoks) tahmin etmeye olanak vermekteydi. Astrolojinin ortaya çıkışı, bu takımyıldızların insan hayatını etkileyip etkilemediğini sorgulanması ile ortaya çıkmaya başladı.

Astrolojinin kökenleri Batlamyus adıyla bilinen Claudius Ptolemaus’a kadar iner. Babilliler gökyüzünü 12’ye ayırmış ve bugün aşina olduğumuz burçları ortaya çıkarmışlardır. Carl Sagan Cosmos adlı kitabında Batlamyus’un Tetrabiblos adlı astoloji kitabından bir kaydı aktarmış. Kitapta yazanlara göre Batlamyus gezegenlerin sadece insanların huylarını etkilediğine inanmakla kalmıyor aynı zamanda bedensel özelliklerini de etkilediğinden bahsediyor. Bir teoriye bilimsel diyebilmemiz için deneysel verilerle desteklenebilmesi gerekir. Ancak Astrolojinin ve yıldız fallarının birçok mantıksal soruya cevap veremediği ortada. Mesela,

  • İkizlerin yaşamı… İkizlerin doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. Fakat yaşadıkları hayatlar birbirinden farklıdır.
  • Burçların belirlenmesinde ana rahmine düşme zamanı değil de doğum saati ve günü göz önüne alınır.
  • Çoğu Astrolojik terim, Dünyanın merkezde olduğuna inanıldığı zamandan kalmadır. Güneş Merkezli modellerde anlamlarını yitirirler.
  • Peki ya, Uranüs, Neptün ve Plüton… Antik çağda bu gezegenler gözlemlenemiyordu. Gezegenlerin konumunun, insan davranışı ve olaylar üzerine bir etkisi varsa, o zaman bu gök cisimleri olmadan kurulmuş olan astrolojik denklemler nasıl olur da doğru olabilir?
  • Bahsedilen Güneş yörüngesine Aralık-Ocak ayları içerisinde Yılancı adı verilen bir takımyıldız bulunmakta, bu takımyıldız astrologlar tarafından yok sayılmıştır.
  • Astrologlar tarafından bir burcun etki süresi, Güneş’in arkasında kaldığı süreye göre belirlenmekte, ancak tüm burç takımyıldızları aynı büyüklükte değil. Mesela Akrep Burcunun Güneş arkasında kalma süresi iki ay iken Terazinin yarım aydır. Dolayısıyla her burcun etki süresinin bir ay olması anlamsızdır.

Astrolojiye ve yıldız fallarına olan inancı tersine çevirmek için girişimde bulunan Bart Bok, Lawrence Jerome ve Paul Kurtz 1975 yılında 19‘u Nobel ödüllü alan 192 bilim insanı tarafından imzalanan bir bildiri yayınladılar. Bildiride verilen tepki, biraz da günümüz basın kuruşlarınadır zira günlük gazetelerde hep fallar ve burç yorumları görebilirken nadiren bilim haberleri görebilirsiniz. Tamamen antik çağlara ait uydurma fikirler üzerinden insanlar günümüzde para kazanmaktadır.

Astrolojiye olan inanışta  “Forer (Barnum) Etkisi” de oldukça etkilidir, çünkü genel topluma hitap eden şeyler kişisel de algılanabilmektedir. Aslında bu söylenenler tahmin değil öneri niteliğindedir. Dünyada terazi burcuna sahip milyonlarca insan var. Astrologlar genel yorumlar yapıyorlar ki birçok insana uysun. Bu belirsizlik bilimin çürütülebilirlik özelliğine de ortadan kaldırıp, sözde bilim olduğuna işaret eden bir diğer neden olarak gösterilebilir.

Yıldızlar ve gezgenler bizleri elbette etkilerler, ancak aramızdaki bağ astrologların önerdiğinden çok daha muhteşemdir. Bizler şu anda gökyüzünde gördüğünüz milyarlarca ve milyarlarca yıldıza, etrafımızı saran bir higgs alanıyla, kütleçekimi alanlarıyla bağlıyız ve yaptığımız her ufak hareket, bu cisimlere etki etmekte. Bu açıdan burcunuz size 3 vakte kadar ne olacağını söyleyemez ancak gezegenimizin sonraki zamanlardaki konumu hakkında fikir verebilir.

Kaynaklar:

Cosmos – Carl Sagan

https://www.academia.edu/2813746/Why_astrology_is_a_pseudoscience

Bu yazı, NBeyin Dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır

Yazarlar

Damla Şahinbaş, ODTÜ Fen Bilimleri Öğretmenliği Bölümü

Özgür Can Özüdoğru, ODTÜ Fizik Bölümü

Jacoleyn Bell Burnell ile Röportaj

Okuyacağınız yazı, ilk olarak Bilim ve Gelecek Dergisi Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.

Jacoleyn Bell Burnell ile Röportaj

Boğaziçi Üniversitesinde verdiği muhteşem konferansın arından Prof Dr Burnell, dergimizden Özgür Can Özüdoğru’nun da içinde bulunduğu bir basın ekibinin sorularını cevaplamayı kabul etti. Kendisine kişisel hayatından kadın haklarına, günümüz bilimsel gündeminden sosyal konulara kadar pek çok alanda sorular sorduk. Kendisi hiçbirini atlamadan ve bizleri kırmadan tüm sorularımıza tatmin edici cevaplar verdi.

Basın Grubu (BG): Öncelikle hoş geldiniz, söyleşi isteğimizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. İlk önce kendinizden biraz bahsedebilir misiniz? Şu anda hangi üniversitede çalışmaktasınız ve neler yapıyorsunuz?

Jacoleyn Bell Burnell (JBB): Ben Birleşik Krallık vatandaşı bir astrofizikçiyim, şu anda Oxford Üniversitesi’nde bulunmaktayım. “Gravitational Radiation” (Yerçekimsel Radyasyon) adlı yüksek lisans dersini vermekteyim. Ayrıca uzunca süre Kraliyet Astronomlar Topluluğu’nun (Royal Astronomical Society) da başkanlığını yaptım.

BG: Sunumuz sırasında günlük hayatta erkeklerin kadınlar üzerinde farkında olmadan yaptığı bilinçsiz önyargıdan(unconcious bias) bahsettiniz. Sunumunuzda akademik bir durum için bu örneği vermiştiniz ancak günümüz toplumunda bu çok büyük bir sorun. Türkiye gibi ülkelerde bu sorunla başa çıkmak için ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

JBB: Toplum içindeki kadın profilini güçlendirmek çok önemli. Bunun için ise hevesli ve yetenekli kadınlar desteklenmeli. Böylece toplum içinde “başarılı” kadınlar gören ebeveynler, kızlarını teşvik edebilirler çünkü önlerinde emsal olabilecek örnekler bulunur. Bu şekilde entelektüel kadınların miktarı artarsa kadınların profili artabilir. Günümüzde bilim ile ilgilenen kadınların pek çoğunun sorunu önlerinde örnek alabileceği insan miktarının az olmasıdır.

BG: Haklısınız, bu oldukça önemli bir mesele. Ayrıca hayatınız boyunca hep kadın hakları organizasyonlarında da yer aldınız değil mi?

JBB: Kadının bilimdeki yerini sağlamlaştırmayı amaçlayan dayanışma kurumlarında bulundum evet. Kadın bilim insanı adaylarına maddi manevi destekler sunduk, aynı zamanda ne için kadınların da bilim ve mühendislik gerektiğini anlatan bildiriler yayımladık. Ayrıca bu tutumumuzun dönem ile ekonomik bir gerekçesi de vardı. Savaştan yeni çıkan toplumda mühendis olarak yetiştirilebilecek kadar erkek yoktu. Dolayısıyla ülkemizin de buna ihtiyacı vardı. Biz de bu fikirler çerçevesinde kadınlara destek olacak bir kurum kurduk.

BG: Başka bir soruya geçelim. Sizce iyi bir bilim insanı aynı zamanda dindar olabilir mi?

JBB: Elbette, cevap vermeden önce belirtmeliyim ki ben kendim dindar bir bireyim ancak her zaman dini görüşlerimin yaptığım bilimsel yargılara karışmamasını sağlamaya çalıştım.

BG: Peki bunu nasıl sağladınız?

JBB: İçinde bulunduğum Protestan Mezhebin sorgulamaya ve bilime açık olduğunu düşünüyorum. Ancak bu her din için mümkün değil. Hatta dinler gelecekte var olmak istiyorlar ise bilim ile tutarlı olacak şekilde kendilerini güncellemek, modifiye etmek zorundalar. Ben de kendi dinimin bu tür bir reform sürecinden geçtiğini düşündüğüm için bilimsel bakış açıma bir sorun yarattığını sanmıyorum.

BG: Bu Türkiye’ye ilk gelişiniz mi?

JBB: Hayır daha önce bir iki defa daha gelmiştim.

BG: Peki Türkiye toplumu, yaşantısı, bilimsel duruşu hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Türkiye’nin genellikle Akdeniz Bölgesine tatile geldim. Ölüdenizin doğasını ve manzarasını çok sevmiştim. Ayrıca yöresel mutfağı harikaydı ve yöre halkı çok yardımseverdi. Türkler genel olarak çok arkadaş canlısı. En azından benim memleketime kıyasla. Türkiye’nin bilimsel açıdan avantajı olduğunu düşünüyorum. Hem Asyalı hem de Avrupalı insanları içinde bulundurması, farklı kültürler ve farklı görüşler ile en doğru yargıya daha kolay ulaşabilmesini kolayştırıyor olmalı, ancak affınıza sığınıyorum, Türk akademisi hakkında bilgilerim oldukça kısıtlı. Buraya da Ali’nin (Prof. Dr. Mehmet Ali Alpar, Sabancı Üniversitesi Astrofizik Bölümü) daveti üzerine severek geldim.

BG: Bir Pulsarı, hiçbir bilimsel arka planı olmayan sıradan bir insana nasıl tarif edersiniz?

JBB: Bunlar evrendeki en tuhaf cisimler… Karadeliklerden bile tuhaflar çünkü teorize edemiyoruz (Bu sunumdan bir hafta sonra ilan edilen yerçekimsel dalgalar bu sorunu çözüyor), diğer yıldızlardan da daha tuhaflar çünkü sahip olduğu ortamı, tepkimelerini Dünya yüzeyinde bir laboratuarda yaratmak mümkün değil. Bu yüzden, bu enerji fışkırtan cisimler, evreni algılayışımızın sınırlarını zorladı. Bizleri hayal gücümüzde yaratmamızın bile güç olduğu dünyalara sürükledi.

BG: Uzun süren bir eğitmenlik tecrübeniz oldu akademide, pek çok ders verdiniz. Bu tecrübelerinizden yola çıkarak günümüz gençliğine ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

JBB: Her şeyden önce bilimin ulaşılmaz bir şey olmadığının fark edilmesi gerek. Toplumumuz her geçen gün daha da “akıllı”laşıyor. Mesela ben evimdeki buz dolabının sıcaklığını cep telefonumdaki uygulamadan şu anda ayarlayabiliyorum, evimin bahçesindeki güvenlik kamerasını izleyebiliyorum. Para yavaş yavaş sanal bir şey haline gelmeye başladı, bankacılık sanal alem üzerinden yapılmaya başlandı. Bu inanılmaz bilgi birikimini dönüştürebilecek ve algılayabilecek bilgi birikimine erişmemiz gerekiyor. Ayrıca bu teknolojik imkanların daha da geniş kesimlere yayılabilmesi için daha fazla mühendislere ihtiyacımız var. Tavsiye kısmına gelirsem, kendimden bir örnek verebilirim. Ben oldukça genç yaşta astronomi ile ilgileneceğimi biliyordum, tam kalbimden hem de. Gençlere tavsiyem, yapmayı sevdiğiniz şeyleri ve ilgi alanlarınızı erken keşfedin, bu gelecek hayatınızda çok daha sağlıklı ve emin kararlar vermenizi sağlıyor. Ben, iyi bir astronom olmak istediğimin bilincine ulaştığım zaman, herhangi bir engelle karşılaştığımda hep kendime şunu söyledim. “Eğer şimdi pes edersem iyi bir astronom olamayacağım.” Bu cümleyi defalarca tekrarladım. Ya da şunu söylerdim: “Gerçekten bu engelle yüzleşecek kadar çok mu seviyorum astronomiyi?” sonra kendi kendime bağırırdım “EVET!” diye.

BG: Bunlar çok güzel tavsiyeler. Bir kişinin neyde iyi olduğunun erken farkına varması onun için büyük bir avantaj olacaktır. Peki, ailelere ne tavsiye edersiniz? Çünkü özellikle Türkiye’de aileler çocuklarının bilimle ilgilenmesini çoğunlukla parasal kaygılardan ötürü istemiyorlar.

JBB: Eğer bir konuyu seviyorsanız, sevdiğiniz konu hakkında yeteneğiniz de varsa o alanda daha çabuk yükselirsiniz ve her alanın başarılı insanları iyi paralar kazanır. Aileler bu açıdan doğru düşünmüyorlar.

BG: Konuyu biraz daha alanınıza çekersek, Pulsarlar konusunda şu anda bir uzmansınız…

JBB: Hahaha, şu anda değilim, ben keşfettim yalnızca, Pulsar Astronomisi alanını kurduğum zaman belki bir uzman diyebilirdim kendime ancak bu yaşta bir uzman değilim.

BG: Peki o halde. Sunumunuzda “Şu anda daha yolun başındayız” demiştiniz. Yolun devamında ne göreceğiz. Kaba olacak biraz ancak günlük yaşantımıza, topluma ne gibi bir etkisi olacak Pulsarların.

JBB: Hiçbir etkisi olmayacak. En azından yakın gelecekte. Ne zaman ki dünya dışı bir varlık ile iletişim kurarız yahut yıldızlar arası yolculukların yöntemini buluruz, o zaman Pulsarları saat olarak kullanabiliriz. Dönüş periyotları bu tür amaçlar için kullanılmaya oldukça müsait. Gelecekte puslar satleri, ışık hızı gibi bakış açısına göre değişmeyen yapılar olarak gelecek insanının günlük hayatında yer alabilir.

BG: Peki bu Pulsarlar insanlar için herhangi bir tehdit oluşturuyor mu?

JBB: Bizler böyle bir tehlike yaratacak en yakın Pulsardan çok uzaktayız, üzerimize bu cisimlerdne gelen ışık bile çok az.

BG: Pulsarları barındıran en ilginç ve sınırları zorlayıcı cisim ne olabilir sizce peki?

JBB: Bir Pulsar ile bir karadeliğin birbiri etrafında döndüğünü görebilseydik bu gerçekten devrimsel olurdu, muazzam miktarda bir yerçekimsel dalga yayardı. Ancak ne yazık ki şu ana kadar hiç böyle bir sistem gözleyemedik.

BG: Bir puslar nasıl keşfedilir?

JBB: Bir kere pulsarın bize doğru bakıyor olması gerek ki etrafa saçtığı ve sıçrattığı jetleri görebilelim. Ardından farklı dalga boylarından gelen verileri kıyaslayıp periyot benzeri bir yapı görmeniz gerekiyor. Bunları karşılayan bir cisim yakalayabilirseniz bir Pulsar keşfetmiş olabilirsiniz.

BG: Pulsarların keşfini ilk açıkladığınızda bilimsel camiadan nasıl bir tepki aldınız?

JBB: Bilimsel camia inanılmaz derecede heyecanlandı. Cambridge Üniversitesi’nde, makaleyi basmadan birkaç gün önce bir konferans düzenledik ve İngiltere’deki tüm astronomlar oradaydı. Fred Hoyle bile oradaydı.(Fred Hoyle, Yıldızlarda ağır kimyasalların üretildiğini kanıtlayan, Dünya’ya yaşamın bir asteroid ile gelmiş olabileceği argümanı olan Panspermia Hipotezini ortaya atan İngiliz fizikçidir. 1950lerde yazdığı popüler bilim kitapları ile Jacoleyn olmak üzere pek çok insanı etkilemiştir.) O dönemde bulduğumuz şeyin bir nötron yıldızı olup olmadığından emin olamıyorduk. Fred Hoyle, konuşma bittiğinde yanımıza gelip şöyle demişti. “Böyle bir şeyi ilk defa sizden duyuyorum. Bence bunlar Nötron Yıldızı değil, bu bir süpernova kalıntısından çıkan yeni bir cisim.” İnanamamıştım. 40 dklık sunumdan önce olay hakkında en ufak bir fikri yoktu. 45 dk içinde beyni “fizik” yaptı, hesapladı ve doğru cevabı verdi.

BG: Peki bir Nötron Yıldızı neden Pulsar olamaz?

JBB: Çoğunlukla gerekli kütleye sahip değiller, bundan dolayı da yüklü parçacıkları çok fazla titreşim hareketi yapmıyor ve bu da manyetik alanın gerekli güce ulaşmasını engelliyor. Ne kütleleri, ne dönmeleri(açısal momentumları) ne de manyetik alanları bu miktarda hızlı dönmeye ve enerji sıçratmalarına olanak tanıyor.

BG: Peki Magnetarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Pulsarlar ile farkları neler?

Yazarın notu: Magnetarlar

Magnetarlar, aslında bir çeşit Nötron Yıldızıdır ancak çok daha yüksek bir manyetik alana sahiptirler, içlerinde bulunan enerji de bu manyetik alandan üretilir. Bu tip gökcisimleri çok yüksek enerjili X-Işınları ve Gama Işınları yayarlar. Bu açıdan günümüzde magnetarların kütleçekimsel dalgalar yaratabildiği düşünülmektedir ve LİGO açıklamalarının ardından bu alanda da daha çok insanın çalışmalar yapması beklenmektedir.

JBB:

Pulsarlara çok benziyor bu cisimler, ancak o kadar çok enerji üretiyorlar ki, bu enerjinin dönme eyleminden yahut kütlesinden ötürü değil, manyetik alanından dolayı oluşuyor. Eğer kütleçekimsel dalgalar keşfedilirse(sunumdan iki gün sonra keşfedildiği açıklandı) bu cisimler hakkında daha fazla bilgi alabiliriz ve fizik yeni bu alan daha çok çalışılan bir konu haline gelebilir.

BGG: Karanlık Madde, Karanlık Enerji ve Yerçekimi ile Zamanın yeniden tanımlanması gibi “Yeni Fizik” denilen, gizemini hala koruyan alanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Bu söylediklerin arasından en çabuk Karanlık Madde’nin sırrını çözeceğiz, çünkü diğerlerinden daha kolay. Yerçekimi kavramı hakkında yapılan en önemli testler Pulsarlar ile yapılmakta. Keşfedildiği düşünülen (konuşmadan iki gün sonra keşfedildiği duyuruldu) yerçekimsel dalgalar ile yerçekimi tanımlarını da yeniden güncelleyebileceğiz, böylece Kuantum Mekaniği ile Genel Göreliliği bağlayan Einstein Alan Kuramları tasarlanabilecek.

BG: Dünya’nın gelecek 100 yılı hakkında nasıl bir tahminde bulunabilirsiniz? Bilimsel olarak, Teknolojik olarak? Sosyolojik olarak?

JBB: Bence az önce konuştuğumuz tüm kavramlar bu yüzyıl içinde bir çözüme kavuşacak. Ayrıca 30 ve 50 metrelik iki büyük teleskop bu yüzyılın ortalarına doğru Şili ve Havaii’ye inşa edilecek, James Webb inşa edilmiş olacak. Athena X-Işını teleskobu inşa edilmiş olacak. Dolayısıyla bu yüzyıl astrofizik açısından deney ile gözlemin bol olacağı oldukça ilginç bir yüzyıl olacak.

Teknolojik olarak, insanlığın uzay programlarına çok daha ağırlık vereceğine inanmaktayım. Hem Dünya Yörüngesinde hem de Mars’ta yeni yapılar kuracağız.

Sosyolojik olarak ise pek emin değilim. Toplumun şu anki en büyük sorunu bana sorarsanız artan sera etkisi ve küresel ısınmadır. Kurulu sistemimizi petrol üzerine kurduğumuz için, petrole geçmiş nesillerin altın ile kurmuş olduğu gibi bağlandığımız için oldukça büyük sorunlar yaşayacağa benziyoruz. Petrol miktarı oldukça azalıyor ancak petrol yerine geçecek yeni materyaller geliştirmek üzerine yeterince kafa yormuyoruz. Çok çok daha dikkatli olmalıyız. Ben şu anki devlet yapısının, küresel ısınma sorununu bütünüyle çözebileceğine inanmıyorum ve bu yüzden gelecek politikalarımızda, yükselen sulardan ötürü yaşanacak kitlesel göçleri göz önünde bulundurarak kurmamız gerektiğine inanmaktayım. İnsanlar bir arada yaşamayı başaramıyor. Bugün Suriye gibi devletlerde de bunu görüyoruz. Mülteci sorunu Avrupa için ilginç bir tecrübe oldu, ancak bu ne yazık ki son tecrübeleri olmayacak. Süregelen politikalar devam ettikçe Avrupa çok daha fazla mülteci kabul etmek durumunda kalacak. Toplumun buna alışması gerek. Politikacıların ve Birleşmiş Milletler’in ise şimdiden şu sorunları gündeme alması gerek: “Nasıl kitlesel göçler ile başa çıkacağız? Kaliteli içme suyu nasıl sağlarız? Besin kaynaklarını etkili dağıtabiliyor muyuz? Toplumu mültecilere nasıl entegre edebiliriz?”

BG: Çok teşekkür ederiz, oldukça öğretici cevaplar verdiniz. Başka bir konuya geçmek gerekirse; bu soru size sunumunuzun ardından da soruldu ancak ben bir kere daha sormak istiyorum: Kadın olduğunuz için zorluklarla karşılaşan biri olarak, özellikle kadın bilim insanı adaylarına ne tavsiye edersiniz?

JBB: İlk olarak şunu söylemeliyim: insanların ne dediğine aldırmayın, kadınlar çok başarılı bilim insanları olabilirler. Bu tür konular açıldığında her zaman şu örneği veririm, Malezya’da bir üniversitede konuşma yapmaya gitmiştim ve orada genç bir kadın fizikçiyle tanışmıştım. Ona “Kadınlar fizikte daha fazla yer almalı” dediğimde bana “Neden?” demişti. Malezya’da Fen Fakültesinde okuyan ve akademide çalışan insanların %60ı kadın, %40ı erkek. Bu bir Dünya rekoru… Belki de bizim “medeni” dediğimiz toplumlarda bir sorun var. Bu tür örnekler şunu gösteriyor, biz kadınları belirli bir takım mesleklere iten güç içgüdülerimiz değil kültürümüzün kendisidir. Bu yüzden bu erkek egemen kültürel yapının dönüştürülmesi gerektiğine inanıyorum. Ancak kültürel değişimler her zaman çok yavaş ve acı verici oluyor. Çünkü toplumu değiştiremezsiniz, toplum evrim geçirir yavaş yavaş. Hızlı ve şiddet ile gelecek tüm değişimler işin sonunda muhafazakârları yaratır. Burada günümüz kadınlarının yapması gereken topluma kadınların da erkeklerin yaptığı meslekleri yapabileceğini göstermek.

BG: Bir kadın olarak ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldınız?

JBB: Yaşadığım sorunlardan birini örnek vereyim. Pulsarların keşfini tüm dünyaya açıklayacağım bir konuşma hazırlıyordum ve yeni evlenmiştim. Evlilik yüzüğümle ise gurur duyuyordum. İşte yüzüğümü hiç çıkarmazdım ve 1960lar Birleşik Krallığı’nda evli kadınların çalışmaması gerektiği düşünülüyordu. Bir evli kadının çalışması ailesi için bir utançtı. Bu demekti ki kocası, evi geçindirecek kadar para kazanamıyordu. Ben ise evli olmakla gurur duyuyordum ve yüzüğümü hiç çıkarmadım. İnsanlar ise bana acıyarak bakıyorlardı. Hatta ve hatta, eğer evli bir anne çalışıyorsa, çocukların serseri olacağına inanılıyordu. Ben ise çocuklarım olduğunda da çalıştım. Çocuklarım çok başarılı insanlar oldu.

BG: Halka bilim anlatmak bir bilim insanının sorumluluğu mudur? Halk ile hiçbir alakası olmayan ancak oldukça önemli bilimsel çalışmalar yapan bir bilim insanı eksik bilim insanı mıdır?

JBB: Sana televizyon önüne sık sık çıkan ve halka yanlış bilgiler veren, kesinlikle halktan uzak tutulması gerektiğini düşündüğüm birçok isim söyleyebilirim. Bu açıdan bilim popülerleştiricisi(science popularizer) olmak kolay bir iş değil, bu işi yapmayan ya da yapamayan bilim insanlarını suçlayamayız. Halkın anlayabileceği dile inen bilim insanları, eğer bu işte iyi olduklarını düşünüyorlar ve halk da bu insanları seviyorsa, bu insanlar popüler bilim yapmalı. Halkın gözünde bilim insanları asla Hristiyan “ulema sınıfı” gibi bir yere gelmemeli. Sonuçta maaşlarımızı ve yaptığımız araştırmalarımızın, kullandığımız aletlerin parasını vergileri ile ödeyen halka bir bilim insanlarının borcudur bilim anlatmak. Ancak popüler bilimi herkesin yapmasına müsaade etmeyin yoksa halk nezdinde bu tam bir felaket olur.

BG: Fakat günümüz bilim camiasında bir takım bilim insanları var. Bu kişiler kendilerini “Bilim Konuşmacıları” olarak nitelendiriyorlar. Bu insanlar, halk ile çok içli dışlı olmayan pek çok fizikçi tarafından sertçe eleştirilir çoğu zaman. Eleştiren insanlar arasında bazen Nobel ödüllü fizikçiler bile olabiliyor. Eleştirilerin temel sebebi de bu insanların bilimsel olarak çok az çalışma yaptıkları için bilim insanı olarak görülmemeleri. Peki, bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

JBB: Popüler Bilim yapan bilim insanlarının bilim gündemini takip etmeleri çok önemli. Popüler bilim gündemini kast etmiyorum, güncel akademik makaleleri kast ediyorum. Ancak ben günümüz bilim kitaplarına baktığımda, bilim “show”larına baktığımda bu insanların çoğu zaman geri kaldıklarını görüyorum ve üzülüyorum. Bana sorarsanız bilim konuşmacısı 15 yıldır bir makale bile yazmayan, üniversitedeki ofisine bile uğramayan ama o radyo programından bu televizyon şovuna giden insanlara denmemeli. Bu insanlardan belki de daha az ünlü, ancak akademik çalışmalarını yürüten, bunu yaparken de popüler bilime katkı sağlayan insanlara denmeli. Çünkü %100 popüler bilim, %0 gerçek bilim yapan bir kişinin bilimsel güncelliği zaman içinde kaybolur ve akademideki yeri silinir. Halkın güvendiği insanlar olarak bilim konuşmacıları bu yüzden akademiden ayaklarını hiç kesmemeliler.

BG: Kişisel bir soru soralım, “Ben Astronomi ile ilgilenmeliyim.” Dediğiniz ilk an ne zamandı?

JBB: 14-15 yaşlarında bir genç kızdım ve babam o zamanlar çıkan güncel kitapları evine alan bir insandı. O dönemde yeni çıkan bir kitabı eve getirmişti bir gün. Bu kitap Fred Hoyle’un “Frontiers of Astronomy” (Astronomi’nin Sınırları) isimli kitabıydı. Aslında bakarsanız ortaokul seviyesinde bir çocuk için oldukça zorlayıcı bir kitaptı ama tek solukta okumuştum ve “Bu harika bir şey!” diye bağırdığımı hatırlıyorum evde. Fizik ve Matematik zaten çok ilgimi çekiyordu ama fiziğin hangi alanında olmam gerektiğini anlamıştım. Bu benim için hep bir avantaj oldu çünkü daha çocuk yaşta master tezimi neyin üzerine yapmam gerektiğini hedeflemiştim. Sınıfımdaki hiç kimse bu kadar ileriyi göremiyordu. Erkekler arasında Elektrik ve Makine mühendisi olmak isteyip bunu hedefleyen insanlar vardı ancak kızlar arasında tek hedefi olan bendim. Bunun her zaman en büyük avantajım olduğunu düşünüyorum.

BG: Sizi etkileyen bilim insanları, bilim kurgu karakterleri kimlerdi?

JBB: Bana en çok yol gösteren kişi hep Fred Hoyle olmuştur. Ancak kitabımı okumamın ardından fırlatılan Sputnik Uydusu beni bütünüyle benden almıştır. İki açıdan etkilemiştir beni, birincisi elbette bilimsel olarak böyle bir şeyi başarabildiğimiz için insanlıkla gurur duymuştum. İkincisi ise “Ruslar bilimde çok ileri, bizleri tepemizden dinliyorlar, radyomda onların uydusunun sesini duyuyorum. Biz İngilizler de bunu yapmalıyız.” Gibi bir bakış açısına bürünmem oldu. Bugün elbette bunun saçma olduğunu biliyordum ancak o dönemde hem Birleşik Krallık hem de ABD aynı paniği yaşadı. O dönemde ABD’nin uzay programı başlatmasının temel motivasyonu Sovyetlerden daha üstün teknolojik ve bilimsel altyapıya sahip olmak olmuştur. Çünkü biliyorduk ki 1957 yılında bizler uzaya bir uydu gönderemiyorduk. Bu yüzden bir anda bütün devlet politikaları ile bütçeleri ardına kadar açıldı uzay mühendisleri ve astrofizikçiler için. Ben bu etkilerin başlamasından çok daha önce kararımı vermiştim ancak bu yaşanan siyasi gerilimler sayesinde ailemden de destek aldım.

BG: Sovyet Döneminde pek çok fizikçi, sizin keşfettiğiniz Pulsarlar üzerine çalıştı. Bu insanlarla hiç iletişime geçtiniz mi ya da birlikte iş yaptınız mı?

JBB: Sanmıyorum. Orada olan bilimsel gelişmeleri takip etmek bile oldukça güçtü. Böyle bir dönemde de ortak iş yapmak neredeyse imkansızdı. Pulsar Çalışan Sovyet astrofizikçiler ile ancak uluslararası büyük kongrelerde buluşabiliyorduk. O tür bir toplantıda Zeldovich gibi büyük bir isim ile tanışma onuruna erişmiştim. (Nikolay Zerdoviç, Sovyetlerin Atom Bombasını üreten ekinin başı olan ve Kozmik Arkaplan ışınımını teorize eden bir Sovyet Nükleer Fizikçidir.)

BG: Son bir soru soralım sizi daha fazla yormadan. Soğuk Savaş bitti. Artık devletler birbirine teknolojik üstünlük kurmak amacıyla bilime bütçe ayırmıyorlar. Bilime olan ilgi yeniden nasıl arttırılabilir.

JBB: Günümüzde sanayiye direk olarak ürün verebilen bilim dalları çok daha fazla destekleniyor. Daha hızlı akıllı telefon yapacak bir sistem üretiyorsanız, daha etkili Güneş panelleri üretiyorsanız para kazanıyorsunuz. Para sahibi insanlara ve hükümetlere bu çalışmaların teorik fiziğin ürünleri olduğunu öğretmek gerek. Fiziğin yapacağı yeni atılımın nereden geleceğini bilemiyoruz ve bilime bütçe ayırırken sanayiye vereceği ürün bakımından kıyaslama yapmamalıyız. Ne yazık politikacılar her şeyin 4 yıl içinde bitmesini istedikleri için böyle şeylere zamanları yok. Bilim için harcanan kaynak insan zihnini geliştirmeye yapılan bir yatırımdır.

BG: Oldukça verimli ve öğretici bir röportaj oldu, ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederiz. Bizleri çok mutlu ettiniz.

JBB: Ben teşekkür ederim.

Hazırlayan: Özgür Can Özüdoğru

ODTÜ Amatör Astronomi Topluluğu

Bir Öykü Denemesi: Kızıl Diyarın Şarkıları

Gördüklerim bir hayal miydi yoksa gerçekliğin ufak tanecikleri mi? Gördüklerim melankoli denizinde süzüldüğüm zamanlardan kalma kötü hataların bana çektirdiği ızdırapların kalıntıları mıydı yoksa? Mutfağımda, bir elim tavada tutarken pencereden uçarak bana bakan eski sevgilimin beni öldürmek ister gibi attığı bakışı başka ne açıklayabilir. Yemek yanmak üzereydi ve sentetik ete elimi uzattım. Elim yanmaya, canım acımaya başladı. Gözlerimi açtım.

Gözlerim, ürperen tüylerimin ahengiyle açıldı. Oturduğum koltuğun penceresinden Kızıl Gezegen, tüm detaylarıyla gözüküyordu. Hani o tam gün batımı başlarken oluşan var olan güzel renkten bir elbise ile süslemişti kendini Mars. Gece bölgesindeki koloni ışıkları ve bağlantı yollarının parıltıları, Giovanni Schiaparelli’nin söylediklerini bir kehanet haline getirmişti. Yüzlerce yıllık bilimsel ilerlemenin yarattığı bu kocaman yapının her tuğlasını monte eden bilim insanlarının, fedakâr mühendislerin ve cesur öncülerin yaptıkları olmasaydı bugün Mars Serbest Ticaret Bölgesi’nden bahsediyor olabilir miydik? Mars hala bakir, sade, bir anlamı olmayan bir yer olacaktı. Bir duyurunun geleceğini bildiren ses, mekiği inletti.

“Nergal Kentine inişimiz birazdan başlayacaktır, lütfen koltuklarınızı dik konuma getirip kemerlerinizi bağlayınız. Oksijen maskelerinizi takınız. ANT Hava Yolları İyi Uçuşlar diler. Bizleri tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.”

Teraform istasyonlarıyla kaplı gökyüzünün arasında, havalimanın olduğu bölgeye özel bir boşluk açmaya başlamışlardı. ANT Şirketinin logolarını atmosfer sabitleyicilerinin üstünde okuyabiliyordum. Uçağın televizyonunda, CEO Başkan Cheng Namaskare’nin harika hayatı ve Yeni Orta Doğu’ya yaptığı hayır işleri gösterilmekteydi. O sinir bozucu siyah güneş gözlüğü ve parlak Toryum saati ile olabildiğince itici gözüküyordu. Gemimiz titreşerek ve kırmızı alevlere bürünerek Nergal’in banliyolerini, tarım kooperatiflerini, ticaret merkezlerini görünür kılmaya başladı. Tarlalar, kırmızı üstüne kurulmuş yeşiller ile kübik zamanlardan kalma sanat eserlerini andırıyorlardı ve her tarım blokunun etrafından geçen su kanal ağları, sanat eserimizin çerçeveleri gibilerdi adeta. Dergimi ve tabletimi çantama koyup yavaş yavaş toparlanmaya başladım.

Gemimiz büyük bir gümbürtüyle platforma iniş yaptı ve roket motorları yavaşça sessizleşti. Dengenin tam anlamıyla ayarlandığının anlaşılmasıyla yolc körüğü, geminin kapısına yanaştı. Basınç ve Oksijen değerlerinin yavaşça dengelenmesinin ardından kapılar açıldı ve güleryüzlü görevlilerin yol göstermesiyle kendimi gemiden dışarı attım. Yerçekimi azlığı içimi tuhaf ediyordu, ama 2 haftadır yerçekimsiz kalan bedenime, bir gezegen üstünde olmak iyi gelmişti. Çelimsiz, uzun insanlar her yerdeydi. Solmuş ten renkleriyle bu soğuk dünyanın iklimine ayak uydurmuş yeni nesil, adeta başka bir insan türü gibi görünüyorlardı. Daha önce videolardan görmüştüm Marslıları elbette, fakat kendi gözlerimle görmek insanı oldukça tuhaf hissettiriyor doğrusu. Valilik temsilcileri beni almak için girişte bekliyor olmalıydı. Lenslerime kişilik tanıma komutu verip etrafa bakınmaya başlarken arkamdan gelen bir sesle irkildim:

-Demir bey merhabalar, ben Mars Ticaret Şirketi Dış İşleri Müdürü Dante Leschinky. Şirketimizin özgürlük dolu topraklarına hoşgeldiniz. Denetlemelerinizi yapmadan önce size hotelinize kadar eşlik edeyim. Belki sonrasında çeşitli kentlerimizi görmek istersiniz.

-Teşekkür ederim. Fakat önce Birleşmiş Milletler Temsilciliği ile görüşüp sayın temsilciyle çeşitli istişareler yapmalıyız. Ayrıca Valilik ile randevularım olacak.

-Hay hay, fırsat bulursanız şirketimiz size ihtiyacınız olan her desteği vermeye hazır.

Kravatımı gevşetip ana salona doğru ilerledim. Valilik görevlileri beni bekliyorlardı

-Sayın müfettiş hoşgeldiniz. Sayın temsilci sizleri bekliyor, bir saat sonra vali bey ile Marstaki tekelleşme üzerine bir toplantı alacaksınız. Sizin için uygun mudur?

Başımı salladım ve arabaya bindik. En az 20 metre yüksekliğindeki büyük ve görkemli havalimanı salonu, bembeyaz demir sütunları ve bütünüyle iyon-geçirmez camlarla kaplı, endamıyla insanı etkiliyordu. “Farklı bir yere gelindiğinde ilk izlenimi güzel vermek ne kadar da önemli.” diye düşünürken en az bir insan boyu kadar büyük olan dev tekerlekli sarı arabamız elektrikli motorlara özgü, sinek vızıltısına benzeyen seslerle yola koyuldu. Sokaklardaki yoksul insanlar ve etrafta yükselmiş büyük binaları gördükçe ne umutlarla yeni dünyaya gelmiş insanların düştüğü durumu gördüm. Bizler yalnızca umut taşımamıştık Mars’a, hatalarımızı da taşımıştık…

Yazan: Özgür Can Özüdoğru

Bilimkurgu Öykü Denemesi: İntegral

Nihayet akşam olmuştu ve Güneş, pas rengine bulamıştı Orta Mahalle’deki gökdelenleri. Birliğin bana ayırdığı kubik bölgede ortalama 90 yıllık yaşantımın bir gününü daha harcamıştım. İş arkadaşımın geçen haftaki Hong Kong Suzuki Anonim Şirketi’ne yaptığı seyahatten bana hediye olarak getirdiği yeşil çayı yudumladıktan sonra, bilgisayarıma kapat komutunu verip 128. kattaki ofisimden gün batışını seyre daldım. Şehir büyümüştü, artık 200 milyon insana yetecek bir şehir değildi İstanbul. Daha yüksek gökdelenlere ihtiyaç vardı.

Artık hava trafiğine kalmadan yola çıkmalıydım, Arabama hareket konumu gönderip 150. Kattaki oto-tüpün kaldırımlarına gitmek üzere asansöre yöneldim. Benim gibi yola çıkmış iş arkadaşlarımla ve emin adımlarımızla imparator penguenlere benziyorduk. Ancak bu komik bir durum değildi elbette. Ekonominin güçlü olması için satışlarımız artmalıydı. Bu sayede birliğimizin konumunu yükseltip düşmanlarımızı iflasa sürükleyebilirdik. “Her birlik ekonomisi kadar güçlüdür” derler hep. Bizler de birliğimizi güçlü tutmak için satışları arttırıp bize karşı birliklere korku salmalıydık. Cebimden kulaklıklarımı çıkarıp yol asistanını çalıştırdım.

-Merhaba Demir, eve gidiyoruz değil mi?

-Evet

-Her zamanki gibi sessiz bir gün olsa gerek, bu haftanın yeni çıkan hit’I “Shake your boobs bitch”I dinlemek ister misin? Yoksa geçen haftanın hit’i olan “About fucking you”ya ne dersin? Bu parçanın çok duygusal olduğu söylenmiş Youtube’da. Bu arada Google’ın yeni çıkardığı

-Bana klasik müzik aç, Pink Floyd istiyorum.

-Ah, o aptal şarkıları neden hala dinliyorsunuz ki, şarkıın amacı size mutlu etmesidir. Kendinizi hitlere bırakın ve kafanızı boşaltın. Üstelik bu tür şarkılar için vergi de fazla
-Dediğimi yap. Bunu da seçim geçmişimden sil.

-Size daha iyi hizmet verebilemk için tüm seçimleriniz tamamen rapor edilmelidir efendim, bunu kabul etmiştiniz.

-Çünkü kabul etmeden almama izin vermediniz ki.

Hyperloop, bir bir mahalleleri geçerken ön koltuğumdaki camda alt sanayi mahallelerini görebiliyordum. İnsanların hala asphalt kullandığı rezil yerlerdi buralar. Yeryüzünde, toprakla ve gökdelenden atılan sanayi atıklarıyla dolu bu yerler hakkında pek konuşulmaz, Bizler gibi birlik için çalışan asil iş insanlarının tepelerindeki kara bulutlardan dolayı orada bulunan kara insanları görmek bile mümkün değildir.

Arabanın ön camındaki reklamların arasından Platin’in bana attığı mesajı gördüm. İnternetsizlik cezası verilmemiş miydi Platin’e, nasıl bu mesajı atabiliyordu? Bir dakikalık reklamın ardından gözlerimi kullanarak mesajı açtım. “Güneş’in battığı yere. Acil.”

Yazan: Özgür Can Özüdoğru

ODTÜ Göleti’ne Gözlem Baskını!

ODTÜ kampüsünü bilen bilir. Demiray yurtları kampüsün bir ucunda bulunmaktadır. 2 Haziran akşamı, dönem sonu buluşmasından ayrılıp kampüsün öbür ucundaki yurduna giden Aylin’e bu güzel havada yürüyüş yapmak isteyen (“Aylin’i köpeklere yem etmek istemeyen” de denebilir tabii.) Pamir ve Çağatay eşlik etmekteydi. Yurdun, kampüsün merkezinden uzakta ve ormana yakın olmasının güzel yanı, ışık kirliliğinden daha az etkilenmesiydi. Yurdun iki bloğunun hemen üzerinde Ay, Jüpiter ile birlikte, gelen geçene göz kırpmaktaydı. Gökyüzünde birçok yıldız daha parlak görünüyordu. Yurdun önünde laflarken takımyıldızlara bakmaya koyulan bu yıldız çocuklarına tanıdık bir silüet yaklaşmaktaydı. “Kaşif Seda değil mi o?”

Kaşif Seda yurda yaklaştığında, uzaktaki üç arkadaşın yıldızları birbirlerine gösterdiklerini gördü. Karanlıkta kim oldukları seçilmediği için topluluktaki yıldız çocuklarından farklı ve gökbilimi seven insanlar olduğunu düşünüp mutlu oldu. Seda onlara biraz daha yaklaştığındaysa Çağatay Seda’yı fark edip ona selam verdi; büyük maceranın ilk fikri filizlenmek üzereydi. Bütün yıldız çocukları havanın çok güzel ve açık, yıldızların parlak olduğunu düşünüyordu ki Kaşif Seda bütün içtenliğiyle “Ormana mı gitsek?” deyiverdi. Gerçek birer amatör astronom olan ve yorulmak nedir bilmeyen Aylin, Pamir ve Çağatay hiç durur mu? Hepsi de “Valla ben gelirim,” dediler ve hızlı hızlı yola koyuldular. Arazinin girişinde başka bir arkadaş grubuyla karşılaştılar. Gölet yolunda yürüyüş yapmaya yeltenip geri dönmekte olan bu arkadaş grubuna, gözlemimize eşlik etmelerini teklif ettik. Birkaçı teklifimizi kabul ederek bizimle arazinin derinliklerine doğru yürümeye başladı. Bir yandan yürüyor, gökyüzüyle ilgili bir sürü sorular soruyorlardı, aldıkları yanıtlarsa zincirleme yeni soruları doğuruyordu. (Tabii bu arada Çağatay, aralara Aylin’i korkutacak hikayeler de ekliyordu.) Arazide ilerledikçe ışık kirliliği bir nebze olsa da azalıyordu, gölete de yetişmek üzerelerdi. Ufak bir tepenin üzerine yetiştiklerinde geriye dönüp baktılar: Ufukta bu sefer şehrin ışığı vardı. Her ne kadar uzaktan ayrı bir güzelliği olsa da, gökyüzünün ihtişamlı yıldızlarını alt eden, işte bu kırpışan binlerce parlak noktaydı. Gölete vardıklarında dağın tepesinde Ay son ışıklarını göstermekteydi. Güvenliğin olduğu kulübeden süzülen küçük bir ışık dışında gökyüzü fazlasıyla yıldız doluydu; gökte ne büyük bir bulut, ne de ciddi bir pus vardı.

Uzun zamandır gözleme çıkmayan yıldız çocukları, takımyıldızlarını zar zor tanıdıklarından şikayetçiydiler ve ara sıra pratik yapmaları gerektiğini söyleyip duruyorlardı. Öyle olunca, yıldız çocukları bir soluklanıp gözleri karanlığa tamamen alıştıktan sonra parlak yıldızlardan başlayıp takımyıldızlarını bir bir görmeye başladılar. Şurada Çoban, hemen yanında Kuzeytacı, yukarıda Yaz Üçgeni, Kuğu, Çalgı ve Kartal, tam tepemizde Herkül, alt tarafta Akrep, Yay (Çaydanlık) ve Satürn, göletin yukarısında kocaman bir alanı dolduran Yılan ve Yılancısı… Çağatay grubun kalanına bilmedikleri takımyıldızlarını gösterirken, Seda da Yaz Üçgeni’ne yakın bir yerlerde olduğunu hatırladığı ve uçurtmaya benzettiği Yunus takımyıldızını arıyordu. Bu küçük ve sönük takımyıldızını gerçekten de yaz üçgeninin yıldızlarından biri olan Albireo’ya yakın bir bölgede buldular yıldız çocukları.

Haziran gelmiş olmasına rağmen hava artık iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Eh, Ankara’nın havası yazın kapıda olmasına aldırmaz, “Gece 2.00’de dışarıda ne işiniz var?” diye mızıldanıp buz keser, akşamlık hırkalarıyla araziye çıkan meraklıları da üşütür. Aniden gelişen bu gözlemde de her amatör astronomun korkulu rüyası soğuk, bu genç kaşiflere karşı savaş vermekteydi. Gölete daha yeni vardıklarında bile onlara eşlik eden, o bölgede yaşayan kurbağaların sesleri ve soğuğun karanlık yüzüydü. Yıldızlarda ve onların birbirleri ile kıyaslanamayacak kadar destansı hikayeleri arasında gezinip kaybolurken, soğuğun ve akıp giden zamanın farkına kimse varmamıştı.

Bu genç amatör astronomlar, bu uçsuz bucaksız gökyüzünde sadece parıldayan yıldızlar, bulutsular ve ötegezegenlerin var olmadığını, gökyüzünün aynı zamanda onlar için stresli hayatlarından, derslerinden ve şehrin o kaotik yapısından kaçmalarını sağlayan, tamamıyla onlara ait yeni dünyalar olduğunun tekrardan bilincine varmışlardı.

Hikayede yer alan yıldız çocukları:
Aylin Açıkgöz, Çağatay Kerem Dönmez, Ozan Pamir Akkoca, Seda Baştürk

Aldebaran’ın Peşinde

Katkı sağlayanlar: Tuğba Uçar, Çağıl Benibol, Seda Baştürk

Bir grup yıldız çocuğu olarak, Aldebaran’ın Ay’ın arkasına geçeceğini öğrendikten sonra gözlem ve fotoğraf çekme planı yapmaya koyulmuştuk. Işıklardan uzakta ve ufku görecek bir gözlem noktası bulmak iyi olacaktı, biz de heyecanla, Tuğba’nın makinesi ile Çağıl’ın tripodu ve efsane telelensini kapıp kaşif Seda’nın önerdiği karanlık bölgeye gitmeye karar verdik. Çağatay gözleme gelemese bile mesajla bize durum raporu vermeye devam etti, Aldebaran’ın tam örtüleceği zamanı saliyesine kadar yazdı. Çağrı’nın da kendisi olmasa bile gönlü bizlerleydi. Seda keşke dürbün olsaydı diye hayıflanıyordu. Sabahtan beri bir şey yememiş olan Çağıl’la sandviçini paylaşan Tuğba da telelensle bir takım denemeler yapıyordu. Çağıl makine başında ayarları değiştirip sürekli bu gökyüzü olayını fotoğraflıyordu. Vakit yaklaşıyordu, örtülmeye az bir zaman kalmıştı. Yıldız çocukları ara sıra gelip giden arabaların farlarına söyleniyorlardı çünkü gözleri karanlığa ancak alışmıştı. Kaşif Seda “Ormana  gidelim demiştim size işte, 15-20 metre yürürdük.” diyordu. Lakin Çağıl ve Tuğba halihazırda kurulu olan tripod ve makinayı ormana götürecek ve ayarlayacak vaktin olmadığını düşündüler. Vakit daralıyordu Aldebaran ve Ay gittikçe yaklaşıyordu. Kaşif Seda bir koşu dürbününü almaya yurda gidip geldi ve bu zaman aralığında Çağıl ve Tuğba fotoğraf çekmeye devam etti. Sonunda Seda dürbünüyle gelmişti ve tek tek herkes dürbünle iki gökcisminin yaklaşmasını izledi. En sonunda o an geldi çattı ve Aldebaran’ın Ay’ın arkasına doğru geçerkenki anı Çağıl pür dikkat fotoğrafladı…

Küçük Bir Hilal Masalı

Yağmurlu bir günün sabahında harıl harıl sınavına çalışıyordu Seda. Önceki gece spontane şekilde gökyüzü gözlemine çıkmıştı genç yıldız çocukları. Seda gelememişti, çünkü o anda da ders çalışıyordu.

Yağmurlu günde ders çalışırken, üzüntüsünü hala hissediyordu önceki akşam gelememenin. O sırada Deniz çıkageldi. İkisi beraber, akşam gökyüzü gözlemi yapma ve hilal olan ayın fotoğrafını çekme hayali kurdular. Seda bunun heyecanıyla ders çalışmayı bıraktı tabii. Hazin sonuçlar doğuracak olan sınavına doğru bir yolculuğa başladı o sırada. Sınavı saat 17.00’da başlamıştı. Seda ise saat 17.15’te odaya geri dönmüştü; sınav zordu anlaşılan…Sınav sonrasında yine Deniz’in de içinde bulunduğu bir grupla yemek yemeye gitti. O sırada yağmur başladı. Seda üzgündü, çünkü gözlem işi yatmıştı. Yemekten sonra üzgün bir şekilde Dizi’sini* alarak çardağa hüzünlü melodiler çalmaya giden Seda, hala dağılmamış olan bulutların üzüntüsüyle odaya geri dönmüştü. Ancak gökyüzündeki yıldızlar Seda’nın üzüntüsüne dayanamamıştı. Rüzgar da yıldızların üzüntüsüne ortak olarak hiddetli bir şekilde esti; bulutlar az da olsa dağılmıştı. O sırada her yer sessizliğe büründü ve karanlıkların ardından Deniz çıkageldi; ağzından şu kelimeler döküldü: “Hava açtı…”. Seda o anda kalktı, kalkmasıyla beraber kundak dile geldi ve “Beni kurun!” dedi. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede teleskop,kundak ve fotoğraf makinesi odadan alınmış, dışarıya kurulmuştu. Tüm benlikleriyle bu uğurda mücadele veriyordu yıldız çocukları. Kurulan teleskop saniyeler içerisinde Ay’a hizalanmıştı. Herkes nefeslerini tutmuş, Seda’nın deklanşöre basmasını bekliyordu. Fotoğraflar çekilirken, rüzgar ve yıldızlara başkaldıran öfkeli bulutlar yeniden gökyüzünü kapatmaya başlamıştı. Cesur Seda, Ay bulutlara teslim olana kadar fotoğraf çekmeye devam etti. O sırada bulutlar iyice öfkelenmişti ve adeta yaklaşan şiddetli fırtınanın habercisi olur gibi şimşekler çakmaya başlamıştı. Hafif hafif yağan yağmurla birlikte teleskobu toplamaya girişti yıldız çocukları. Odaya girdiklerinde heyecanla atan kalpleri ve güzel bir hilal fotoğrafı kalmıştı ellerinde.

Tüm bu hikayenin sonunda yıldız çocukları, ellerindeki fotoğrafa bakıp parçası oldukları evreni selamladılar.

Hikayede yer alan yıldız çocukları;

Seda Baştürk, Ege Can Karanfil, İlkcan Erdem, Alper Karasuer, Deniz Gamze Sanal

*Bambudan yapılan çin flüdü.

Ali bin Rıdvan: İnsanlık Tarihinin En Parlak Süpernovasının Gözlemcisi

Ali bin Rıdvan 11. yüzyılda Mısır’da yaşamış olan, döneminin en ünlü astronomlarından biridir. Fizik, astronomi, astroloji ve tıp alanında çalışmış olan biliminsanı, SN 1006’ya dair tuttuğu kayıtlarla ünlüdür. 1006 yılında patladığında, Mısır ve Çin başta olmak üzere Dünya’nın bir çok bölgesinde kayıt edilmiş olan süpernova 7.200 ışık yılı uzaklıkta bulunmasına rağmen o kadar çok parlamıştır ki, 30 Nisan ve 1 Mayıs 1006 tarihlerinde gece ve gündüz gökyüzünde oldukça parlak bir gök cismi olarak gözlemlenmiştir.

SN 1006 süpernovası

Kurt (Lupus) takımyıldızı doğrultusunda gözlemlenmiş olan süpernova yaklaşık -7.5 kadir görünür parlaklığa sahip olmuştur, yani insanlık tarihinde kaydedilmiş olan en parlak gök olayıdır. Bu noktada, astronomide parlaklığın birimi olarak kullanılan kadirin negatif(-) değerlere gittikçe parlaklığın artmasıyla değiştiğini bilmemiz gerekiyor. Dünya’dan Ay’ın ortalama -13 kadir ve Güneş’in -27 kadir olarak göründüğünü düşünecek olursak; o ana kadar oldukça sönük ve sıradan olan bir yıldızın, ani bir patlamayla böyle bir parlaklığa erişmesi oldukça alışılmadık bir durum. Ali bin Rıdvan Batlamyus‘un Tetrabiblos adlı eserine yaptığı tefsirde güney tarafında olduğunu not ettiği bu patlamanın, boyutu Venüs’ünkinin 2.5-3 katı kadar olan dairesel bir cisim olduğunu ve parlaklığının Ay’ın çeyreği kadar (ya da biraz daha fazla)  olduğunu ve bu yüzden gündüz bile oldukça net bir şekilde görülebildiğini belirtiyor.

SN 1006’ya dair yaptığı gözlemlerin haricinde, zodyak kuşağındaki 12 burçtan geçen kuyruklu yıldızların astrolojik yorumlarıyla ilgili bir çalışması da bulunmaktadır. Yurt dışında Haly Abedrudian olarak da tanınan biliminsanının, tümevarım alanında yaptığı çalışmalarla bu konuya katkı sağladığı düşünülmektedir. Amerikalı ünlü bilim tarihçisi Alistair Cameron Crombie’ye göre, indüksiyon fikrinin geliştirilmesinde de payı vardır.

Bunlara ek olarak, Mısır’ın çok sağlıksız bir yer olduğunu ve havanın (diğer çevresel unsurlarla beraber) bir toplumun sağlığı için en önemli faktör olduğunu savunan düşünen İbn-i Cemaz’a hitaben, Mısır’daki bedensel engellerin önlenmesi ve tedavisi üzerine bir tez yazmıştır.

Kaynaklar: 

https://en.wikipedia.org/wiki/Ali_ibn_Ridwan

https://www.sciencedaily.com/releases/2012/09/120927091538.html

Yazan: Mina Meşe

Paul Dirac ve Antimaddenin Keşfi

Paul Adrien Maurice Dirac geçmiş yüzyılın en göze çarpan fizikçi ve matematikçilerinden biridir. Paul Dirac antimaddenin varlığını öngören meşhur Dirac denklemi sayesinde 1933 yılında Nobel Ödülü’nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.
Paul Dirac, Bristol Üniversitesi’nde elektrik mühendisliğinden 1921 yılında mezun olduktan sonra, yine Bristol Üniversitesi’nde 2 sene matematik alanında çalıştı. Matematik çalışmasının ardından Cambridge’te St. John’s Koleji’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı ve 1926 yılında doktorasını tamamladı. Ertesi sene orada akademik üye olarak çalışmaya başladı ve 1932’de Cambridge’te matematik profesörü ünvanını aldı.
Paul Dirac’ı Nobel Ödülü’ne götüren asıl çalışması Albert Einstein’ın 1915’te yayımladığı genel görelilik teorisiyle, elektronların enerji seviyelerini açıklayan kuantum teorilerini 1928’de birleştirerek rölativistik (ışık hızına yakın) bir hızda hareket eden elektronların davranışını açıklaması olmuştur.

Denklem ne kadar güzel olsa da, sanki denklemin bir sorunu varmış gibi görünüyordu, çünkü denklemin iki sonucu vardı. Bir sonuç negatif yüklü bir elektron içindi, diğer sonuçsa çok ilginç bir şekilde pozitif yüklü bir “elektron” içindi. Denklem negatif enerjili elektronların da olabileceğini gösterse de, klasik fizik bir parçacığın enerjisinin pozitif olmasını zorunlu kılıyordu. Dirac denklemi, var olan her parçacığa karşılık gelen ve her özelliğinin aynı, fakat sadece zıt yükünde bir parçacık daha olması gerektiğini gösteriyordu. Bu maddeler antimadde olarak tanımlandı. Yani her bir elektron için, her yönüyle aynı ama pozitif yüklü bir “antielektron” olmalıydı.

Carl Anderson

1932 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde genç bir profesör olan Carl Anderson, bir bulut odasında kozmik parçacık yağmurlarını çalışırken “pozitif yüklü ve bir elektronla aynı kütleye sahip bir şey” tarafından bırakılmış bazı izler gördü. Neredeyse bir yıllık gözlemlerden sonra bu izlerin antielektronlara ait olduğuna karar verdi. Her biri bir elektronla beraber, bulut odasındaki kozmik ışınların çarpışmalarından oluşmuştu. Carl Anderson antielektrona “pozitron” adını verdi.
Bu keşif kısa bir süre sonra, 1934 yılında Guiseppe Occhialini ve Patrick Blockett tarafından da onaylandı.
Anderson, pozitronun keşfi sayesinde 1936 yılında Victor Hass ile Nobel Ödülü’nü paylaştı. Fizikçilerin aradığı bir sonraki parçacık daha ağır bir parçacık olan antiprotondu ve bir 22 yıl boyunca daha keşfedilemeyecekti.

Ernest Lawrence

1954 yılında Ernest Lawrence, Bevatron adında bir proton hızlandırıcısının inşasını idare etti. Cihazın adı o zamanlar kullanılan “milyar elektronvolt”un simgesi “BeV”den geliyordu. Bevatron, protonları 6,2 BeV’de (şu anki simgesiyle GeV), yani antiproton üretmek için öngörülen enerjide çarpıştırmak için tasarlanmıştı.
“1 Nisan 1954’te manyetik alanda 6 BeV’e denk gelen zayıf bir atım elde edildi. Şiddeti, içerideki nükleer emisyonda oluşan izlerin sayılmasıyla ölçülebildi. Şiddet, akım başına 104 ile 106 protondu,” diyor Edward Lofgren. Bevatron artık çalışıyordu!

1955 yılında Bevatron’daki bir grup tarafından yazılan “Antiprotonların Gözlemi” isimli bir yazıda yeni bir parçacığın keşfinden bahsediliyordu: Her yönüyle protonla birebir aynı, fakat yükü negatifti. Hemen bir sene sonra, 1956’da Bevatron’da çalışan ikinci bir takım da antinötronun keşfini açıklayan bir makale yayınladı.

1995 yılında, Walter Oelert tarafından yönetilen bir takim CERN’de antihidrojen atomlarını yaratmayı başardı. Antiprotonlar ve ksenon atomlarının çarpıştırılmasıyla 3 haftalık bir süre içerinde 9 tane antihidrojen atomu üretildi. Her biri yaklaşık saniyenin kırk milyarda biri kadar varlığını sürdürdü. Neredeyse ışık hızında hareket eden bu atomlar 10 metrelik bir yol katettikten sonra normal madde ile çarpışarak yok oldu. Bu yok olma iyi bir şeydi çünkü antiatomların oluştuğunu gösteriyordu.

Antimadde ile ilgili en kafa karıştırıcı sorulardan biri ise evrende neden maddenin antimaddeden daha fazla olduğu. CERN’de yapılan deneylerde, bir tılsımlı kuark ve bir yukarı veya aşağı antikuarktan oluşan D-mezonların, normal bir parçacık ile bir antiparçacık arasında sürekli salınım yaptığı gözlemlendi. Bu olay daha önce K-mezonlarda ve B-mezonlarda da gözlenmişti. Ancak bazı durumlarda bu salınım olayı, mezonun antimezona dönüşmesi ve bunun tersi farklı oranlarda oluyordu. 1960’larda yapılan deneyler K-mezonun antiparçacıktan normal parçacığa geçmesinin daha olası olduğunu ve 2010 yılında Fermilab’de yapılan bazı gözlemler ise bunun B-mezonlar için de doğru olabileceğini gösterdi. Bunlar yük-parite ihlali (Fizik yasalarının madde ve antimadde için simetrik olması prensibinin istisnası) olarak bilinen bir olayın örnekleri. Bu ihlal evrenimizin neden maddeden oluştuğunu açıklamakta belki bize birazcık yardımcı olabilir. Fizik son yüzyılda ne kadar hızlı bir gelişim göstermiş olsa da hala bilmediğimiz birçok şey ve antimadde konusunda aydınlatılmayı bekleyen sorularımız var. Bunların en azından bir kısmını açıklayabilmek ise geleceğin fizikçilerine düşüyor.

Yazarlar: Ege Özkoç – Ulaş Can Yazar

Kaynakça: https://timeline.web.cern.ch/timelines/The-story-of-antimatter

https://www.nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/1933/dirac-bio.html

http://www.physics.org/article-questions.asp?id=121

Behram Kurşunoğlu

Albert Einstein’ın genel görelilik kuramı’nın elektromanyetizma ile birleştirilmesi üzerine çalışmalar yapan, ”Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi”  ismiyle yeni bir teori ortaya çıkaran, fiziğin 20.yüzyılda yaşamış en önemli bilim insanlarından biri olan Behram Kurşunoğlu’nun bilim dolu hayatını sizlerle paylaşmak istedik.

14 Mart 1922’de  Çaykara, Trabzon’da  doğan  Behram Kurşunoğlu aslen Bayburt’un Merkez ilçesine bağlı Aydıncık köyündendir. Liseyi Trabzon’da okuduktan sonra Ankara Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi’nde fizik öğrenimini tamamladı. Cambridge Üniversitesi’nden ünlü fizikçi Paul Dirac’ın danışmanlığında fizik doktorasını aldıktan sonra 1958 yılında Amerika Birleşik Devletleri‘nde Florida’ya taşındı ve çalışmalarının büyük bir kısmını burada sürdürdü. 1940’ların sonuna doğru Cambridge’teki doktora çalışmaları sırasında Albert Einstein ile mektuplaşmaya başladı ve 1953 yılında Einstein, Cornell Üniversitesi’ne araştırmalar yapmak üzere gelince bir davet aldı ve orada Einstein ile  4 saat süren bir görüşme gerçekleştirdi. Bu sırada Kurşunoğlu 31, Einstein ise 74 yaşındaydı.  Bu görüşme sonrasında Kurşunoğlu, Albert Einstein ve Erwin Schrödinger ile birlikte simetrik olmayan yerçekimi kuramları üzerinde önemli çalışmalarda bulundu.

Behram Kurşunoğlu, askerlik görevini yapmak üzere 1955’te Türkiye’ye döndü. Görevini tamamladıktan sonra Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun kuruculuğunda bulundu ve Genelkurmay Başkanlığı’na danışmanlık yaptı. Bir dönem Birleşmiş Milletler Bilim Komisyonu’nda çalışan Kurşunoğlu, 1958 yılında Amerika’ya geri döndü ve Miami Üniversitesi’ne profesör oldu. Behram Kurşunoğlu, genç yaşında dünya fizikçileri arasında saygın bir konuma erişmişti.

Berham Kurşunoğlu, Miami Üniversitesi’nde Ders Anlatırken

Amerika’da yaptığı çalışmaların yanı sıra Global Foundations adlı, Amerika’nın önemli araştırma merkezlerinden birine de başkanlık yaptı. 1965’te Miami Üniversitesi’nde ”Teorik Fizik Çalışmaları Merkezi” ni kurdu ve başkanı seçildi. Merkezde düzenlenen bir başarı ödül töreninde, Nobel kazanmış 22 bilim insanıyla birlikte yeryüzünün en tanınımış fizikçilerinden biri olarak takdim edildi. Yine 1965 yılında, Carl Gables’ deki merkezde 1992 yılında emekli olana kadar doktora sonrası çalışmalar düzenleyerek bilim insanları eğitmiş ve zaman zaman buraya gelen bilim insanları ile bir forum oluşturdu. Bu merkeze gelen kişilerin 35’i Nobel ödüllü bilim insanlarıydı. 1992 yılında merkez kapatıldı.

Behram Kurşunoğlu, çalışmalarının büyük kısmı ” Birleşik Alan Kuramı” üzerinedir. İleriki yıllarda çekirdek enerjisi ile ilgilendi. ”Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi”ni ortaya attıktan sonra dünyada bir üne kavuştu. Konu, Einstein ve Schrödinger tarafından da yıllarca incelenmiştir.

Kurşunoğlu, çalışmasını şu sözlerle açıklar:  ”Evrende temel ve manyetik yükler bulunmaktadır. Orbitron teorisi adını taşıyan bu teori evrendeki kurumsal çalışmalarımı içine almaktadır. Kainatın meydana gelişini izah eden ‘Big Bang’ isimli popüler teori yerine bilim ve deneylerle ortaya çıkardığım teorim her şeyin başı olan bu konuyu bilmeyi izah etmektedir. Evrenin yaratılması ilk 2-3 saniye içinde, evrenin büyük kısmını teşkil eden 10 üssü 80 parçacık meydana geldi. Zamanın başlangıcından önce evreni kaplayan zaman öncesi güçlerin alanı vardı. Milyarlarca sene sonra bu alan çok yüksek yer çekimi sebebiyle çöktü ve bir atomdan trilyonlarca kere küçük “mikrokaradelikler” denilen siyah mikro delikler ortaya çıktı. Bu deliklerin yarısı maddeden zaman öncesinde başlayan büyük bir yangınla evrene dağıldı. Madde ile karşı maddenin birbirinden parçalanma neticesinde ayrılınca yeni parçacıklar, zamanla yıldızlar, gezegenler, karşı gezegenler ve insanlar, çok muhtemelen de karşı insanlar yaratıldı.” Prof. Kurşunoğlu kara mikro delikleri de şöyle açıklıyor: “Aklın alamayacağı kadar büyük yer çekiminde meydana gelen mikro siyah delikler hemen hemen “0” boyuta yakın ve protonun 1 milyon misli ağırlıkta yeni parçacıklar. Bu ağırlık ise 1’in 10 milyonda biri ağırlıkta. Yani tespiti mümkün olamayacak ölçüde az ağırlıkta”

1972 yılında Cumhurbaşkanlığı Bilim Ödülü, 2001 yılında bilime katkılarından dolayı Atatürk Özel Ödülü verildi.  Ölmeden önce dünyaya ve tüm insanlığa kalıcı bir eser bırakmak amacıyla bir kitap yazmış ancak ölümünden dolayı kitabı yayınlanamamıştır. Türkiye ve tüm dünya için çok önemli bir bilim insanı olan Behram Kurşunoğlu, 25 Ekim Günü, 82 yaşında iken ABD’nin Miami şehrinde vefat etti. Hayatını bilime adamış bu büyük bilim insanımızı saygıyla anıyoruz.

”Eninde sonunda akıl ve bilim galip gelecektir!” – Behram Kurşunoğlu

Yazan: İlkcan Erdem