gokyuzu.org

Kozmolojideki Kriz ve Yeni Gelişmeler

20. yüzyılın başlarına kadar galaksi boyutunda, sabit bir evrende yaşadığımız ve evrenin kalanındaki cisimlerin kaynağı bilinmeyen “nebulalar” olduğu düşünülüyordu. Fakat günümüzde biliyoruz ki evren genişliyor ve evrendeki enerji yoğunluğunun büyük bir kısmının kaynağı henüz açıklığa kavuşturulamamış “karanlık madde”. Evrendeki bu iki gözlemi açıklayan ve genel olarak kabul gören teori ise lambda soğuk karanlık madde teorisi veya kısaca ΛCDM. Bu, gözlemlere uygun olması için fenomenolojik bir bakış açısıyla geliştirilmiş, sadeliğiyle öne çıkan bir teori. Buradaki Λ evrenin genişleme hızını belirtirken CDM (cold dark matter) karanlık maddeyi belirtiyor. ΛCDM yakın geçmişe kadar birçok gözlemin sonuçlarıyla uyumluydu, fakat yeni gözlemler karanlık maddenin ve evrenin genişlemesinin ΛCDM’in öne sürdüğünden daha karmaşık olabileceğini gösteriyor.

Hubble sabiti, evrenin genişleme hızını ifade eden bir sabit. Edwin Hubble, bu sabiti ölçerken Cepheid yıldızlarının hareketini kullandı ancak bu ölçümün yapılmasının farklı metotları da mevcut. Günümüzde bu ölçüm için iki farklı yöntem kullanılabiliyor. Bu yöntemlerin ilki tekil astrofiziksel olayları ve cisimleri kullanıyor. Örneğin, Hubble’ın yaptığı gibi Cepheid yıldızları ve tip 1a süpernova patlamaları kullanılarak evrenin genişleme hızının bir ölçütü olan bu sabit ölçülebiliyor. Diğer bir ölçüm yöntemi ise kozmik mikrodalga ışımasını kullanmak. İlk yöntem ile elde edilen sonuçlar yaklaşık 70-76 km mpc-1 s-1 değerine işaret ederken ikinci yöntem ile elde edilen sonuçlar 67-68 km mpc-1 s-1 değerini gösteriyor. Hubble gerilimi olarak bilinen sorun ise bu farktan kaynaklanıyor. Farklı ölçümlerin arasındaki ~5σ farkı işaret eden bu tutarsızlık iki ölçüm yönteminin birinde sistematik bir sorunu gösterirkenHST, Planck, JWST ve ölçümleri yapan diğer projelerin hiçbiri kendi yaptıkları ölçümdeki sistematik hatayı bulamadı. Bu tutarsızlık ΛCDM teorisine dair sorunlar olabileceğine işaret ediyor.

DESI (Karanlık Enerji Spektroskopi Cihazı) karanlık enerji ölçümleri yapmak için kullanılan enstrümanlardan biri. 2021’den beri milyonlarca galaksinin hareketini ve uzaklığını ölçen bu cihazdan alınan veriler, karanlık enerjinin “zayıfladığını” ve aslında kozmolojik bir sabit olmadığını gösteriyor. Bunun yanında DESI’nin topladığı veriler, karanlık enerjinin erken evrende kozmolojik sabitin izin verdiğinden çok daha güçlü olabileceğine de işaret ediyor olabilir. Henüz bu gelişmelere dair bir ortaklığa varılmamış olsa da bu ölçümlerin ve analizlerin desteklenmesinin kozmolojideki kriz için bir paradigma değişimine yol açabileceği söyleniyor.

DESI sonuçları ve değişken bir “kozmolojik sabit” göz önünde bulundurulduğunda, Harvard Üniversitesi’nden Cumrum Vafa ve ekibi, sicim teorisine eklenen, “karanlık boyut” olarak isimlendirdikleri fazladan bir boyutun karanlık madde ve enerjiyi açıklayabileceğine dair çalışmalara imza attı. Ortaya atılan bu modele dair deneysel kısıtlar bulunuyor fakat bir paradigma değişimine önayak olabilecek DESI sonuçlarının fiziğin temel kuramlarından olan sicim teorisi için bile önemli olduğunu gösteriyor.

Kaynakça:

https://www.newscientist.com/article/2516974-crisis-in-cosmology-if-weve-got-dark-energy-wrong-what-could-it-be

https://science.nasa.gov/mission/hubble/science/science-behind-the-discoveries/hubble-constant-and-tension/

https://arxiv.org/pdf/2509.00359

VOYAGER’IN ALTIN PLAĞI: İnsanlığın Sonsuzluğa Mektubu

Aradan geçen yaklaşık 50 yılın ardından, görevlerine birer yıldızlararası gezgin olarak başlayan Voyager 1 (şu anda yaklaşık 172. 64 AU uzaklıkta) ve Voyager 2 (142.43 AU) uzay sondaları “insalığın geliştridiği en hızlı araçlar” listesinde bulunmalarının yanında birer zaman kapsülünü de yıldızlararası uzaya taşıdılar. Çok uzak gelecekte bu uyduların varlığından haberdar olanlar için yazılan “altın plak”lar Dünya dışı yaşamla iletişim kurulduğunda onlara hikayemizi anlatmak amacıyla bu uzay araçlarına entegre edilmiştir. 12 inç (yaklaşık 30 cm) boyutlarında olan plakların üzerinde çizilmiş şekiller ve altın kaplama (korozyonu önlemek için) bakır plak diskinin içerisinde bulunan ses kayıtları Yeryüzü’ndeki biyoçeşitliliği ve farklı kültürleri resmetmektedir. Voyager 1 ve Voyager 2 uzay araçları, yalnızca Güneş sistemindeki gezegen ve ay gözlemleriyle bilimsel keşifler yapmakla kalmamış, aynı zamanda insanlığın evrendeki olası akıllı varlıklara fiziksel bir mektubunu taşımıştır.

Görseller

Uzay araştırmaları, insanlığın evrendeki yerini anlamaya yönelik gerek yapılan yatırımlar, zaman, insan kaynağı bakımından gerekse hedeflenen çıktı ve başarımlar açısından en önemli girişimlerden biri olarak nitelendirilmektedir. NASA tarafından yürütülen Voyager programı, bu çabanın simgesel örneklerinden birisi, belki de en önemlilerindendir. Voyager görevlerinin bir parçası olarak hazırlanan Altın Plak (golden record), dünya dışı zeki yaşam formlarına hitap eden bir zaman kapsülü niteliğindedir.

Plakların üzerinde analog şekilde dönemin veri kayıt ve depolama teknolojisi olan fonograf iğneleri yardımıyla kodlanarak kaydedilmiş, insan anatomisinden matematiksel kavramlara, dünya üzerindeki farklı yaşam biçimlerini temsil eden 116 görüntü yer almaktadır. Ayrıca, DNA yapısı, kadın ve erkek figürü, üreme ve doğum, tarım, mimari, Dünya haritası, uzay araçlarının konumuyla ve Güneş Sistemi’nin pulsarlara göre galaktik konumu, temel fiziksel sabitler, atmosfer kompozisyonu gibi pek çok bilimsel parametreleri barındırmaktadır. Üzerinde ayrıca plağın nasıl çalışacağına dair tanım ve diyagramlar ile hidrojen atomu referans alınarak zaman birimi tanımı bulunmaktadır (Şekil 3). Analog kodlamada görseller satır tarama yöndemiyle kodlanmıştır (dıştan içe), plağın üzerindeki diyagram pikap iğnesinin okumada nasıl kullanılacağını göstermektedir (dönüş hızı: 16 + 2/3 dönüş / 1 dakika ya da 3.66… saniye / 1 dönüş).

Şekil 1: Altın plağa kodlanan görseller (Planetary Society).

Ses Kayıtları

Voyager 1 (fırlatma tarihi 5 Eylül 1977) ve 2’de (fırlatma tarihi 20 Ağustos 1977) bulunan plaklarda 55 farklı dilde günlük selamlama yer almaktadır. Türkçe dilinde de eklenen ses kaydının içeriğinde “Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayır olsun” şeklinde Peter Ian Kuniholm tarafından kaydedilen bir selamlama da yer almaktadır (ses kaydını linkten dinleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=GRNmpyGZYiw). Bunların yanında Dünya’daki hayata dair sesler, anne ve çocuk sesleri, adımlama, kalp atımı, gülüş sesleri, ilk icatlar, at, tren ve taşıt sesleri, gemiler ve morse kod sinyallerinin sesleri, doğa sesleri, rüzgar, yağmur, okyanus, gök gürültüsü, deprem ve volkan, kuşlar, balina, köpek, böcek ve fil gibi çeşitli hayvan sesleri, ve farklı türlerden dönemin müzik kayıtları da (27 parçadan oluşan Hint, Çin, Japon, Azerbaycan, Peru vb. geleneksel müzik) bulunmaktadır, ses kayıtlarının tam listesi için de soundcloud ve NASA linkine göz atılabilir: https://science.nasa.gov/mission/voyager/golden-record-contents/sounds/. ABD Başkanı Jimmy Carter ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim’in  özel evrensel selamlama mesajları da bulunmaktadır İlgili mesajlar için de linkler:

BM Mesajı:

https://www.youtube.com/watch?v=SrCaPuQn4_Q

Jimmy Carter’ın Mesajı:

https://www.youtube.com/watch?v=BQ88YnfzHLw).

Plağın üretimi

Plağın hazırlanmasında Carl Sagan (ekip lideri, ki hatıra olarak plağın kopyasını istemesine rağmen 1978’de NASA kendisinden çok değerli anıların bireylere verilmediğini belirten bir özür dileyerek geri çevirmiştir),  Frank Drake (SETI öncüsü ve Arecibo mesajı), Ann Druyan (yazar), Timothy Ferris (bilim yazarı, müzik ve içerikte rol almıştır), Jon Lomberg (plaktaki görsellerin hazırlanmasında görev almıştır), Linda Salzmann Sagan (selamlamaların hazırlanması) gibi çekirdek komite üyeleri yer almıştır. NASA Jet Propulsion Laboratory mühendisleri plakların uzay araçlarına entegrasyonu için montaj ve çevresel testlerde (Termal vakum ve sıcaklık ile radyasyon ve sinüs titreşim testleri) görev almışlardır. Ayrıca dil uzmanları, müzikologlar, ses mühendisleri de katkıda bulunmuşlardır. Voyager 1 ve 2’de uydu güvertesinde konumlandırılan altın plaklar ultra saflıkta Uranyum – 238 izotopu elektroliz tekniğiyle kaplı (4.468 milyar yıl yarı ömür) koruma kalkanıyla üretilmiştir ve tahmini ömrünün 1 milyar yıl üzerinde olduğu beklenmektedir.

Altın plakların tasarımında, geliştirilmesinde ve üretiminde çoğu kurum ve kişi rol oynamıştır. Boş kayıt formları, Fransa’nın Creteil kentindeki Pyral SA firması tarafından temin edilmiştir. CBS Kayıt stüdyosu, plak kalıplarını kesmek için Colorado’daki JVC Kesim Merkezi ile anlaşmış, bu kalıpların daha sonra Kaliforniya’daki James G. Lee Kayıt İşleme Merkezi’ne gönderilerek sekiz adet Voyager plağının kesimi ve altın kaplaması yapılmıştır. Altın kaplama işlemi gerçekleştirildikten sonra kayıtlar alüminyum kutulara yerleştirilerek NASA JPL’e teslim edilmiştir.

Uzaylı biliminin somut kanıtlarından biri olan altın plak, insanlığın kültürel mirasını temsil ederek bilimsel bilginin evrenselliğini vurgularken uzay araştırmalarının yalnızca teknik değil, aynı zamanda felsefi bir boyutu olduğunu da göstemiştir. İnsanlığın evrene gönderdiği en anlamlı mesajlardan birisi olmakla birlikte Voyager programı kapsamında taşınan bu diskler, hem bilimsel hem de kültürel tarih açılarından büyük bir öneme sahiptir. Gelecekte bir gün başka bir uygarlık tarafından bulunup anlaşılması ihtimali düşük olsa da, bu girişim insanlığın evrendeki yerini sorgulama çabasının güçlü bir sembolüdür.

Şekil 2: Voyager 1 ve 2 uyduları yörüngeleri ve Voyager 1’de altın plağın konumu (NASA DESCANSO, 2002)

Şekil 3: Altın plak kapağındaki tarama özellikleri ile ilgili bulunan açıklamalar.

Dipnot: benzer amaçlarla yapılan plaklar Apollo 11 ile Ay yüzeyinde ve Pioneer 10 ve 11 uydularıyla yine Güneş Sistemi’nin uzak noktalarına gönderilmiştir.

Kaynakça:

  1. “The Golden Record.” Jet Propulsion Laboratory, NASA, https://voyager.jpl.nasa.gov/golden-record/.
  2. “Voyager 1 & 2 Mission Status”, NASA: https://science.nasa.gov/mission/voyager/where-are-voyager-1-and-voyager-2-now/
  3. “The Making of the Voyager Golden Record“, NASA, https://science.nasa.gov/mission/voyager/making-of-the-golden-record/?utm_source=chatgpt.com
  4. Ludwig, R., & Taylor, J. (2016). Voyager telecommunications. Deep space communications, 37-77.
  5. Sagan, C., Drake, F. D., Druyan, A., Ferris, T., Lomberg, J., & Sagan, L. S. (2013). Murmurs of Earth. Ballantine Books.

Astronomide Kadınlar

İnternette önemli bilim insanlarına dair bir arama yapacak olduğumuzda karşımıza çıkan isimlerin erkeklere ait olduğunu sanıyorum hepimiz farkındayız ya da bunlara dair kendi kendimize düşündüğümüzde akla gelen çoğu ismin erkek olduğunun da. Oysa tarih boyunca kadınlar, kendilerine yaşatılan zorluklara rağmen bilim dünyasında inatla var olmaya devam etti. Sistemik engellere, eğitime sınırlı erişime ve kurumsal dışlanmayla karşı karşıya kalmalarına rağmen, kadınlar bilimin gelişiminde çok önemli ancak çoğu zaman yeterince takdir edilmeyen roller oynadılar.

Araştırmaları yalnızca bilimsel bilgiyi ilerletmekle kalmadı, aynı zamanda gelecek nesillere “bilimsel araştırmaya kimin katılabileceğine” dair ilham olup cesaret verdiler. Bugün burada fizik bölümü bir lisans öğrencisiysem bu, bilim dünyasında inatla var olan kadınlar sayesindedir. Bilimin cinsiyet fark etmeksizin herkese erişilebilirliği ulaşılması gerektiğini düşündüğüm nihai amaçlardan biri. Bu yazıda kronolojik sırayla Astronomiye büyük katkıları olmuş kadınları inceliyor olacağız.

Hypatia

Hypatia, birçok kişi tarafından felsefe öğretileriyle birlikte ilk önemli kadın matematikçi ve astronom olarak kabul ediliyor. Kendisi mantıksal düşünmeyi ve matematiksel çalışmaları teşvik eden Plotinus düşünce tarzının güçlü bir savunucusuydu ve MS 400 civarında İskenderiye’deki Platonist okulun başkanı oldu.

Hypatia’nın astronomi ve bilime en önemli katkıları arasında gök cisimlerinin haritalanması ve sıvıların göreceli yoğunluğunu ve yerçekimini belirlemek için kullanılan hidrometrenin icadı yer alıyor.

Hypatia o zamanlar “normal” kadınlar gibi davranmaz, geleneksel kadın kıyafetlerinden ziyade bir bilgin veya öğretmen kıyafetleri giyer İmparatorluk’ta serbestçe dolaşmak için kendi at arabasını sürerdi. İskenderiye kütüphanesinde barındırılan eserlerinin çoğu yok edildi, kendisinin varlığı yalnızca çağdaşları arasında değiş tokuş edilen mektuplar ile biliniyor.

Émilie du Châtelet

Du Châtelet, 1706’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Louis XIV’in Versailles’inde protokol şefi olan babası, kızının zekasının farkındaydı; altı dil, matematik ve fizik öğreten öğretmenler ve önde gelen bilim insanlarını kızına mentorluk etmesi adına getirdi.

Tüm bunlar, önemli bir soruyu sorup zamanın astrofiziğine katkıda bulunmasını sağladı: gezegenlerin hareketine ne sebep olur? Isaac Newton, bunu temel eseri Principia Mathematica’da (1687) sunulan evrensel yerçekimi kuvvetine bağlamıştı. Newton’un yaklaşımını öğrenmesi üzerine du Châtelet, Newton’un teorisini sunmak için Institutions de Physique’yi (1740) yazdı. Du Châtelet, Newton’un geometrik yöntemlerini güçlü yeni kalkülüs aracıyla değiştirerek güncelledi. Newtoncu fikirlerin Fransızca’da yeniden işlenmesinde ve Avrupa’da Kartezyen teoriye göre kabul edilmelerinde önemli katkılar sağladı.

Caroline Herschel

Profesyonel bir astronom olan ilk kadınlardan biri olan Caroline Herschel, uzun yaşamı boyunca sekiz kuyruklu yıldız, 500 yıldız ve 2.500 bulutsu keşfetti.

20’li yaşlarının başında Almanya  Hannover’daki evinden İngiltere’ye taşınan Herschel ve erkek kardeşi William, astronomiye dair çalışmalarını birlikte sürdürdüler. Bunlar ilk olarak teleskop lenslerini cilalamak ve hesaplamalar yapmakla başladı.

William kraliyet ailesi için çalışmaya başladı ve bununla birlikte Herschel, İngiltere’deki ilk emeği karşılığında para kazanan ilk kadın bilim insanı oldu. Arayışları, kuyruklu yıldızları ve bulutsuları bulmaya ve eski Astronom Royal John Flamsteed’in çalışmalarını düzenlemeye dönüştü.

Keşfettiği bulutsular ile 1828’de Kraliyet Astronomi Derneği’nden altın madalya aldı. Daha sonra çağdaşı ve arkadaşı Mary Somerville ile birlikte yürüttükleri çalışmaları ile aynı topluluğa fahri üyelik ünvanı aldı.

Mary Somerville

İngiliz bir amiralin kızı olarak doğan Somerville yalnızca sınırlı bir eğitim almıştı fakat bu kısıtlamaya rağmen kendini matematik ve astronomi alanında eğitti ve bağımsız olarak Fransızca öğrendi. 1827’de Somerville’in yetenekleri geniş çapta tanındı ve kendisinden  Newton’ın Principia’sını genişleten bir eser olan Pierre-Simon Laplace’ın kapsamlı Traité de Mécanique Céleste’nin (1798) İngilizce bir versiyonunu yapması istendi.

Somerville’in versiyonu, Cennetlerin Mekanizması (1831), yerçekimi teorisinde daha derine indi ve yeni matematiksel yöntemler tanıttı. Du Châtelet’in çabası gibi, Newton’un fikirlerini yaydı. Somerville’in kariyerindeki diğer unutulmaz anların yanı sıra, “bilim insanı (scientist)” olarak adlandırılan ilk kişiydi. Somerville’den önce araştırmacılara “bilim adamları (man of science)” deniyordu.

Maria Mitchell

Maria Mitchell sadece ABD’deki ilk kadın astronomi profesörü ve aynı zamanda Amerika’da bir kuyruklu yıldız keşfeden ilk kişi.

Nantucket, Massachusetts’te doğan Mitchell, her iki cinsiyet için de eşit eğitime inanan ebeveynlerinden büyük ölçüde etkilendi. Babası bir eğitimci ve amatör astronomdu ve Mitchell’i gündüzleri kütüphaneci olarak çalışırken gözlemevini geceleri birlikte çalıştırmaya teşvik etti.

1 Ekim 1847’de, 29 yaşındayken, onu öne çıkaracak kuyruklu yıldızı keşfetti. Bayan Mitchell Kuyruklu Yıldızı olarak bilinen C/1847 T1, periyodik olmayan bir kuyruklu yıldızdı. Diğerleri onu sonraki günlerde gördü, ancak Mitchell’in bunu astronomik yetkililere bildirmesi, kuyruklu yıldızın adını taşıdığı anlamına geliyordu.

1848’de Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi’ne seçilen ilk kadın oldu.  Ayrıca Amerikan Felsefe Derneği’ne seçilen ilk kadınlardan biriydi ve Amerikan Bilimin İlerlemesi Derneği’nde üye olarak seçildi. Hayatı boyunca bilimde kadınların bir savunucusuydu ve o zamanlar kadın oy hakkı hareketi ve köleliğin kaldırılması da dahil olmak üzere siyasi hareketlere yoğun bir şekilde katıldı.

Annie Jump Cannon

Cannon, çocukluk yıllarında annesi tarafından gökyüzü gözlemleri ile tanıştırıldı. Ardından Massachusetts’teki Wellesley Koleji’nde fizik ve astronomi okudu. Mezun olduktan sonra fotoğrafçılığa odaklanmaya başladı ancak 1894’te annesinin vefatından sonra astronomi çalışmalarına yeniden başladı.

Cannon, “Pickering’s women” olarak bilinen bir grubun parçası olarak çalışmaya başladığı Radcliffe College’te araştırmalarına devam etti. Bu kadınlar, Harvard Gözlemevi Direktörü Edward Pickering mentorluğunda araştırma ve hesaplamalar yapmak üzere atandı. Cannon, çeşitli yıldızların görüntü plakalarını incelemeye başladı. 1.100’den fazla yıldız üzerinde yaptığı analiz, onu yıldızların renklerine (sıcaklıklarına) göre sınıflandıran bir yöntem geliştirdi ve “Oh! Be A Fine Girl, Kiss Me!” olarak kodladığı OBAFGKM Harvard spektral sınıflandırmasını oluşturmuş oldu. Bu çalışması, Henry Draper Sınıflandırma Kataloğunda yayınlandı ve 1922’de Uluslararası Astronomi Birliği tarafından resmi olarak kabul edildi.

1933’te Amerikan Astronomi Derneği, bir kadın doktora sonrası araştırmacının çalışmalarının takdiri adına Annie Jump Cannon Ödülü’nü kurdu. Sonrasında bu ödülü kazananlar arasında yıldızların yaşam döngüsü, yerçekimi merceği ve daha fazlası hakkındaki anlayışımızı geliştiren bilim insanları var.

Henrietta Swan Leavitt

Cambridge, Massachusetts’te doğan Leavitt, dil, sanat ve astronomi okuduğu Radcliffe Koleji’ne geçmeden önce Oberlin Koleji’ne gitti. Orada kendine Canon’ınkine benzer bir yol seçti ve Pickering için çalışmalara başladı. Yüksek eğitimli olmasına rağmen, 1903’te ücret karşılığı çalışmaya başlamadan önce 1895’ten itibaren pozisyonda gönüllü olarak çalıştı. Bu süreçte sadece erkekler için ayrılmış olan teleskopu çalıştırmasına da izin verilmiyordu.

İşinin büyük bir kısmı değişken yıldızları karşılaştırmaktı. Araştırması sırasında, bir “Cepheid variable star”ın periyodunun doğrudan o yıldızın parlaklığıyla ilişkili olduğunu fark etti. Yani daha parlak bir yıldız, daha sönük bir yıldızdan daha uzun bir periyoda sahipti. Daha sonra bu keşif, Edwin Hubble tarafından Andromeda’nın (M31) aslında Samanyolu’ndaki bir bulutsu değil, uzak bir galaksi olduğu sonucuna varırken kullanıldı.

Leavitt, hayatı boyunca birçok sağlık sorunu yaşadıktan sonra 53 yaşında kanserden dolayı hayatını kaybetti. Yıllar sonra, araştırmacılar çalışmasının önemini tam olarak anladılar ve Nobel Ödülü’ne aday göstermek istediler ancak, bu onur maalesef ölümden sonra verilebilen bir şey değildir.

Cecilia Payne-Gaposchkin                      

Az önce bahsettiğim Annie Jump Cannon Ödülü’nü ilk alan Cecilia Payne-Gaposchkin, aynı zamanda yıldızların öncelikle hidrojen ve helyumdan oluştuğunu keşfeden ilk kişi.

İngiltere’de doğumlu Payne-Gaposchkin bilime olan ilgisi ile Cambridge’e gitti ve Pickering’in mirasını sürdüren Harlow Shapely’nin rehberliğinde Harvard’da ileri derecesini aldı. Cannon ve Leavitt gibi, yıldızların spektrumlarını çalışıyordu aynı zamanda kuantum fiziği çalışmasına da başladı. Bu çalışmalar sırasında değişen yıldız renklerinin yıldızların sıcaklıklarından kaynaklandığı fikrini doğruladı. Ayrıca, yıldız spektrumlarındaki farklılıkların yıldızlardaki farklı kimyasal bileşimden değil farklı sıcaklıklardan kaynaklandığını gösterdi. Bu çalışmaları sonucu yıldızların çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşmuş olduğunu kanıtlamış oldu.

1925’te doktora tezi, Princeton Üniversitesi Profesörü Henry Norris Russell “imkansız” diye kötülenmesinin sonucu uzun bir süre işi küçümsendi. Ancak daha sonra diğerleri de aynı sonuca vardılar. Kariyerinin başlarındaki bu aksaklığa rağmen Payne-Gaposchkin, 1956’da resmi olarak profesör olarak atanmadan önce bir süre öğretmenlik yaparak Shapley’in asistanı olarak çalışmaya devam etti. Aynı yılın devamında ise Harvard Astronomi Bölümüne Bölüm Başkanı oldu.

Margaret Burbidge

Amerikan Astronomi Derneğinin ilk kadın başkanı: Margaret Burbidge. Burbidge yıldızların zaman içinde nasıl daha ağır elementler oluşturduğunu ve yıldızların bu elementleri evrene nasıl gönderdiğini gösteren çalışmaları ile biliniyor.  Bunların yanında astronomide cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelesiyle astronomi alanı ve Amerikan Astronomi Derneği üzerinde büyük etkileri de oldu.

2 yıllık döneminde, eşit haklar değişikliği konusunu, Amerikan Astronomi Derneğini toplantılarında birçok kez gündeme getirdi. Astronomide Kadının Statüsü Komitesi kuruldu ve astronomideki azınlıkların durumunu gözden geçirmek için yeni bir komite oluşturuldu.

Burbridge, 1950’lerde astronomik gözlemler ve teorik hesaplamalarla desteklenen yıldızlarda reaksiyonların nasıl meydana geldiğini inceleyen dört kişilik bir ekibe liderlik etti. Samanyolu gibi spiral galaksilerin kütleleri ve dönüşleri üzerine çalıştı.

Nancy Grace Roman

“Hubble’ın Annesi”

Roman, küçüklük yıllarından beri hep gökyüzüne ilgiliydi ve henüz ortaokuldayken bir astronomi kulübüne öncülük etti. Lisedeyken bu konudan caydırılmasına rağmen, Swarthmore’dan astronomi alanında lisans derecesini ve Chicago Üniversitesi’nden doktorasını aldı.

Altı yıl boyunca bu kurumda çalıştıktan sonra, kadınlar için kadrolu olmanın neredeyse imkansız olduğunu fark etti ve daha yeni kurulmuş olan NASA’ya katıldı. 1961’de ilk astronomi şefi oldu. O zamanlar yüksek irtifa gözlemleri için balonlar, sondaj roketleri ve uçaklar kullanılıyordu; ancak Roman daha o zamanlarda, uzayda süresiz olarak kalacak bir gözlemevi fikrine sahipti, bir uzay teleskobu.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin Astronomik Veri Merkezi’nde çalışmaya başladı. Her ne kadar artık Hubble Uzay Teleskobu’nun günlük gelişimine doğrudan dahil olamasa da, 1990’daki fırlatılışına kadar ilerlemesini yakından takip etmeye devam etti.

Dilhan Eryurt

İzmir doğumlu Eryurt, küçük yaşlardan itibaren matematiğe ilgisi dolayısıyla İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümünde okudu, buradaki yıllarında Astronomiye olan ilgisini de fark etmesiyle bu alanda ilerlemek istediğine karar vermişti.

Üniversite eğitiminden sonra 2 yıl boyunca hiç ücret almadan Prof. Dr. Tevfik Okyar Kabakçıoğlu’nun yanında asistanlık yaptı. Ardından National Academy of Sciences bursu alarak NASA’nın New York’ta bulunan Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Sonrasında aldığı American Soroptomist Federation Fellowship bursu ile Indiana Üniversitesi’nde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Bu yıllarında yıldız modellerini oluşturmada kullanılan yeni bir yöntemin geliştirilmesi görevini üstlendi. Sonrasında NASA’dan davet aldı ve orada çalışmaya başladı. O dönem sürekli eleştirilen Güneş’in evrimi konusunda çalışmalar yürüttü ve yıldızların evrim sürecini inceledi bu çalışmaları sonucunda Güneş’in evrimi ile ilgili kabul gören modelin yanlış olduğunu kanıtladı. Dilhan Eryurt, Güneş’le ilgili araştırmaları sonucunda 1969 yılında NASA tarafından Apollo Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

Türkiye’ye döndükten sonra Eryurt, 1973 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde Astrofizik Anabilim Dalını kurdu. 1988 yılında ODTÜ Fizik Bölümü başkanlığı yaptığı 6 ayın sonunda 5 yıl sürecek olan Fen-Edebiyat Bölümü dekanlığı görevine başladı.

Vera Rubin

Vera Rubin, karanlık maddeyi keşfeden o kadın.

Rubin, küçüklük yıllarından bu yana bilime olan ilgisinin farkındaydı. Cornell Üniversitesi’nde astrofizik alanında yüksek lisansını tamamladı ve Doktorası için Georgetown Üniversitesi’ne gitti.

Carnegie Enstitüsü’nde çalışmaya başladı ki burası daha uzak ve daha küçük galaksileri incelemek için yüksek güçlü spektrograflar üzerinde çalışıyordu. 1970’lerde, o ve meslektaşı Kent Ford, bir galaksideki yıldızların çekirdek veya dış kenarlardaki konumlarına bakılmaksızın hepsinin aynı hızda hareket ettiğini keşfettiler. Uzaktaki yıldızları galaksiye yerçekimi olarak bağlayan bir şey olmadığı sürece bunun imkansız olduğunu düşündü. Yaklaşık 30 yıl önce yalnızca teorik olarak rtaya atılan teorik “karanlık madde”nin bu olayın sebebi olabileceğini düşündüler. Ancak, bilim camiası bir süre şüpheci kaldı. Karanlık maddeyi tam olarak anlamanın zorluğu, görülememesidir ama şimdiler evrenin çoğunu karanlık maddenin oluşturduğunu biliyoruz.

1981’de Rubin Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçildi ve 1993’te diğer ödüllerle birlikte Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. Tanınmasına rağmen, Rubin’in ana amacı asla bu değildi. Hayatı boyunca evrende garip ve açıklanamaz fenomenleri aramaktan zevk alan biri olarak yaşadı.

Jocelyn Bell Burnell

Hızla dönen nötron yıldızlarından gelen sinyalleri fark eden ilk kişi olan Jocelyn Bell Burnell, 1960’larda pulsarları keşfetti ve bugüne kadar radyo astronomisi için geniş kapsamlı etkileri oldu.

Kuzey İrlanda’da doğan Bell Burnell, okulunun kızlar için fen dersleri yasağına rağmen ilgisini hiç yitirmedi. Cambridge Üniversitesi’nde fizik alanında doktorasını almadan önce Glasgow Üniversitesi’ne gitti. Cambridge’de geçirdiği süre boyunca, kuasar çalışmalarına yardımcı olan bir radyo teleskobunun inşa sürecinde yer aldı. Bir gün, bu teleskobun verilerinde garip radyo sinyalleri olduğunu fark etti. O ve danışmanı, sinyaller her zaman belirgin olmadığı ve daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemediği için bunun teleskopla ilgili bir sorun olabileceğini düşündüler. Ancak bu bir ekipman arızası değildi ve darbelerin şimdi “pulsar” olarak bilinen nötron yıldızlarından geldiğini belirlediler.

Bu keşif Nobel Ödülü’ne layık görüldü ancak o zamanlar yüksek lisans öğrencisi olduğu için ödülü almadı. Ödül, danışmanı Antony Hewish ve astronom Martin Ryle’a gitti.

Ancak Bell Burnell yıldırmadı. Kariyeri boyunca, pulsar keşfinden dolayı 2018’de Temel Fizikte Özel Atılım Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül kazandı. 3 milyon dolarlık ödülünü fizik alanında daha fazla kadını teşvik etmek için Bell Burnell Burs Fonu’nu başlatmak için kullandı.

Andrea Ghez

Andrea Ghez, galaksimizin merkezinde bulunan süper kütleli kara delik üzerine yaptığı çalışmaları ile 2020’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı ve bu ödülü alan beş kadından biri oldu.

New York’ta doğan Ghez, televizyonda aya ilk inişi görmesine üzerine astronot olmaya karar verdi. Sonrasında planları değişse de, Caltech’ten doktorasını almadan önce MIT’de fizik okumaya devam ederken astronomiyi hep aklının bir köşesinde tuttu. Mezun olduktan sonra, fizik ve astronomi profesörü olduğu Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde çalışmaya başladı.

UCLA’dayken Ghez ve meslektaşları Samanyolu Galaksisi’nin merkezini kızılötesi dalga boylarında gözlemlemek için W.M. Keck Gözlemevi Teleskobunu kullanıyorlardı. Bu, Yay takımyıldızındaki bir grup yıldızı hedef alarak normalde toz ve gaz yüzünden görülemeyen yerlerin gözlemlemesini sağlıyordu. Spesifik bir nokta etrafında yüksek hızlarda hareket eden yıldızlar buldular ve bu nokta, Samanyolu’nun merkezindeki süper kütleli kara delik olan Sagittarius A* idi.  Bu çalışması ona 2020’de Nobel Fizik Ödülünü kazandırdı.

Ghez, UCLA biyografisinde bu ödülü kazanma etkisini özetliyor: “Benim için genç kadınları bilime teşvik etmek her zaman çok önemli olmuştur, bu yüzden benim için Nobel Ödülü, bu tür çalışmalar konusunda tutkulu olan yeni nesil bilim insanlarını bu alanda teşvik etmek için bir fırsat ve sorumluluk anlamına geliyor.”

Sara Seager

Sara Seager, güneş dışındaki yıldızların yörüngesinde dönen gezegenler olan öte gezegenlerin keşiflerinde öncü olmuştur. Çığır açan araştırması, ötegezegen atmosferlerinin tespitinden diğer dünyalardaki yaşamla ilgili yenilikçi teorilere ve yeni uzay görevi kavramlarının geliştirilmesine kadar uzanıyor.

Gezegen keşfi için uzay görevlerinde, MIT liderliğindeki NASA Explorer-Class Mission TESS’in Bilim Direktör Yardımcısıydı ve son zamanlarda da Venüs atmosferinin yaşamı destekleyip destekleyemeyeceğini bulmak için çalışan bir ekibe liderlik ediyor.

Bugün, yaklaşık 4.576 dış gezegen bulundu ve araştırmacılar yaşamı destekleyen, hatta Dünya’ya benzeyebilecek gezegenleri bulmak için onları inceliyorlar. “Yalnız mıyız?” sorusuna cevap verme potansiyeli ile dış gezegen araştırması canlı bir alandır. MIT’de bir astronom ve gezegen bilimcisi olan Sara Seager, yeni dış gezegenler aramada ve atmosferlerini yaşamın veya öncüllerinin mevcut olduğuna dair işaretler için analiz etmede liderlik etmeye devam ediyor.

Kaynakça:

https://www.astronomy.com/science/10-women-who-changed-astronomy/

https://astrosociety.org/education-outreach/resource-guides/women-in-astronomy-an-introductory-resource-guide.html

https://airandspace.si.edu/stories/editorial/computer-astronomer-role-women-astronomy

https://www.space.com/trailblazing-women-in-astronomy-astrophysics

Anlatımı Gecikmiş bir Perseid Göktaşı Yağmuru Hikayesi

Parsekler mesafe ötede başlayan seyahatim henüz nihayete ermiş, kutsal topraklara muvaffakiyetle teşrif etmiştim. Lakin beklediğim üzere oda mühürlü idi. Takribi olarak ışığın uzayda 5.4×10⁸ kilometre mesafe kat ettiği müddet bekledikten sonra Aysu Hanımefendi geldi. Odanın kilidini çözmesinin ardından kendisiyle kısa bir hasbihal ettik. Hasbihalimizin esas mevzularından biri üstat Isaac Asimov’un kaleminden meydana gelmiş Vakıf (Foundation) serisi idi. Üstadın eserlerindeki fevkalade bilinç kullanımına hayretlerimizi dile getirmeden edemedik. Henüz okumamış olanlar için ziyadesiyle tavsiye etmekteyiz. Karşılıklı olarak bu esere methiyeler düzmemizin akabinde usulca öteki dostlarımız da odaya teşrif etmeye başladı. Gün batımının yaklaşık 20 dakika ardından Mert bir beyefendi “Günaydın!” nidası eşliğinde odaya vasıl oldu. Kendisinin bu davranışı kimse tarafından yadsınmadı zira alem bilir ki astronomun günü Güneş battıktan sonra başlar.

Her bir üyenin teşrifinin ardından gerekli edevatlar alınarak fizik yapısı terk olundu ve doğruca birkaç üyenin şahsi bineklerine dağılındı. Mümkün mesafeyi kat etmemizin ardından yola yayan devam etmemiz şart oldu. Karanlık patika boyu uzanan ağaçların arasında aheste ancak güvenle hareketimiz esnasında bizimle aynı emel üzere orada bulunduğunu tahmin ettiğim birtakım çift yaşamlıyla karşılaştık. Kendilerini teşhis etmemize olanak sağlayan kafa kandillerimizi almayı ihmal etmememiz pek güzel olmuştu. Birazdan gözlem noktası olacak konuma varmamızdan hemen önce günün ilk göktaşı ufukta yerini aldı. En başta yürümekte olan birkaç dostumuz haricinde hemen herkes bu güzel ve parlak göktaşını görme şerefine nail oldu. Az önce gözlem noktası olarak belirttiğim yere varmıştık. Burası yeterince geniş ve düz, gölet manzaralı hoş bir mekân idi. Ancak önderlerimizin burayı gözlem noktası olarak belirlemesinde başat etken ise henüz uzakta olmamıza rağmen içimizi ürperten köpek ulumaları idi.

Gerekli tedbirleri almamızın ardından sere serpe uzanıp göğü seyre durduk. Mert Beyefendi yerleşmemizin hemen ardından demin bulduğu bir oyundan bahsetti: Belirlenmiş bir kişi sanki göktaşının görüneceği zamanı biliyormuşçasına istediği miktar saniye geriye sayar ve doğru zamanlamayı tutturabilirse ve tam saymayı bitirdiği anda göktaşı geçerse mükafatlandırılabilir(?). Siz deyin 4 ben diyeyim 5 saat zaman zaman Ercan Beyefendinin disk jokeyliği performansı eşliğinde zaman zaman eskilerden hikayeler dinleyerek, bazen de Mert Beyefendinin bulduğu oyun üzerine geri sayım yaparak geçirdik. Bu süre içerisinde göz birliğiyle takribi yirmi adet göktaşı gözlemleyebildiğimizi söyleyebilirim. Ancak bunlardan hiçbirisi geri sayım oyunuyla tahmin edilemedi.

Annie Jump Cannon: Gökyüzünün Sayım Memuru

Hesaplama işlemleri için bilgisayarlar hayatımıza girmeden önce bütün verileri analiz edip gerekli işlemleri yapmak “insan bilgisayarların” göreviydi. Belirli alanlarda yetenekli insanlar bir araya gelerek kendilerine verilen görevleri yerine getiriyorlardı. Bu insan bilgisayarların bulunduğu bir yer de Harvard Üniversitesi Gözlemevi’ydi.

Harvard Üniversitesi Gözlemevi bünyesinde kadın asistan çalıştırmaya 1875’te başladı. Daha sonra 1881 yılına geldiğimizde 4. Harvard Gözlemevi Müdürü Edward Charles Pickering kadın bilgisayarları işe almaya başlamıştı. Pickering, kadınların daha sabırlı, detaycı olduklarını ve gerekli ekipmanları kullanmak için erkeklerden daha küçük ellere sahip olduklarını düşünüyordu; bu yüzden onları işe alıyordu. Ne yazık ki, aynı iş için kadınları çalıştırmanın erkekleri çalıştırmaktan daha ucuz olduğunu da itiraf ediyordu. Fotoğraf levhalarını incelemeyle işe başlayan kadınlar daha sonra yıldızları sınıflandırdı, değişen yıldızları keşfetti, yıldız spektrumlarını çalıştı, galaksileri saydı ve daha nicesi…

Bu yazıyı yazma amacım da sizlere kariyerine Harvard insan bilgisayarı olarak başlayan Annie Jump Cannon’dan bahsetmek.

Annie Jump Cannon, öncelikle günümüzde kullandığımız yıldız sınıflandırma metodunun öncüsü olarak tanınır. Bu metod, yıldızları sıcaklığına göre sırasıyla O, B, A, F, G, K ve M harfleri altında sınıflandırır. En sıcak yıldız O harfi ile sınıflandırılırken, en soğuk yıldız M harfi olarak sınıflandırılır. Bizim yıldızımız Güneş ise G sınıfından bir yıldızdır. Bu sıralamayı kolayca akılda tutabilmek için ise şöyle bir kod yaratmıştır Cannon: Oh! Be A Fine Girl- Kiss Me!

Cannon, 11 Aralık 1863 tarihinde Dover, Delaware‘de doğdu. Ona astronomi alanındaki merakını aşılayan kişi annesiydi. Beraber çatı katında küçük bir gözlemevi oluşturdukları da bilinir. Cannon, Wellesley Üniversitesi’nde fizik ve astronomi eğitimi aldı. 1884 yılında mezun olduktan sonra ailesinin yanına geri döndü. Orada kızıl hastalığına yakalandı ve bu hastalık kalıcı olarak duyma yetisine zarar verdi. 1893 yılında annesinin ölümünden sonra evden tekrar ayrıldı ve Wellesley’e dönerek lisansüstü dersler almaya, Profesör Whitening’e fizik kurslarında yardım etmeye başladı. 1895 yılında Radcliffe İleri Araştırma Enstitüsünde, Harvard Üniversitesine bağlı ve kadınların da eğitim alabildiği bir kurum, astronomi kursuna kayıt oldu.

1896 yılında Radcliff’deki kursu bitince Wellesley’deki pozisyonundan ayrılarak Harvard Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. Fotoğraf levhalarındaki spektrumlar yardımıyla yıldızları daha iyi sınıflandırmak için çalışıyorlardı. O sıralar Williamina Fleming bir sınıflandırma sistemi geliştirmişti. Bu sistem yıldızları A harfinden Q harfine kadar spektrumlarında görülen hidrojen çizgilerine göre sınıflandırıyordu. Fleming’in çalışması daha sonra başka bir Harvard bilgisayarı olan Antonia Maury tarafından geliştirildi.

Cannon, bu iki çalışmayı daha basit bir hale dönüştürdü. Cannon’ın sistemi bazı değişikliklerle de olsa bugün hala geçerliliğini koruyor. Günümüzde kullandığımız Morgan-Keenan sınıflandırma sistemi OBAFGKM sırasını hala kullanıyor; fakat yıldızların türünü daha iyi tanımlamak için onları parlaklık sınıfı altında da bölüyor.

1918 ve 1924 yılları arasında Cannon ve bazı iş arkadaşları dokuz ciltlik Henry Draper Kataloğunu yayınlamak için çalıştılar. Henry Draper Kataloğu içinde birçok yıldızı sınıflandırılmış halde bulunduran bir katalogdur. Cannon’ın sınıflandırma yöntemi bu kataloğu oluştururken büyük önem taşımıştır.

Cannon, gözlemevinde çalışırken Pickering tarafından astronomi fotoğrafları koleksiyon yöneticisi olarak terfi ettirildi. Fakat bunu zamanın Harvard rektörü Lowell kabul etmedi ve ayrıca Cannon’ın isminin üniversitenin kataloğunda, diğer atanmış isimlerin yanında, olmasına karşı çıktı. Cannon bu görevine 1911 yılında başlamış olsa da, resmi olarak atanması 1938 yılında gerçekleşti. Sorumlulukları arasında koleksiyonla ilgilenmek ve Pickering’in tahsis ettiği astronomi incelemelerini denetlemek vardı.

Cannon, hayatı boyunca birçok ödül kazandı ve çoğunda ilk oldu. Bunlardan bazıları: Amerikan Astronomi Topluluğunda seçilen ilk kadın yetkili, Oxford Üniversitesinden fahri doktora alan ilk kadın (1925), Ulusal Bilimler Akademisi tarafından verilen Henry Draper Madalyasını alan ilk kadın (1931). 1932 yılında Association to Aid Scientific Research by Women tarafından verilen Ellen Richard ödülünü kazandı. Bu ödülden kazandığı parayı Astronomide Annie Jump Cannon Ödülünü fonlamak için kullandı. Günümüzde bu ödül, Amerikan Astronomi Topluluğu tarafından her sene astronomi ya da ona benzer alanlarda doktora eğitimini beş sene içinde tamamlayan kadınlara veriliyor.

13 Nisan 1941 yılında hayatını kaybeden Cannon, yaşamı boyunca 350.000’den fazla yıldızı sınıflandırdı. Söylentilere göre bir yıldızın spektrumuna bakarak onu üç saniye içinde sınıflandırabiliyordu. Cannon’a göre yıldız spektrumlarını çalışmak sadece bir görev değildi, o daha çok her spektrumun harika bir dünyaya açılan kapı olduğuna inanıyordu

“Bütün zamanların ileri gelen kadın astronomlarından biri.” diyor Harlow Sharpley, Cannon’ın hayatını kaybettiği sıralardaki Harvard Gözlemevi Müdürü. Cannon, sadece yıldızları sınıflandırmakla kalmadı; bunun yanı sıra 300 değişen yıldız, 5 nova ve bir çift yıldız keşfetti.

Bilim dünyasına katkılarından dolayı Annie Jump Cannon’a teşekkür ediyoruz.

Kaynaklar:
https://platestacks.cfa.harvard.edu/women-computers
https://www.space.com/34707-annie-jump-cannon-biography.html
https://www.womenshistory.org/education-resources/biographies/annie-jump-cannon
http://www.projectcontinua.org/annie-jump-cannon/
https://platestacks.cfa.harvard.edu/about-collection
https://www.britannica.com/biography/Annie-Jump-Cannon
https://en.wikipedia.org/wiki/Annie_Jump_Cannon

Çeviri: İremnaz Yücel

Hakkı Boran Ögelman

ODTÜ AAT olarak 16-17 Temmuz’da düzenleyeceğimiz Hakkı Ögelman Gözlem Geceleri’nden önce size Türkiye’nin önemli deneysel gök bilimcilerinden biri olan Hakkı B. Ögelman’dan bahsetmek istedik.

8 Temmuz 1940 tarihinde İstanbul’da doğan Hakkı B. Ögelman, lise eğitimini Robert Kolej’de tamamladıktan sonra üniversiteyi okumak üzere ABD’ye gitmiş ve Indiana’daki DePauw Üniversitesinde Fizik eğitimini 3 yılda bitirip mezun olmuştur. Daha sonra yüksek lisans ve doktorasına Cornell Üniversitesinde devam etmiştir. Doktora çalışması için uzaydaki temel parçacıkların radyoaktif bozunumundan kaynaklanan en yüksek enerji düzeyindeki gama ışınlarını ölçmek için bir balon deneyinde uçmuş ve sonrasında “Search for Discrete Sources of High Energy Cosmic Gamma Rays” başlıklı teziyle 1966 yılında Cornell Üniversitesi’nden mezun olmuştur.

Doktora sonrası çalışmasını Avustralya’da Sydney Üniversitesinde yaptıktan sonra NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezine dönmüş ve burada astronomik gama ışın kaynakları üzerine bir dizi makale yazmıştır. 1969 yılında Türkiye’ye gelerek ODTÜ’de göreve başlamış ve 1970’de Fizik Bölümü Başkanı olmuştur. ODTÜ’de Yüksek Enerji Astrofiziği Grubunu kurmuş; öğrencileriyle birlikte bölüm çatısına, Ege Üniversitesi Gözlemevi’ne ve Gaziantep ODTÜ yerleşkesine kurduğu deney ekipmanlarıyla süpernovalardan gelen yüksek enerjili ışınımın atmosferde oluşturduğu ışığı izleyip süpernova yakalamıştır.

1974-1975 yılları arasını tekrar NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezinde geçirdikten sonra ODTÜ’ye geri dönen Ögelman, aynı sene içinde TÜBİTAK Bilim Kurulu’na alındı. Ardından 1977 yılında Çukurova Üniversitesine geçti ve burada Temel Bilimler Fakültesi Dekanı olarak çalıştı. Üniversitede bir Güneş Evi ve Güneş Havuzu kurarak yerel tarım ve ekonomiyi destekleyecek çalışmalar yaptı.

1985 yılında Münih’e taşınıp Garching’deki Max-Planck Enstitüsünde göreve alınmış ve ROSAT X-ışınları gözlem uydusuyla çalışmıştır. Burada kaldığı 6 yıl boyunca Türkiye’den öğrenci ve meslektaşlarını da bu çalışmalara katmıştır. Bu çabası dünyaca tanınan bir yüksek enerji astrofizik grubunun kurulmasına önayak oldu.

1991 yılının başında Madison, ABD’ye taşınmış ve Wisconsin Üniversitesinde yeni bir çalışma grubu kurarak hayatının en verimli çağını yaşamaya başlamıştır. Burada ROSAT ile birlikte çalışarak nötron yıldızları ve novaları ile ilgili yeni keşifler yaptı ve Wisconsin Üniversitesinde 2011 yılının Mart ayına kadar ders verdi. Fakat yemek borusu kanseriyle birkaç ay mücadele etmesinin ardından 4 Eylül 2011 tarihinde Austin, Teksas’ta hayata gözlerini yumdu.

Hakkı Ögelman, Türk astronomi camiasına çok önemli katkılar yaptı. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevinin (TUG) kuruluşuna giden yolda bütün astronomi ailesinin katıldığı yer seçimi çalışmalarından, TÜBİTAK desteğinin sağlanmasına; 150 cm’lik Rus-Türk teleskopunun temininden, gözlemevinin açılmasına kadar öncü rol oynadı. ABD, Namibya ve Avustralya’da kurulu ROTSE robotik teleskopunun dördüncüsü onun sayesinde TÜBİTAK Ulusal Gözlemevine getirildi.

Kendisini saygı ve sevgiyle anıyoruz.

Kaynakça:

https://aas.org/node/4438

http://www.tug.tubitak.gov.tr/dokumanlar/kitap/TUG_Kitabi.pdf

http://www.astronomi.org/wp-content/files/webfiles/ebulten/2011-HBO.pdf

Yazan: Ahmet Arda Pektaş

Zamanı durdurursak ne olur?

Fizik, zamanın hareket etmediği bir dünya yaratmamızı engellese de, böyle bir dünyanın nasıl olacağını hayal etmek için fiziği kullanabiliriz.

Bir dakikalığına imkansızı başardığınızı ve zamanınızı durduğunuzu varsayalım. Bu senaryonun tamamen varsayımsal olduğunu unutmayın. Peki, nasıl bir şey? Etrafınızdaki tüm insanlar donmuş halde. Rüzgar esmiyor, su akmıyor ve Dünya dönmeyi durduruyor.

Bir bankayı soymadan ya da parmağınızı bir arkadaşınızın burnuna sokmadan önce, bilmeniz gereken bazı şeyler var. Tüm bunlar, sizi oluşturan her şeyin, tüm hücrelerin, mikropların ve atomların, zamandan etkilendiği varsayımı altındadır. Bu düşünce deneyini nispeten kolay tutmak için, doğa yasalarının hala yürürlükte olduğunu varsayalım. Yani, yasaların donmuş bir dünyada nasıl davranacağını, yasaların tamamen ortadan kalkmadığını düşüneceğiz. Bu hafif bir çelişki çünkü zaman durdurarak birkaç fiziksel yasayı çiğniyoruz. İlk örnekleri okuduğunda, taşlar yerine oturacaktır. Atmosfer donmuş durumdadır, böylece havada bulunan moleküllerin etrafında manevra yapamayacak şekilde pozisyonda sıkışırsınız. Nefes alamazsınız, çünkü ciğerlerinize hareketsiz havanın girmesinin bir yolu yoktur. Belki de yardım çağırmaya çalışırsınız (etrafınızdaki tek bilinçli kişi olduğunuzu unutarak) ve atmosferi ses dalgalarının bir vericisi olarak kullanamayan bir ortamın içinde rezonans edemezsiniz. Sonra donarak ölürsünüz, çünkü dünya herhangi bir ısı yaymayı bıraktı. Öyleyse, siz ve atmosferin hala hareket ettiğini veya belki de zaman / hareketi etkileşime girdiğiniz şeylere yeniden yerleştirme yeteneğine sahip olduğunuzu varsayalım. Böylece atmosferi yoldan çıkarabilir, normal günlük yaşamda yürürken veya oksijen için kullanabilirsiniz. Ayrıca size ısı veririz, böylece birkaç dakikadan daha uzun süre hayatta kalabilirsiniz. Bir düşününce, elektromanyetik spektrumun tamamını tekrar harekete geçirmeliyiz – ısı radyasyonu, görünür ışığımızın da uzandığı elektromanyetik spektrumun bir parçasıdır – aksi takdirde fotonların hareket etmeyeceği gibi gözleriniz de göremez. Hareket etme yeteneğiniz varsa, ışığa doğru hareket edebilir ve ilerledikçe yakalayabilirsiniz, ancak ışık sürekli olarak her yöne doğru hareket eder, böylece etrafınızdaki her yönden ışığı yakalarsınız. Beyninizin bu bilgiyi deşifre etmesi muhtemel değildir. Böylece sıcağı, ışığı, sesi, nefesi ve hareket etme rahatlığını elde edersiniz. Başa çıkmamız gereken bir engel daha var, ancak bu ölümcül dondurma kadar kötü değil.

İmkansızlık

Şu ana kadar bahsettiğimiz şey, çoğunlukla, zamanın olmadığı bir dünyada iş yapma yeteneğinizi engelliyor, zamanınızdaki varlıklar. Ancak bu kavramın neden mümkün olmadığına dair mutlaka bir açıklama yapmıyorlar. Işık hızının – matematiksel olarak c olarak tanımlandığı – saniyede yaklaşık 300,000,000 metre olduğunu hatırlayın. İki saniye içinde ışık 600.000.000 metreye ulaşıyor. Sıfır saniyede, ışık sıfır metreyi geçer. Eğer zaman durursa, sıfır saniye geçiyordu ve böylece ışık hızı sıfır olacaktı. Zamanı durdurmak için sonsuz hızlı yolculuk yapıyor olman gerekirdi. Einstein’ın görelilik teorisine göre hiçbir şey, sonsuz kütle ve enerji almadan ışıktan daha hızlı (sınırsız hızda gidemez) gidemez.

Olasılık

Gerçekten zamanı tamamen durdurmamız gerekmiyor, ama belki de dünyanın çok yavaş bir hızla hareket ettiğini gözlemleyebilmeniz için yeterli. İşte nasıl yapılacağı. Bir yol, fizik yasalarının buna izin verdiği bir evrene gitmektir. Akla gelebilecek diğer bir yol, evreni dondurmak, böylece moleküler hareketi yavaşlatmaktır. Evreni bu şekilde tamamen durduramazsınız, çünkü şu an itibariyle, sıfır derece Kelvine (mutlak sıfır) ulaşılmadı ve bu mümkün olmayabilir. Bir diğer konu ise, ısının bir enerji olduğu ve enerjinin ancak hiç aktarılmadığı. Bu nedenle, ısıyı başka bir yere aktarmanız gerekir, fakat bunun evrenden başka bir yeri olabilirdi ve bunu nasıl yapabilirdiniz? Bu, ısının çoğunu nesnelerden uzaklaştırmak için de geçerlidir, hepsinden değil, bu nedenle moleküler hareketin daha yavaş olması için bir gezegeni veya yerel bir alanı teknolojik olarak dondurmanın bir yolunu bulabiliriz. Sorun şu ki, muhtemelen herkesi öldüreceksin; ve neredeyse tamamen donmuş bir arazinin ne kadar eğlenceli olacağını hayal edin.

Clockstoppers filminde yapılan bir şeyi yapalım. Bu filmde, bir insanın atomlarını hızlandırılır, böylece zaman çok yavaş hareket eder, ancak donmaz. Bununla ilgili sorun moleküler hareket ve ısının birbirine bağlı olmasıdır. Molekülleriniz hızla titriyorsa, siz de çok sıcak olacaksınız…  Zamanın nasıl çalıştığı ve gerçekte ne olduğu hakkında anlaşılması gereken çok şey var, ancak yolculuk yapmak, algılamak ve durmak gibi şeyler hakkında düşünmek harika bir akıl egzersizi. Evrendeki en temel güç olduğu için, düşünülmeyi hak ediyor. Her şeyin var olmasına ve değişmesine izin veriyor ve onun dışında bir şeyi hayal etmenin bizim gibi zamana bağlı varlıklar için kolay olduğundan şüpheliyim.

Kaynak: wiki futurism curiosity

Yazan: Elif Akbaş

Bedri Süer

Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü, Türkiye’de sayılı üniversitede bulunan öğrencilerin gelecek ve iş kaygısından dolayı çekinerek tercih ettikleri ya da okumaktan vazgeçtikleri bir bölüm. Buna rağmen astronomi ve uzay bilimleri alanıyla ilgilenenler için diğer üniversitelerin fizik bölümü alt dallarından astrofizik alanında çalışmalar yapmak veya astronomi dersleri almak mümkün.

ODTÜ’de ise astronomiye ilginin Fizik Bölümü’nün kurulmasından (1960) çok kısa bir süre sonra başladığını söyleyebiliriz. 1962 yılında ODTÜ’deki ilk astronomi dersleri Matematik Bölümü’nde Bedri Süer tarafından verilmiştir. O zamanlarda astronomi dersinin ne için veya kimin isteği üzerine açıldığı bilinmemekle beraber bu olay ODTÜ Fizik Bölümü için önemli bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor.

Bedri Süer, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunuydu. Eşi Yüksel Süer’le de öğrencilik yıllarında tanışmış.

Ne yazık ki Bedri Süer’in öğrenim hayatı veya sosyal yaşantısı hakkında fazla bilgiye ulaşamıyoruz.

Öğreniminden sonrasına baktığımızda ODTÜ’nün ilk öğretim görevlilerinden biri sayıldığını öğreniyoruz. 1960lı yıllarda Fen ve Edebiyat Fakültesi dekanlığını Prof. Dr. Cengiz Uluçay’ın, Matematik Bölümü başkanlığını da Dr. Yaşar Gönenç’in yaptığı sırada ODTÜ Matematik Bölümü öğretim üyelerinden biriymiş Bedri Süer.

1972-1973 yıllarında Bedri Süer’in öğrencisi olan şimdiki ODTÜ Fizik Bölümü profesörlerinden Selçuk Bayın bize o dönemlerde Bedri Süer’den aldığı astronomi derslerinden bahsediyor. Bedri Süer ismini ilk olarak birinci sınıfta mühendis arkadaşlarından duymuş. O zamanlar mühendisler matematik derslerini Bedri Hoca’dan alırken, Fizik Bölümü öğrencileri matematik bölümünden gelen başka bir hocadan ders alıyorlarmış. ‘Hepimiz arkadaş olduğumuz için mühendislerin dersi bittikten sonra birlikte sohbet ederken Bedri Hoca’nın yine harikalar yarattığını söylüyorlardı.’ diyerek Süer’in çok sevilen ve sayılan biri olduğunu belirtiyor.

İkinci sınıfa geldiğinde ise astronomiyle ilgilenmeye başlamış Selçuk Bayın. Bölümden bir arkadaşı ile astronomi alanında kütüphanedeki birçok kitabı okuyup bu konuda sürekli derin sohbetler yapıyorlarmış. Fakat belli bir noktadan sonra öğrendiklerinin yetersiz olduğuna kanaat getiren ikili birkaç öğrenci daha toplayıp Bedri Hoca’dan astronomi dersi talebinde bulunmuşlar. Böylece bir grup astronomiye ilgili öğrenci ile ODTÜ Fizik Bölümü’nde astronomi dersleri tekrardan başlamış. İlk yarıyıl Süer’in anlattığı temel astronomi bilgileriyle geçerken, ikinci yarıyılı öğrencilerin hazırladığı sunumların katkısıyla tamamlanmış.

Bedri Süer ile ilgili anlatabileceklerinin sınırlı olduğunu söyleyen Bayın: ‘Bedri Hoca bize sadece astronomi değil, ODTÜlülüğü öğreten ODTÜ kültürünü aşılayan hocalarımızdan biriydi.’ diyerek sözlerini sonlandırıyor.

Bedri Süer yalnızca astronomi ve matematik dersleri vermemiş; 1967de ‘Genel Matematik’, 1973’te ‘Astronomi: Çekim’, 1980’de Hüseyin Demir ile beraber ‘Calculus I’ ve ‘Calculus II’, 1993’te ise ‘Küresel Geometri’ kitaplarını yazmıştır.

26 Temmuz 2000 tarihinde Ankara Güven Hastanesi’nde yapılan Abdominal Aort Anevrizması ameliyatını takip eden saatlerde yoğun bakımdayken vefat etmiştir. Ne yazık eşi de hayatta değildir. Fakat kızları Buket Süer’in hala yaşadığını ve babasının izinden giden başarılı biri olduğunu belirtebiliriz.

Bu yazıyı yazmamıza anlattıkları ve verdiği belgelerle katkı sağlayan Selçuk Bayın’a teşekkürler.

Yazan: Beyza Kocadağ

Kaynaklar:

http://fizikciler.info.tr/index.php/tarihce

http://www.matematikdunyasi.org/arsiv/PDF/11_01_57_58_akyildiz.pdf

http://www.physics.metu.edu.tr/Department/History

Zeyrek Bir Gökbilimci: Janet Akyüz Mattei

Janet Akyüz Mattei (1943 – 2004)

Dünyanın dört bir yanında yer alan amatör ve profesyonel gökbilimcilerin anılarında yer edinmiş gökbilimci, yönetici, lider ve eğitmen olan Janet Akyüz Mattei 2 Ocak 1943 tarihinde Bodrum’da dünyaya geldi. NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu’ndan amatör gökbilimcilere gözlem zamanı verilmesi konusunda anahtar rolü oynayan Dr. Akyüz Mattei; 1911 yılında Harvard gözlemevinde kurulmuş, 1954 yılında bağımsız bir özel araştırma kuruluşu statüsü kazanan AAVSO (Amerikan Değişken Yıldız Gözlemcileri Birliği)’ne 30 yılı aşkın başkanlığını yaptığı süre boyunca önemli katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda birçok NASA üst düzey kurulunda yönetici ve üye olarak görev yapmıştır. Çocukken Bodrum’daki yıldızlı gecelerin kendisine gökbilim sevdası aşıladığını belirterek, yaşamı boyunca birçok genci astronomi ve bilimsel araştırmanın heyecanını keşfetmeleri konusunda desteklemiş olup ortaöğretim düzeyindeki öğrenciler tarafından yapılan 150’den fazla projeye rehberlik etmiştir. Kısa ömrüne 500’den fazla makale ve 180 kadar bilimsel yayını sığdırmış ve pek çok ödüle layık görülmüştür. 22 Mart 2004’te Boston’da lösemiden vefat etmiştir.

Janet ve Michael Mattei

Eğitim ve Kariyer

Ortaöğrenimini Özel İzmir Amerikan Lisesi’nde yaptıktan sonra Dr. Akyüz Mattei, Wien Uluslararası Burs Programı çerçevesinde gittiği Brandeis Üniversitesi’nden “General Science (Fizik)” dalında BA (Bachelor of Arts) derecesi ile 1965 yılında mezun oldu. 1 buçuk yıl boyunca bir kardiyopulmoner laboratuvarını denetledikten sonra lisede matematik ve fizik eğitimi vermek üzere Türkiye’ye döndü. Çok geçmeden Ege Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimine başladı. Nantucket’teki Maria Mitchell Gözlemevi’ndeki yaz burslarını öğrenen Janet, gözlemevinin yöneticisi Dorrit Hoffleit’e ABD’ye geri dönme ve değişken yıldızları öğrenme fırsatı için başvurdu. 1969’un yazında değişken yıldızları öğrendi. AAVSO ve gelecekteki eşi Michael Mattei ile burada tanıştı. 1970 yılında Ege Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlamasının ardından, 1972’de, T-Tauri yıldızlarıyla ilgili bir tezi ile Virginia Üniversitesi’nden ikinci yüksek lisans derecesini aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra Michael Mattei ile evlendi ve AAVSO genel merkezinde Margaret Mayall’ın yanında asistanlığa başladı.

Mayall 1973’de emekli olmaya karar verdiğinde AAVSO konseyi Janet’dan dernek başkanı olmasını istedi. Bir anda büyük sorumluluklar üstlenmiş olan Janet, organizasyonun yönetiminin yanı sıra günlük bilimsel aktiviteleri de sürdürmeye çalışıyordu. Bir süre sonra, maliyetleri artan AAVSO’yu daha iyi yönetebilmek için geceleri ekonomi ve yönetim ile ilgili dersler almaya başladı. Ancak astronomi eğitiminin eksik kaldığı düşüncesiyle, bu zor dönemlerde, tezini yazmayı tamamladı ve 1982’de Ege Üniversitesi’nden doktora derecesiyle mezun oldu.

Yer Aldığı Komiteler

  • Uluslararası Gökbilim Birliği’nin Değişen Yıldızlar Komisyonu
  • NASA Astrofizik İnceleme Paneli
  • NASA Astrofizik Bölümü Bilimsel ve Yürütme İşlemi Çalışma Grubu
  • Astronomi Pasifik Topluluğu Yönetmeliği

Ödüller

  • Fransız Astronomi Cemiyeti Yüzyıl Madalyası, 1987
  • Amerikan Astronomi Cemiyeti George Van Biesbrock Ödülü, 1993
  • Astronomi Derneği Leslie Peltier Ödülü, 1993
  • İtalyan Astronomi Severler Derneği Giovanni Battista Lacchini Ödülü, 1995
  • Kraliyet Astronomi Cemiyeti Jackson-Gwilt Madalyası, 1995

AAVSO 

Türkiye’nin de bulunduğu 40 ülkedeki üyeleriyle birlikte AAVSO Uluslararası Veritabanı, 20 milyondan fazla değişken yıldız tahminine sahiptir. Kâr amacı gütmeyen AAVSO’ya, maddi manevi katkıda bulunmak isteyen tüm astronomi severler üye olabiliyor. Şu anda AAVSO üyeleri tarafından yılda 300 binden fazla gözlem yapılıyor.

HEAO-1 adlı X-ışını teleskobu’ndan alınan verilere göre SS Cyg’nin en parlak olduğu hali; tahminler doğrultusunda gözlemlenmiş olup, bu başarı gökbilim camiasında AAVSO’ya saygınlık getirdi. Daha sonra yaklaşık 600 yıldızın da farklı uydularla gözlemlenmesi sonucu benzer başarılar elde edilmiştir.

Anısına;

AAVSO  konseyi, 93. toplantılarında Janet Akyüz Mattei adına araştıma bursu verileceğini kararlaştırdı.

Tedavi gördüğü zamanlarda dahi özel günlerde arkadaşlarına kart göndermeyi ihmal etmeyen Janet’in ölümünden sonra AAVSO’nun internet sitesinde yayınlanan 200’den fazla “anma” notu; onu tanıyan herkesin – kısa bir süre tanımış olsalar bile – onu bir arkadaş, akıl hocası, bilim insanı ve liderin güzel bir örneği olarak gördüğünü göstermektedir.

AAVSO’nun düzenlemiş olduğu bazı görsellere buradan ulaşabilirsiniz.

“Stars are the flowers of the Universe –
Flowers are the stars of the Earth.”

-Janet Akyüz Mattei

Kaynakça

http://physicstoday.scitation.org/doi/10.1063/1.1881910

https://www.aavso.org/biographical-information-janet-mattei

https://www.aavso.org/memoriam-janet-aky%C3%BCz-mattei

İnsan Merakı ve UFOlar

Meraklı İnsanlar ve Uzaylılar

Balıkesir ilinin Ayvalık ilçesi, yazları sessizlik ve huzur içinde geçirmek isteyen pekçok insan için önemli bir yerdir. Güneydeki hareketli sahil kasabalarıdnan ziyade burası, balıkçısıyıla gemisiyle ve kumsallarıyla insanın beynini boşaltmasını sağlar. Akşamları ise, ışık kirliliğinin az olmasından ötürü Samanyolu Gök adasını görmek mümkündür kasaba merkezinin dış noktalarında. Bir gece kumsalda keyif yaparak gökyüzünü izlerken yanımdaki düzlükte insanların toplandığını ve oldukça endişeli görüldüğünü fark ettim. Yanlarına doğru yaklaştıkça konuşmaları duymaya başladım: “Aa! Bakın işte uzaylılar bu şekilde geliyorlar bizi gözetliyorlar.”, “UFO dedikleri şey bu işte bak, bunlar insan kaçırıyorlarmış hamile bırakıyorlarmış.”. Gerçekten de gökyüzünde, normalde orada olmaması gereken, düz ve sabit bir hızda hareket eden bir cisim vardı. Cisim önce sönükken bir anda çok yüksek bir parlaklığa ulaşıp ardından yine sönümlenmişti. Yaptığı bu hareket ise etraftaki kitleyi çok heyecanlandırmış, cep telefonları ortaya çıkmış ve görüntüyü kaydetmeye başlamışlardı. Ben ise Ankara Üniversitesi Gözlemevi’nden(Kreiken Rasathanesi) arkadaşıma telefon ettim. Tam da tahmin ettiğim gibi bu saatlerde gökyüzünden Iridium Uydusu adı verilen yapay bir uydunun geçişine tanıklık etmekteydik.

Şimdi bu öyküden benim yaptığım müdahaleyi çıkaralım. O gün insanlar evlerine gidecekler, eşlerine dostlarına bu gördükleri sıradışı nesneden bahsedecekler ve beki de olay basına kadar taşınıp “Ayvalık’ta Şok UFO Paniği” gibi haberler yapılacak. Bu olaylar birkaç defa daha tekrarlandığında televizyonlara şarlatanlar çıkartılacak ve ettikleri boş, göz boyayan laflar ile insanları yanıltacaklardı.

UFO Nedir

“Unidentified Flying Object”, yani “Tanımlanamayan Uçan Nesne” olarak tanımlanan UFO, insanların gökyüzünde görüp ne olduğunu tanımlayamadığı nesnelere verilen genel bir isimdir. Bilim dünyasında ne olduğu o an anlaşılamayan, ne olduğunun farkına varıldığı ana kadar geçici olarak UFO ismiyle tanımlanır. Teknik jargondaki kullanım alanı bu biçimde farklı olsa da halk arasında UFO, uzaylılar ve onların kullandıkları uzay araçları ile özleştirilmiştir. Ne yazık ki bu mantıksal yürütümün sonucu olarak da insanlar günümüzde gökyüzünde ne olduğunu anlayamadığı hemen hemen her cisme dünya dışı yaşam olduğunu ima ederek “UFO” demektedir. Fakat bilim, UFO olduğu iddia eden sayısız iddiayı, mantıksal yürütüm ve bilimsel gözlem ile tarih boyunca çürütmüş, çürütmeye de devam etmektedir. Şimdi, tarihten bugüne UFO olaylarının ünlü birkaç örnek ile devam edelim ve nasıl kolay çürütüldüklerine bir bakalım:

1) Antik Uzaylılar

UFO kültürü yalnızca gökyüzünde görülen cisimleri kapsamıyor. Bu fenomen ortaya çıkıp ünlü oldukça komplo teorisyenleri, tarihi eserlere ve eski tablolara bakarak bu resinlerde de UFO kanıtları olduğunu iddia etmeye başladılar. 1971 yılında bulunan ve 79’da UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne giren İtalya Valcamonica mağara çizimleri buna örnek gösterilebilir. İlk bakışta ufocuların servis ettiği fotoğrafa bakınca, onların da iddia ettiği gibi çizimlerin astronotmuş gibi olduğu düşünülmekte. Fakat civarda bulunan ve Tunç Çağı’na ait bu çizimdeki tasvirlere çok benzeyen savaş başlıklarının varlığı, aynı zamanda o bölgedeki bütün çizimlerde bunların bulunması, çizimdekilerin astronot değil, savaşçı olduğunu kanıtlıyor. Aksi taktirde bütük İtalya’da o dönemde astronotlar dolaşıyor olurdu.

2) Antik Mısır’daki Helikopterler

Bir başka ünlü komplo, Kadeş Kenti’nden Libya’ya kadar uzanan büyük fetihler yapmış Mısır Firavunu Birinci Seti’nin Anıt Mezarında bulunan bu hiyeroglifin bu satırı. Görüntü, defalarca kullanılmaktan deforme olmuş taşın üzerinde iki harfin birbirine karışmasından kaynaklanıyor. Tablette ise iki şey birden yazmakta ve üst üste geçmişler: biri “Mısır’ın 9 Düşmanını Kovuşturan Kahraman Kral/Tanrı, Seti”, diğeri ise “Yüce Mısır’ın Koruyucusu, Düşmanları Zapt Eden Kral/Tanrı Ramesess”. “Eğer gerçekten Antik Mısırlılar bir “Helikopter” uzay aracı görseydi neden bunu alelade eski bir taşın rastgele bir satırına çizmişler de gerçekten bu konu hakkında bir destan yazmamışlar” diye de insan sormadan edemiyor bu konuyu çürütürken.

3) Rönesans Tablolarındaki UFOlar

Kara Veba salgını ve ardından gelen Kilise’nin sanat açılımı ile İtalya’da sanatçılar büyük destek görmeye başladı. Rönesans’ın ilk dönemlerinde 1486 yılında Meryem’in İsa’ya hamile kaldığı anı tasvir eden bu tabloda, Tanrı’nın ilahî eli, bir güvercin formunda göklerden inip Meryem’in vücuduna girmekte. Komplo teorisyenleri, ışığın kaynağının bir UFO olduğunu ve sanatçının bu mesajı vermek istediğini iddia etmektedirler. Fakat Londra’da Ulusal Galeri’de sergilenen bu esere yakından baktığınızda görüntünün ufo değil, yalnızca ışık hüzmesi ve bulut olduğunu görüyorsunuz.

4) Roswell Hava Üssü ile 51. Bölge: Uçan Daireler ve Siyah Üçgenler

1941 yılında ABD hükümeti, İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Meksika’nın Roswell kentinde “Walker” adında bir hava üssü açar ve gerek okyanus ötesi, gerek ise Güney Amerika’ya yapacağı uçuşları bu üs üzerinden yapmaya başlar. Savaşın bitmesinin ardından ise bu amacını yitiren üs, sessizliğe bürünür. Ancak 1947 yılından itibaren 1950lerin sonuna kadar yöre halkı sürekli olarak, üsten “Uçan Daire” ismini verdikleri isimlerin çıkış yaptığını iddia ederek polise başvururlar. O kadar fazla şikayet gelir ki Meksika hükümeti, bilirkişilerden oluşan bir UFO komisyonu oluşturarak olayı araştırır. ABD Hava Kuvvetleri’nden bir açıklama isteyen komisyon’a cevap olarak Hava Kuvvetleri, görülen cisimlerin “Hava Tahmin Balonları” olduğunu belirten bir basın açıklaması yayımlar. Fakat bu yerel halkı tatmin etmez. Çekilen fotoğraflar ise hiç hava tahmin balonlarına benzememektedir. UFO, yani “Tanımlanamayan Uçan Cisimler” tabiri de ilk defa bu raporları haberleştiren Donald Keyhoe tarafından 1950lerde kullanılmıştır.

1955 yılından sonra Roswell çevresinde rapor edilen UFO miktarı azalmış, halk arasındaki popülerliğini yitirmiştir. 1997 yılında ise, Amerikan Gizli Servisi CIA bir açıklama yaparak, görülen cisimlerin 1947-55 yılları arasında Roswell hava üssünde geliştirilen ve o dönem bir gizli proje olan “Lochead U-2” casus uçaklarının prototipleri olduğunu açıklar. O dönemin radarlarına yakalanmayan bu uçaklar, başta Küba olmak üzere, diğer Doğu Bloğu ülkelerine casusluk yapmak için kullanılmıştı ve tasvir edilen şekillere uymaktaydı. Benzer biçimde ABD’nin Nevada Eyaleti’nde bulunan ve 51. Bölge olarak bilinen üs civarında hala bu tür UFO ihbarlarının gelmektedir. Fakat işin ilginç yanı Dünya’nın pekçok bölgesinde, burada rapor edilen cisimlere benzer şekilli cisimlerin rapor ediliyor olmasıdır . Tasvir edilen cisim siyah renk ve üçgen şeklinde, çoğunlukla havada sabit olarak duran “araçlar” olduğu yönünde. İşin ilginç yanı özellikle Körfez Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali gibi olaylar sırasında da bu üçgen siyah cisimlerin rapor ediliyor oluşu. Amerikan Hava Kuvvetlerleri(USAF)’ın, ABD’de düzenlenen bir Savaş Sanayisi kongresinde bir yetkilinin U-2 Uçaklarının yerini alacak ve TR-3B ismini verdikleri casus uçakları üzerinde çalıştıklarını açıklaması üzerine, bu siyah üçgen UFO raporlarının da TR-3B araçlarına ait olabileceği speküle edilmekte. Fakat, özellikle günümüzde internete sürülen siyah üçgen UFO fotoğraflarının büyük kısmının Photoshop gibi yazılımlar ile oynanmış görüntüler olduğu teker teker ortaya çıkarken, bir tanesi de NASA tarafından yalanlandı. NASA’nın yaptığı Uluslararası Uzay İstasyonu canlı yayınında kadraja giren bir nesne tartışma yaratmıştı. Nesne siyah renk, üçgen şeklinde ve tıpkı bir hava aracı gibi düşük yörüngede yolculuk etmekteydi. Fakat daha sonra farklı açılardan cismin fotoğraflarını çeken Astronotlar, bunun zamanında kalkan bir uzay mekiğinin altından çıkan siyah bir ısı yalıtım malzemesi parçası olduğunu kanıtladılar. Cismin 12 Ocak 1986 tarihli Columbia Uzay Mekiği uçuşundan sonra oraya geldiği düşünülüyor, çünkü daha sonra bu tür kopmalar yaşandığı için uzay araçlarında ısı yalıtımı için seramik kullanmaya başlandı.

5) Youtube’daki “UFO in Haiti” Videosu

İlk olarak sahte bir youtube hesabından yayımlanan videoda, büyük ve ses çıkaran uzay araçlarının Haiti sahilinde dolaşıp, ardından da göğe doğru yükselerek ufukta kaybolduklarını gösteren bu video, ortaya çıktığı 2007 yılında oldukça büyük tartışmalara sebep olmuş, Haiti’deki üniversitelerden çeşitli görgü tanıklarının da olayı doğrulaması basının ilgisini çekerek CNN’in olay hakkında özel bir haber yapmasına sebep olmuştu. Olayın üzerinden geçen birkaç aydan sonra videoyu Sam Barzolff adında bir animatörün sosyal deney yapmak amacıyla hazırlayıp servis ettiği ortaya çıktı. Los Angeles Times gazetesine konuşan Barzolff, üniversiteden arkadaşlarını da sahte tanıklık yapması yönünde ikna ettiğini, videoyu 17 saatte bilgisayarda After Effects programı yaparak hazırladığını ve herkesin bu kadar çabuk bu numaraya kanmasına çok şaşırdığını söyledi.

6) UFO Gören İlkokullular

Ali Çağlar isimli fen bilgisi öğretmeni ilköğretim öğrencilerine, plastik tabaktan bir uçan daire yaptırıp 100’e yakın fotoğraf çekmiştir. Öğrencilerle birlikte en iyi 5 tanesini ünlü UFO sitelerine yollamış ve ne olduğu ile ilgili soru sormuşlardır. Türkiye’nin en meşhur UFO dolandırıcılık sitesi siriusufo.org sitesi ise bu oltaya elbette kanmış ve tüm dünyaya aşağıdaki fotoğrafı servis etmiştir. Şu anda kaldırdığı sözde raporda, uzay aracının detayları, hangi yıldızdan geldiği ve aracı kullanan uzaylının tasvirlerine kadar birçok ilginç detay bulunmaktaydı. Sirus UFO’nun peşinden dünyaca ünlü pek çok ufocu da aynı fotoğrafı alıp servis etmiş, Ali öğretmen durumu açıkladığında ise hiçbir şey olmamış gibi fotoğrafları sitelerinden kaldırmışlardır.

Konu buraya gelmişken “Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi” hakkında da birkaç söz söylemek gerek. Türkiye’den ve Dünya’dan gelen sözde UFO ihbarlarını alıp yayımlayan, bunlar üzerinden adeta usta bir bilim kurgu yazarı edasıyla uzaylı ırkları, gezegenler, medeniyetler uyduran bu sözde araştırma merkezi, yazdığı bu gibi yazılara uzaylılar tarafından kaçırılan insanlar gibi komik ve kabul edilemez kaynaklar vermekte. Dolayısıyla hiçbir bilimselliği olmayan bu kurum, Türkiye’deki havuz medyası tarafından çok sevilmekte ve kendilerinden UFOlar, uzaylılar hakkında yazılar ya da konuşmalar istenmekte. Bu yolla para kazanan oluşum, çeşitli sponsorlar ile birlikte bir “Gezici UFO Müzesi” kurdu ve zaman zaman bu araç ile Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde para karşılığı bu şarlatanlığı sürdürmekteler. Türk basını ise başta oluşumun kurucusu Hakan Akdoğan olmak üzere bu tür dolandırıcılara gazete köşelerinde ya da telezin programlarında yer vererek bu insanları meşrulaştırmaktalar. Halbuki yukarıdaki örnek ve buna benzer sayısız diğer yaşanmışlıklarda olduğu gibi, bu insanlar oynanmış fotoğraflar ve videolar ile insanları kandırmaktalar, bu kandırmaca oyununa katılan basın ile de bir meşruluk sağlamaktalar.

Yazıyı bitirirken şunu sorabilirsiniz: “Madem bunların hiç doğruluk yanı yok, o halde neden bu kadar fazla insan UFO gördüğünü iddia ediyor?”, bunun temel sebebi aslında insanlık olarak gizemli ve açıklanamayan olaylara olan merakımız. Gökyüzünden bir yıldırım düştüğünde mağaradan çıkıp çıkan yangını seyreden insanlara bunu yaptıran temel etken merak duygusudur. Sahip olduğumuz bu keşif ve merak hevesi aslında halk arasında sürekli açıklanamayan bir şeyler olduğuna, ya da bizden saklanan gerçekler olduğuna dair düşünmemize sebep oluyor. Otoriteyi, sistemi, hakim görüşü hatta hakim bilimsel otoriteyi sorgulamak elbette faydalı ve insanlığı ileri taşıyacak şeylerdir. Mühim olan elimizdeki kanıtlar ile konuşmak, bilimsel gözlemler yapmak ve sahip olduğumuz görüşü kanıtlayan bulgular edinmek aslında. Eğer kanıtları, gerçekleri araştırmayıp mantığımızı devre dışı bırakırsak uzaylı da, Van Gölü Canavarı da, kellesi elinde koşan asker de görürüz. Burada Eleştirel Düşünme(Critical Thinking) kabiliyetine sahip olan bizler ise, insanların bu zaafını istismar ederek para kazanan şarlatanlara karşı durmak, onların aksine; bilimi savunmaktır.

BU YAZI BİLİM VE GELECEK DERGİSİNDE ARALIK 2016 SAYISINDA YAYIMLANMIŞTIR

Kaynaklar:

Keyhoe, Donald E. (1953). Flying Saucers from Outer Space

“UFOs in Ancient Art”

http://tinyurl.com/nq7luwr

“Helicopter Hieroglyphs Explained”

http://tinyurl.com/gnt8fyb

CIA Roswell Olayı Hakkındaki Basın Açıklaması

http://tinyurl.com/2lq4es

İlkokul Öğretmeni UFO Deneyi

http://www.alibababilimevi.com/ufo-testi-2/

Yazan: Özgür Can Özüdoğru