ODTÜ AAT ekibi olarak Van’ın Edremit ilçesindeki ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine eğitim vermek üzere, 1 Ekim 2017’de sabah saatlerinde yola çıktık. İki adet teleskobumuzla, çocuklara dağıtmak üzere taşıdığımız kalem ve defterlerle Ankara Garı’na varmamızın ardından Tatvan’a gitmekte olan trenimizde bol bol sohbet edip, go oynayıp, kitap okuyarak zevkli bir yolculuk geçirdik. Kayseri’de hava yavaş yavaş kararırken, ekim ayında olmamıza rağmen karlı olan Erciyes dağını izledik, tarihi tren garında inip hızlıca garda gezindik. Sivas’a geldiğimizde ise hava tamamen kararmıştı; uyandığımızda kendimizi Muş’ta, Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovalarında bulduk. Sonunda Tatvan’a ulaştığımızda, neredeyse 26 saattir yoldaydık. Van’a giden ilk minibüse bindik ve yolda gerçekten de gölden çok denizi andıran Van Gölü’nü seyrettik. Sabahın erken saatlerinde uyanıp Edremit’teki Van Kültür Koleji’ne doğru yola çıktık, yolda Batman’dan gelen Mezopotamya Astronomi Derneği üyesi Hasan Çetres arkadaşımız da bize katıldı. İlkokul ve ortaokullulara öncelik verdiğimiz öğrencilerin bir kısmına sunumlarımızı yaptık.
‘’Denizyıldızları gökten mi düşer?’’ gibi tatlı soruları yanıtlamaya çalışırken zaman bizim için de eğlenceli geçti. Özellikle küçük yaştaki çocukların ilgilerini görmek bizi çok mutlu etti. Öğlen saatlerinde Güneş teleskobuyla birçok öğrenciye ve öğretmene Güneş gözlemi yaptırdık. Ertesi sabah Van kahvaltımızı yaptıktan ve bir Van kedisiyle karşılaştıktan sonra okula vardığımızda, bu kez ortaokul öğrencilerinin yanında lise öğrencilerine de sunumlarımızı yaptık. Çocuklara getirdiğimiz kalem, defter ve çıkartmaları dağıtarak astronomiye ve bilime ilgilerinin artmasını sağlamaya çalıştık. Gün boyu havanın açtığı bir anı yakalamak için fırsat kolladık ve Güneş’in bulutlardan çıktığı her an gözlem yaptık. Dersler bittikten sonra, gece gözlemine kadar bazı çocuklarla okulda kaldık ve onlarla daha uzun sohbet etme imkânı bulduk.
Gecenin sonunda birçok öğrenci bize astronot, astronom ya da astrofizikçi olmak istediklerini söylediler ve bizim astronom/astrofizikçi olma eğitimimizin nasıl başladığını anlatıp onlara yol göstermemizi istediler. Gece gözlemi sırasında tüm öğrencilere, öğretmenlere ve velilere Ay gözlemi yaptırdık. Şansımıza Ay dolunay evresindeydi ve tertemiz bir hava vardı. Açık olmasının yanında hava o kadar soğuktu ki, gözlem sırasında ısınmak için halay çeken bir grup bile oldu! Zaman zaman bulutlar gelmesine rağmen lazerle kuzeyi ve takımyıldızları bulmayı öğrettik. Gözlem biter bitmez yola koyulduk ve sabah Tatvan’dan kalkacak olan trenimize gitmek için Tatvan’a gidip, geceyi bu aşırı soğuk ilçede geçirdik. Sabah 7’de bindiğimiz tren Malatya’ya vardığında, trenin jeneratörü bozulduğundan yaklaşık bir buçuk saat tren garında mahsur kaldık. Yolculuğun kalanı ise sorunasuz geçti ve sonraki gün biraz rötarlı da olsa Ankara’ya vardık.
26 Kasım 2011 yılında başlıyor hikâyemiz. NASA üssündeki görevliler son kontrolleri yapmaktalar. İnsanın her zaman daha öteye gitme merakının yarattığı itici güç, bu cesur insanları heveslendirmekteydi. Başarılı bir kalkış! Her şey kusursuz bir şekilde ilerlemekteydi. 352 milyon millik yolculuğunun ardından Curiosity, 6 Ağustos 2012’de Mars’a, Gale Krateri’ne iniş yaptı. Ardından aynı krater içinde bulunan yaklaşık 5500 km yüksekliğindeki Sharp Dağı’na doğru yola çıktı. Sharp Dağı’nın sahip olduğu çok katmanlı yüzey sebebiyle Mars’ın geçmişine ve olası mikrobiyolojik yaşam izlerine dair en fazla bilgiyi saklayan yerlerden biri olduğu düşünülüyor. Curiosity, 9 kilometrelik yolculuğunu 12 Eylül 2014 tarihinde tamamladı. Bu yolculuk sırasında binlerce fotoğraf çeken, birçok yerde sondaj yapan, çeşitli kum ve taş örnekleri toplayan robot, Dünya’ya Mars hakkında bir sürü bilgi gönderdi.
NASA’nın Jet İtki Laboratuvarında (Jet Propulison Laboratory) Curiosity’nin test edilişi
lk sondajını 9 şubat 2013 te yapan Curiosity daha sonrasında da bir çok sondaj gerçekleştirdi. Bu sondajlar sonucunda Mars toprağında Uranyum, Toryum, Potasyum gibi çok sayıda radyoaktif elementin yanı sıra Silikon, Oksijen, Demir, Magnezyum, Alüminyum, Kalsiyum gibi elementler de olduğunu saptadı. Curiosity’nin bulduğu Sülfür, Nitrojen, Oksijen ve Karbon mineralleri ise geçmişte veya günümüzde olası organik yaşam ihtimallerini arttırıyor.
Curiosity’nin yaptığı sondajlarda gördüğümüz en ilginç bulgulardan biri, Mars’ın yüzeyindeki toprak kırmızı olmasına rağmen, birkaç santimetre altındaki toprağın beyaz olması. Bunun sebebi ise, Mars toprağında bulunan Demir elementinin yüzeyde demir oksit oluşturması yani pas tutması. Bu durumun, Mars’ta çok eskiden oksijen yoğunluğunun daha fazla olduğunu ve bu yoğunluğa izin verecek bir atmosferin varlığını işaret ettiği bir takım bilim insanları tarafından düşünülüyor. Yüzeyden itibaren bulunan pas yoğunluğu üzerinden bölgede serbest dolaşabilecek oksijen miktarı inceleniyor.
Mars’ta suyun hikayesi
Curiosity’nin gönderdiği fotoğraflara baktığımızda, indiği bölgenin yakınlarında, toprakta çizgiler oluştuğunu görüyoruz. Çizgiler, yıllar önce burada akan su olduğunun bir göstergesi. Curiosity’nin bu bölgeden topladığı çakıl taşlarının şekil ve büyüklüklerini inceleyen bilim insanları, eskiden burada hızlı akan ve derin bir nehir olduğu sonucuna ulaştı. Ayrıca 160 km genişliğindeki Gale kraterinde, kumtaşı ve çakıl taşından oluşan çok sayıda yatak olduğu belirlendi. Buradan, kraterin yıllar önce sığ bir göl olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Kraterde tespit edilen eğimli yataklar, dünyadaki göllere dökülen nehir yataklarını andırıyor.
Curiosity uzay aracının çektiği bir “Selfie”
ize bunca bilgiyi gönderen bu güzel aracın yolladığı fotoğrafların bir diğerinde de, 1 cm çapında kusursuz küre şeklinde bir kaya parçası göze çarpıyor. Bilim insanlarına göre bu taş antik göl kraterinde milyonlarca yıl önce su varken oluşan tortul kayaçlardan biri. Konkreasyon (katılaşma) yoluyla oluştuğu ve suyun hareketiyle aşınarak bu şekle geldiği tahmin ediliyor. 2004’te de benzer kayalar bulunmuş ve bunlara ‘’Yaban Mersini Kayası’’ adı verilmişti. Fakat bugüne kadar görüntülenen kayaların hiç birinin şekli bu kadar kusursuz değildi. Sharp Dağı’nın ise bu gölde milyonlarca yılda biriken çökeltiler etkisiyle oluştuğu düşünülüyor. Yüksek bölgelerden suyla kratere akan tortu biriktiği esnada güçlü rüzgârların etkisiyle dağı ortaya çıkarmış olabilir. Kraterde tortu birikimi ve rüzgâr erozyonunun on milyonlarca yıl sürdüğü tahmin ediliyor. Gölün büyüklüğü ve yaşanan jeolojik faaliyetler göz önüne alındığında mikrobiyolojik yaşam için yeterli şartların oluştuğu görülüyor.
Bir takım astrofizikçiye göre 3 milyar yıl önce Mars’ta çok büyük bir okyanus ve nehirler vardı. Bir zamanlar gezegenin yüzeyini kaplayan bu su, şu anda bir yeraltı okyanusunu oluşturmuş olabilir. Bunu yanı sıra atmosferde buhar ve kutuplarda buz şeklinde bulunduğu biliniyor. Ayrıca yüzeyde akışkan halde bulunduğu da gözlendi. Bilim insanları, sıvı halde bulunan suyun canlı mikroorganizmalar için son derece uygun bir ortam olduğunu belirtiyor. Mars kraterlerinde bulunan, çok yoğun bir tuz çözeltisi şeklinde olan su, yoğun bal kıvamındadır. Suyun içerdiği tuzların magnezyum perklorat, magnezyum klorat ve sodyum perklorat olduğu tahmin ediliyor.
Marsta yaygın bulunan ve klor içeren perkloratların suyun donma noktasını 0 santigrat dereceden -32 santigrat dereceye düşürerek, sıvı halde kalmasını sağladığı düşünülüyor. Eğer su perklorat içermeseydi, Mars’ın düşük atmosfer basıncı ve düşük ısısı altında sıvı kalamazdı. Mars’ta bulunan bu su zehirlidir. Fakat önümüzdeki yıllarda Mars’a gitmesi planlanan astronotlar için umut vaat ediyor. Astronotlar bu suyu işleyip içebilir, oksijen kaynağı ve roket yakıtı olarak kullanabilir.
İnsanlığın sahip olduğu merak var olmaya devam ettikçe, Mars’ı keşfetme konusundaki tutkumuz da sürmeye devam edecek. Attığımız her adımda bir gizemi daha çözüyoruz. Şimdilik pek çok konuda elimizde olanlar kısıtlı, ancak Curiousity ve ondan sonra gelecek araçlar yardımıyla Mars’ın gizemlerini çözmeye devam edeceğiz.
Gökyüzü Bülteni Dergisi, Türk Astronomi Derneği, Ocak 2016
Dünya genelindeki bilim insanları ilk kez 130 milyon ışık yılı uzaklığındaki iki nötron yıldızının çarpışmasını fotoğraflamayı başardı. Bu olay “GW170817” olarak adlandırıldı.
Ve bunun tamamı, olayı saptayan ve gözlemevlerini nereyi incelemeleri gerektiği ile ilgili uyaran kütle çekimsel dalga astronomisi sayesinde oldu. Böylelikle bunu, ilk eş zamanlı optiksel ve kütleçekimsel dalga gözlemi olarak ilkler listesine ekleyebiliriz.
Parti verebilir miyiz? Hadi verelim!
Şakayı bir yana bırakırsak, bu gerçekten muhteşem bir şey. Daha önce hiçbir zaman kütleçekimsel dalgaların nereden geldiğini ya da bu dalgaların sebep olduğu olayları saptayamamıştık. Ve bu, tüm zamanların yalnızca beşinci kütleçekimsel buluşu.
Önceki dört buluş, bir büyük kara delik oluşturmak için bir araya gelen ikili kara delik sistemlerindeki çarpışmadan (ya da birleşmeden) elde edilmişti. Onları göremememizin iki ana sebebi vardı.
Bunlardan ilki, bu yılın başlarına kadar sadece iki saptayıcımızın olmasıydı –LIGO’nun (Lazer İnterferometre Kütle Çekim Dalga Gözlemevi) Louisiana, Livingston’daki ve Washington, Hanford’daki interferometreleri (çatışma ölçeği). Bu da ilk üç olayın gökyüzünün sadece çok geniş bir kısmında saptanabileceği anlamına geliyordu.
Üçüncü bir saptayıcının eklenmesi, ki bu da İtalya’daki Virgo’nun interferometresi, daha birkaç hafta önceki dördüncü kütleçekimsel dalga olayında lokasyon kesinliğini 10 civarında bir faktör olarak geliştirdi.
Diğer sebep ise kara deliklerin doğaları gereği görünmez olmalarıydı. Kara delikler bütün ışığı emdiklerinden onların varlığını yalnızca etraflarındaki uzaydaki değişimlere bakarak anlayabiliriz. Öte yandan, nötron yıldızları oldukça görülebilirdir haliyle aralarındaki çarpışma heyecanla beklenen bir şeydi.
Bu bir dizi yeni gözlemi yapmak için 70 civarında yeryüzü ve uzaya bağlı gözlemevi, merceksel galaksi NGC 4993’ün hemen bitişiğindeki Su yılanı takımyıldızını araştıran Virgo ve LIGO’ya katıldı.
İlk saptayıcı 17 Ağustos’ta EDT saat dilimine göre 08.41’de ötmeye başladı.
Sonrasında, yaklaşık 1.7 saniye sonra iki uzaya dayalı gözlemevi, NASA’nın Fermi Gama Işını Uzay Teleskobu ve ESA’nın Uluslararası Gama Işını Astrofizik Laboratuvarı, gökyüzünün aynı alanından yoğun bir gama ışını patlaması –evrendeki en parlak ve en enerjik olayları- algıladı.
“Cırıltı” da farklıydı tabi. Bunlar ses verisine dönüştürülen şeylerdir ve kara delik çarpışmaları için sadece saniyenin kesirleri kadar sürerler. GW170817’de cırıltı 100 saniye civarında sürdü.
Bu bir tesadüf değildi ve dünya genelindeki astronomlar teleskoplarını Suyılanı’ya yöneltmek için çılgınca atıldılar.
LIGO’nun sözcüsü David Shoemaker ,“Bize hemen öyle göründü ki, kaynağın görmeyi umduğumuz bir diğer kaynak olan nötron yıldızları olması olasıydı ve Dünya’ya göreceğimizin sinyallerini veriyordu.” dedi.
Nötron yıldızları, bir süper kütleli yıldızın yaşam döngüsünün sonunda meydana gelebilecek şeylerden biridir.
Çekirdek, protonları ve elektronları nötron ve nötrinolara sıkıştırarak çöker. Nötrinolar kaçar fakat nötronlar sadece 10-20 kilometre arasında (6-12 mil) bir çapta çekirdeğin içine inanılmaz derecede yoğun olarak doluşurlar.
Eğer çekirdeğin ağırlığı üç yıldız kütlesinden daha azsa, bu yoğunluğun baskısı nötron yıldızını destekler. Eğer çekirdek daha büyükse, çekirdek bir karadeliğin içine çöker.
GW170817’deki iki nötron yıldızı yaklaşık 1.1 ve 1.6 yıldız kütlesi arasındaydı ve hızlandıkça etraflarındaki uzay zamanını çarpıtarak ve evrene dalgacıklar göndererek yaklaşık 300 kilometrelik mesafeden daralan sarmal bir şekilde birbirlerini yörüngelerine alıyorlardı.
Onları gözlemlediğimiz uzaklıktan bakıldığında son çarpışma aşırı derecede parlaktı, gama ışınlarından yoğun bir “ateş topu” yayıyordu. Bunu aşağıdaki videoda görebilirsiniz. Büyük parlak nokta, NGC 4993 galaksisinin merkezinde. Hemen yukarısına ve soluna bakın, GW170817’yi görebilirsiniz.
Kesinlikle inanılmaz değil mi? Bu iki nötron yıldızının arasındaki çarpışma Güneş’ten çok da büyük değil ve 130 milyon ışık yılı uzaklıktaki bu olayı bizzat kendi gözlerinizle görüyorsunuz.
Fakat durum gittikçe iyi bir hal alıyor. Gama ışını patlamasından bahsettiğimizi hatırlıyor musunuz?
NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nin Fermi Projesi’nin bilim kadını Julie McEnery, “On yıllardır kısa gama ışını patlamalarının gücünü nötron yıldızı birleşmelerinden aldığından şüpheleniyorduk.” dedi.
“Şimdi bu olay için LIGO ve Virgo’dan gelen inanılmaz veri ile cevaba sahibiz. Kütleçekimsel dalgalar bize birleşen objelerin nötron yıldızlarıyla tutarlı kütleleri olduğunu ve gama ışınlarının ışıltısı da bize objelerin büyük olasılıkla karadelikler olmadığını çünkü bir karadelik çarpışmasının ışık yaymasının beklenmediğini söylüyor.”
Ve bütün bunlar bir kez daha Einstein’ın haklı olduğunu kanıtlıyor.
”Bu… kütleçekimsel dalgaların ışık hızıyla neredeyse aynı hızda -10.000 trilyonda birlik bir farklılıkta- olduğunu gösterip, Einstein’ın 1915’teki öngörüsünü destekliyor.” diyor Melbourne Üniversitesi’nden Andrew Melatos.
Önümüzdeki haftalar ve aylarda da gözlemevleri kilonova hakkında daha fazla şey keşfetmek için çarpışmanın gözlemlerini yapmaya devam edecek. Ki bu da çarpışmadan geriye kalan maddeler hala parlıyorken ve uzaya püskürmeye devam ediyorken gerçekleşecek.
Dünya genelindeki gözlemevleri ve enstitüler aynı zamanda bu olay hakkında raporlar yayınlıyor olacaklar. Bu olayın daha keşfedilmeyi bekleyen birçok yönü var.
Shoemaker, “Nötron yıldızları ve ürettikleri salınımlar hakkındaki derin çalışmaların detaylandırılmış modellerinden alınan bilgiye göre, genel izafiyet gibi daha temel fizik konuları için bu olay son derece zengin bir kaynak.” dedi.
“Bu bizlere bir şeyler bahşetmeye devam edecek olan bir hediye.”
Daha fazlasını aşağıdaki Veritasium videosunda bulabilirsiniz:
ODTÜ Ormanı, okuduğumuz okulun öncü öğrencileri tarafından binbir türlü emekle yoktan var edilmiş ve bozkırın ortasındaki Ankara kentini güzelleştirmiş, şehre akciğer armağan etmiş bir ormandır. Tarihte benzerine az rastlanır. ODTÜ’lü yıldız çocukları olarak bizler, ormanımız henüz insan ışıklarıyla kirlenmediği için gidip oralarda gökyüzü gözlemleri yaparız, canlılıkla ve yaşayan doğayla bir oluruz. Biliriz ki ODTÜ Ormanı’nın olmadığı bir Ankara, bir ODTÜ hayal bile etmek mümkün değildir. Dolayısıyla ODTÜ Ormanı, öğrencisinden akademisyenine, tüm okul mensuplarının sorumluluğu altında olan, betonlaşan dünyadan korunması gereken bir yerdir.
Bu doğrultuda, tüm gökyüzüseverleri ve yeşil bir dünya isteyenleri 5 Kasım Pazar saat 14:00’da Yalıncak’ta olacak olan ağaç dikme şenliğimize çağırıyoruz.
Yeni yıldız çocuklarıyla tanışmak üzere 12 Ekim Perşembe günü 18:00’de Fizik Bölümü 3. katta bulunan Cavid Erginsoy Seminer Salonu’nda buluşuyoruz. Toplantı sonrası havanın uygun olması durumunda, Fizik Çimleri’nde gökyüzü gözlemi yapılacaktır.
Bundan tam 60 yıl önce, 4 Ekim 1957’yi 5 Ekim’e bağlayan gece, ıssız Kazak steplerinin ortasından yukarıya, göklere doğru yükselen bir roket, Uzay Çağı’nı başlattı… Bu gece, uzaya başarıyla gönderilen ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in 60. yıldönümü!
1957’nin son ayları, insanlık için oldukça hareketli bir yıl oldu. 1955’te ABD, 1957’deki Uluslararası Jeofizik Yılı kapsamında uzaya bir uydu fırlatacaklarını ilan etmişti. Sovyetler Birliği ise bu ilandan geri kalmadı, aynı yıl fırlatılmak üzere 200-300 kilogramlık bilimsel aygıt taşıyabilecek kapasitede bir uydunun fırlatılması için hazırlıklara girişti. Ta 1951’de bile Sovyetler’in içinde köpek bulunan roketleri uzayın başladığı kabul edilen 100 kilometre yüksekliğe ulaşmıştı, fakat uzaya çıkıp Dünya’nın etrafında turlayan bir yapay “uydu”yu başarıyla göndermek bambaşka bir görevdi. Önce uzayda çalışabilecek bir uydu tasarlamak, sonra onu uzaya, Dünya’nın kütleçekim çukurundan yukarılara ulaştırabilecek güçte, çok kademeli bir roket inşa etmek gerekiyordu. Dahası, bilgisayar denen aletin daha yeni yeni ortaya çıktığı bir zamanda ince hesaplar yapıp uydu için uygun bir yörünge çıkarmak ve uydunun yörüngeye erişebilmesi için roket kademelerinin tam zamanında, istenilen süre boyunca çalışması gerekiyordu. Fakat tüm bu zorluklara değerdi, çünkü Soğuk Savaş’ın hızla tırmandığı ve şehirleri ortadan kaldırabilecek hidrojen bombası denemelerinin ardı ardına yapılmaya başlandığı 1950’li yıllarda Dünya’nın yörüngesine yapay uydu gönderebilmek, uzaya “hakim olmak” ve bu sayede gerekirse düşmanın kafasına uzaydan atom bombası yağdırabilmek anlamına geliyordu. Dünya’nın manyetik alanını incelemek hevesi, bunun için bir anlamda bir kılıftı.
1956’nın sonlarında, Sovyet bilim adamları projelerinin kısıtlı zamanda tamamlanamayacağını fark edince daha basit bir uydu planına yöneldiler: 80 küsur kiloya düşürülen, görevi sadece uzayda “biplemek” olan bu uydu, Sputnik 1’in ta kendisiydi. Ertelenen o büyük uydu ise 7 ay sonra, Sputnik 3 adıyla başarıyla fırlatıldı.
Amerikalılar, uzay ve teknoloji konusunda Sovyetler’den çok daha önde olduklarını düşünüyorlardı fakat yanıldıklarını Sputnik 1 ile anladılar. Sovyetler ilk yapay uydu olan Sputnik 1’in başarıyla fırlatıldığını duyurduğunda halk başta kuşkuyla yaklaştı, fakat radyosunu kabaca 20 Megahertz’e ayarlayabilen herkes bir buçuk saatte bir Sputnik’in biplemeleriyle karşılaşınca Uzay Çağı’nın ayaklarına geldiğini anladı. Dahası, gün doğumları ve batımlarında uydu zor da olsa gökte seçilebiliyordu. İnsanlar heyecanlıydı, gazeteler insanlığın yeni bir çığır açtığını yazıyordu: Uzayı fethetme zamanı gelmişti.
Sputnik 1, pili bitene dek 3 hafta kadar biplemeye devam etti. Fırlatılışından 3 ay sonra, 4 Ocak 1958’de ise atmosfere girerek parçalandı. Uzay Çağı’yla birlikte ABD ile Sovyetler Birliği arasında, sonu Ay’a insan göndermeye varacak Uzay Yarışı da başlamıştı…
60 yıl sonra, uzaya uydu göndermek bir nevi çocuk oyuncağı oldu. Dünya’nın etrafında dolanan binlerce uydu televizyon yayınlarına erişmemizi, telefonlarımızdan konumumuzu öğrenmemizi, hava tahmini yapmamızı ve daha nicesini sağlıyor. Ay’a, gezegenlere, hatta kuyrukluyıldızlara gönderilen uydular ise evren hakkında daha fazla bilgiye erişmemizi sağlıyor. İşte bu yüzden, tüm bunların kapısını açan Sputnik 1’e “iyi ki doğdun” diyoruz!
********
Sputnik 1’le gelen heyecan, bir ay sonra Sputnik 2 ile Laika adlı köpeğin uzaya başarıyla fırlatılmasıyla (başarıyı bir de Laika’ya sorun tabii!) yerini endişeye bıraktı. Sovyetler biri köpekli iki uyduyu fırlatmışken ABD’de tık olmayınca Amerikalılar kafalarına nükleer füzeler düşmesinin an meselesi olduğu endişesine kapılmaya başladılar. Aralık 1957’de ABD’nin televizyondan da yayımlanan ilk uydu fırlatma denemesinin roketin 1 metre yükselip infilak etmesiyle hüsrana uğraması da üzerine tüy dikti. Başarıyla yörüngeye oturan ilk ABD uydusu Sputnik 1’den üç ay sonra, 1 Şubat 1958’de fırlatılan (yani ABD 1957 planlarını tutturamadı) Explorer 1 oldu—ki bu uydu Dünya’nın etrafındaki Van Allen kuşaklarının tespitini sağladı.
Sağda, NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu tarafından alınmış ham bir veri görüyorsunuz. Solda ise, tüm bilinen gök cisimleri haritadan çıkarıldıktan sonra bilinmeyen kaynaklardan gelen ışımaları görüyorsunuz. Bu ışımaların çoğunun Kozmik Arkaplan Işıması olduğu düşünülse de, eğer Kashinsky’nin hipotezi doğru ise, bu ışımalar karanlık maddeyi var eden kara deliklerden geliyor olabilir. [Fotoğraflar, halka açık veri, NASA]
Karanlık Madde, günümüz astrofiziğindeki en büyük sırlardan bir tanesidir. Gök adaların dönüş hızlarının yavaşlamasına engel olmasının yanı sıra, galaksiler arası büyük boşluklarda da bulunduğu düşünülen bu yapının tam olarak ne olduğu hala gizemini koruyan sorulardan bir tanesidir. Genellikle biz insanlar, bilmediğimiz ve bize bilinmez gelen kavramlara “karanlık” sıfatını vermeyi çok severiz. Fakat Karanlık Madde tam anlamıyla karanlık da değildir. Etrafta ışık da dâhil olmak üzere hiçbir şey ile etkileşmez, yalnızca bölgede bir miktar kütle yoğunluğu olduğunu görürüz. Yani bir tahterevallidesiniz; elinizdeki fener yardımıyla karşınızda kimsenin oturmadığından eminsiniz ancak yine de tahterevalli sizi yukarı doğru kaldırıyor.
Karanlık Madde üzerine ortaya atılmış pek çok görüş bulunmaktadır. Takdir edersiniz ki farklı konularda uzman olan fizikçiler, bu fenomeni incelerken, kendi alanları doğrultusunda olaylara bakıyorlar. Gezegen bilimciler, Karanlık Madde’nin, ışık gelmediği için aydınlanamamış sönük yıldızlar yahut dev gezegenler olduklarını iddia ettiler. Kozmologlar, Yüksek Enerji Teleskoplarından gelen verileri analiz etmek ile meşguller. Parçacık fizikçiler ise, bu kütle yoğunluğuna sebep olacak “Steril Nötrino” adı verilen yapıların bulunduğunu düşünmekteler. Steril Nötrino arayışlarında bulunan gök fizikçileri arasında Esra Bülbül adında bir bilim insanı da bulunmakta. Bülbül, Harvard Üniversitesi bünyesinde, Chandra X-Işını teleskopundan gelen veriler üzerinden Steril Nötrino’larınkine benzer yapılar bulmaya çalışmaktadır. Ayrıca, bütün bunların dışında “Karanlık madde diye bir şey yok, kütleyi ve matematiği algılayış biçimimiz doğru değil, kütle denklemlerini yeniden yazmalıyız.” Diyen ve alternatif eşitlikler üretmeye çalışan kuramsal fizikçiler bile var. Yakın zamanlarda NASA’nın Goddard Uzay Merkezi’nde çalışan astrofizikçi Alexander Kashinsky tarafından yayımlanan bir makale, yukarıda bahedilen hipotezlerin hepsine ek olarak, yeni bir öneri daha sunmaktadır.
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Spitzer Uzay Teleskobu’ndan alınan kızılötesi veriler üzerinden hesaplamalar yapan bilim insanları, karanlık olarak görülen kısımlarda parlak yapılar keşfettiler. Kozmik Arka Plan Işıması*na ait olduğu düşünülen bu dağılıma daha sonrasında, aynı bölgeye farklı dalga boylarında yapılan gözlemler eklendiğinde, bu parlak yapıların; Kozmik Arka Plan Işıması’nda olduğu gibi düzenli dağılmadığı, belirli bölgelerin çok çok daha yoğun olduğu fark edildi.
LIGO Araştırmacıları, birbiri etrafında dönen iki kara delikten oluşan kütle çekimsel dalgaları ilk defa 14 Eylülde ölçmeyi başardılar. Alexander Kashinsky de, elde edilen verilerin o bahsedilen kara deliklerden değil de, karanlık maddenin yoğun olarak bulunduğu bir bölgeden gelmesi durumunda neler olacağını incelemeye ve hesaplamaya koyuldu. Hesaplamalara göre karanlık maddenin bulunduğu bölgelerde eğer kara delikler var ise, karanlık madde temelli sorunların hemen hemen tamamı çözülmüş olacak. “Eğer ortaya koyduklarım doğrulanır ise, gök adamızın etrafını ilkel kara delikler sarmış durumda ve etrafında dönüyorlar.” Diye açıklıyor Kashinsky. Kara delikler içlerine madde çektiklerinde, bu maddeler o kadar hızlanır ki etrafa X-Işıması yaparlar. Bu ışımalara Kızılötesi dalga boylarında ışıma yapan kara delikler de eklendiğinde dolaylı yoldan kara delik gözlemiş oluruz. İşte bu bahsedilen iki tür ışımaya da karanlık maddenin yoğun olduğu iddia edilen yerlerde rastlanmakta.
Teoride mantıklı gözükse de, henüz elimizde herhangi bir delil bulunmamakta. Fakat LIGO’ya ait Mişelson İnterferometrelerinde gözlenecek yeni Kütle Çekimsel Dalga tespitleri, bizlere evrenin farklı yerlerinde henüz keşfetmediğimiz kara delikleri gösterebilir. Kara delik hipotezini, bu deneyler ve gözlemler doğrulayacak. Ünlü fizikçi Richard Feynman’ın da dediği gibi: “Bilgiyi sınamanın tek yolu deneydir, deney; bilimsel gerçeğin tek hâkimidir.”
*: Kozmik Mikrodalga ışıması, evrenin her bir yanını doldurmuş olan bir tür ışımadır ve Mikrodalga dalga boyunda görülür. Her yerden aynı anda geldiği için Büyük Patlama’nın en büyük kanıtı olarak görülen bu ışımayı kendi evinizde uydu bağlantısı olmayan bir televizyonu açıp gri renk karıncalanmalara bakarak da gözlemleyebilirsiniz.
Ankara ve Ege Üniversitesi’nden dört bilim insanı Rus ve Japon bilim insanlarıyla ortak yürüttükleri 10 yıllık bir çalışmanın sonunda, 212 ışık yılı uzaklıkta Jüpiter’in 1.5 katı çapa sahip olan bir ötegezegen keşfettiklerini duyurdular. Bu keşif, Türk bilim tarihinde keşfedilen ilk ötegezegen oldu. Ankara Üniversitesi’nden Mesut Yılmaz’ın baş yazar olduğu makalede, Ege Üniversitesi Uzay Bilimleri Bölümünden Varol Keskin, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünden Selim Osman Selam ve doktora öğrencisi İbrahim Özavcı da bulunuyor.
TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nde yer alan 1.5 metre çaplı Rus-Türk teleskobu ile Japonya Okayama Gözlemevi’nde bulunan bir teleskop kullanıldı. TÜBİTAK tarafından desteklenen bu çalışmada yapılan analizlerin sonucunda gözlenen bu yıldızın hareketindeki değişimi incelediklerinde, kaynağın Jüpiter’e çok benzeyen bir gezegen olduğu ortaya çıktı. Jüpiter’den 1.5 kat daha büyük boyutlara sahip olan bu gezegen, yıldızı etrafındaki turunu neredeyse 365 günlük bir sürede tamamlıyor. Yıldızına olan uzaklığı ise 1 astronomik birim( Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığa verilen isim, 149,5 milyon km).
Mesut Yılmaz, 212 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu gezegene “Türk” ismini koymak istediklerini, bununla ilgili bir oylama yapabileceklerini belirtti. “Bildiğim kadarıyla Japonya, ABD, Fransa ve Kanada, keşfettikleri ilk gezegene bir isim verdiler. Bizde de neden olmasın? “Benim “Türk”, “Türk1” ve “Atatürk” isimleri aklımda geçti.” ifadelerini kullandı.
7 Ağustos’ta bizleri parçalı bir Ay tutulması bekliyor. Bu tutulma Dünya’nın birçok yerinden gözlemlenebilecek. Buralar Güney ve Doğu Asya, Avrupa, Afrika ve Avustralya kıtaları.
Tutulmanın gözlenebileceği bölgeler koyu renkle gösterilmiş. Kaynak: thetimenow.com
Tutulma Türkiye saatiyle saat 18.50’de başlıyor. Bu saatte dolunay henüz doğmamış olacağı için tutulma başlangıcı ülkemizden gözlemlenemeyecek. Güneş’in batmasıyla doğacak dolunayla gözlenmeye başlanacak tutulmanın ortası, yani maksimuma ulaşacağı saat ise 21.20. Tutulma saat 23.50’de son bulacak. 5 saat 1 dakika sürecek olan tutulma, %25’lik bir büyüklüğe ulaşacak, yani Ay’ın %25’i Dünya’nın tam gölgesine girecek.
Peki Parçalı Ay Tutulması Nasıl Oluşur?
Dünya, Güneş ve Ay uzayda gezinmektedirler. Kimi zaman bu üç gök cismi tek bir çizgideymiş gibi sıralanır. Bu zamanlarda da tutulmalar gerçekleşir. Ay’ın Dünya’nın gölgesine saklandığı tutulmalara Ay tutulması diyoruz. Bugünkü gibi tutulmalarda ise Ay, Dünya’nın gölgesine tamamen saklanmaz. Bu nedenle bu gök olayına kısmi veya parçalı Ay tutulması denmektedir. Ay yüzeyinin küçük bir kısmı, tamamen Dünya’nın gölgesinde kalarak “umbra” (tam gölge) ile kaplanırken, kalan kısmı “penumbra” (yarı gölge), yani Dünya’nın gölgesinin dış kısmı ile kaplanır.
Uçaklar için Avrupa çapında yeni bir Wi-Fi servisi sağlayacak olan uydu çarşamba günü Fransız Guyanası’ndan fırlatıldı. Yolcular yakın zaman içerisinde, uçakta olsalar dahi bu uzay aracı ya da yerdeki hücre kulelerin tamamlayıcı sistemleri aracılığıyla internete erişim sağlayabilecekler.
Avrupa Havacılık Ağı’nın arkasındaki şirket Inmarsat, Birleşik Krallık’taki en büyük uydu operatörüdür ve bu sistemi Almanya’daki Alman Komünikasyon şirketiyle birlikte inşa ediyor. Uçaklarını gerekli ekipmanlarla kuran ilk grup olan IAG Group (Aer Lingus, British Airways, Iberia ve Vueling) ile yılın başında hizmet vermeyi umuyor. Lufthansa da bazı testler yapıyor olacak.
Sistem, uçakların üst kısmına yerleştirilecek olan antenlerin uydulara bağlanması ve uçağın gövdesine yerleştirilen diğer terminallerin Avrupa’nın kısa menzilli rota bölgelerinde bulunacak olan 300 tane 4G-LTE kulesine bağlanması ile çalışacak. Bu melez sistem kıta için bir ilk olacak.
Kabinde bulunan yolcular bir otel ya da bir kafedelermişcesine, istedikleri zaman internette dolanıp video izleyebilecekler.
Avrupa Komisyonu önce 2009’da radyo spektrumunun S-band bölümünde çalışan uydu iletişimi için iki lisans verdi ve servislerin geçen yılın aralık ayına kadar çalıştırılması ve yürütülmesini bekledi. Ancak Inmarsat ve diğer lisans sahipleri frekans tahsisinden en iyi faydayı sağlayacak bir iş geliştirmede yavaş ilerleme kaydetti.
Başlangıçta pek çok yorumcu, işin ya bir uyduya ya da yerel bir hücre ağına bağlanabilecek cep telefonlarını içerebileceğini düşündü. Bununla birlikte, uçuş öncesi bağlantı (IFC) patlama pazarına dönüşmeden önce gerçekleşti.
Uçaklardaki Wi-Fi, geleneksel olarak kötü bir üne kavuşmuş ancak teknolojiler değişiyor ve kullanıcı deneyimi hızlı bir şekilde gelişiyor.
Inmarsat’ın CEO’su Rupert Pearce, “Bir sürü ticari vaka hazırladık ve bu seyahat boyunca IFC geldi ve mükemmel bir uyum sağladı. Kısa mesafeli pazar, uçaklar ve yolcu taşımacılığı açısından Kuzey Amerika’daki kadar hızlı bir şekilde büyüyor ve dünyanın en büyük kısa mesafeli havacılık piyasası haline gelecek. Çünkü Çin’in alacağını düşünüyorum. Çin önümüzdeki beş yılda 50 havaalanı inşa edecek, bu yüzden onlarla rekabet etmek çok zor; Ama yine de, Avrupa fırsatı çok heyecan verici” dedi. Zaten havacılık piyasası Inmarsat’ın en hızlı büyüyen sektörlerinden biridir ve Global Xpress olarak adlandırılan ve uzun mesafeli uçuşlarla bağlantı kuran büyük Ka-band uyduları vardır. EAN, özellikle Avrupa çapında hızlı atlamayı sağlayan tek kanallı uçakları hedef alıyor.
Bay Pierce, Deutsche Telekom’un hala zemin segmentini açması ve hata ayıklaması gerektiğini söyledi. Bununla birlikte çarşamba günü Kourou’dan bir Ariane roketi üzerinde başlatılan yeni uydunun çalışır hale gelmesi üç ila dört ay daha sürecek. Yetkili, CEO’nun stratejik ortak olarak tanımladığı IAG ve Lufthansa, daha sonra bir test dönemi başlatabilir diye ekledi. Ancak rekabette ciddi bir geri itme var.
Diğer uydu operatörleri, Inmarsat’ın EC tarafından verilen S-band lisansının orijinal koşullarının ihlal edildiğine inanan toplulukları eleştiriyor.
Kuzey Amerika’da uçaklarla bağlantı kurmak için en iyi bilinen ViaSat, Avrupa Adalet Divanı’na şikayette bulunuyor. Bu eylem de Avrupa ortağı Eutelsat ve IFC hizmetlerini satan Panasonic Avionics tarafından destekleniyor.
Üçlü, S-band lisansının ağırlıklı olarak yedek bir yer segmenti olan bir uydu servisi olması gerektiği görüşünde. Inmarsat yetkilileri, aksini ürettiklerini söylüyorlar. Eutelsat’ın spektrum yönetimi ve politikası direktörü Wladimir Bocquet, “Orijinal amaçtan güçlü bir sapma var” diyor.
“Sadece bir örnek vermek gerekirse, hesaplamalara göre, uydu bileşeninin toplam kapasitesinin Avrupa için saniyede 100 Mb / sn (Mbps) olduğunu görüyoruz. Bunu karasal bileşenin kamuya açıklanan kapasitesi ile karşılaştırın: Karasal bir ağ saniyede 50 gigabit civarındadır (Gbps) nasıl 500 farklık bir tamamlayıcı faktör olarak düşünülebilir? Bu seçim işlemi uydu unsuru temelinde yapıldığında önemlidir”diyor BBC News.
2020/21 yıllarında, Viasat ve Eutelsat, Avrupa’nın şimdiye kadarki en güçlü uydusuna (saniyede 1 terabit toplam işleme kapasitesi) sahip olmayı planlıyorlar. Bu uyduyla, uçaklara EAN’dan çok daha üstün bağlantılar sunacaklarını söylüyorlar, ancak hava yollarının yanlış bir tanıtım yüzünden kendilerini daha az gelişmiş bir hizmete kilitlenmelerinden korkuyorlar.
Bay Bocquet “Ya kurallara saygı duyuyorsunuz ve anlaşmaya varılan çerçevede işinizi geliştiriyorsunuz ya da çerçevenin uygun olmadığını söylüyorsunuz ve bu durumda yeni bir çerçeve geliştiriyorsunuz” dedi. Bununla birlikte, EAN’yı çalıştırmak için Inmarsat, Avrupa Birliği’nin her üye devletinin -hem alan segmenti için hem de karasal öğe için ulusal bir lisansa sahip olmak için- iznine gereksinim duymaktadır.
Inmarsat, tüm AB üyesi devletlerin izinlerine sahip olduğunu iddia ediyor (Norveç ve İsviçre de dahil olmak üzere) Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’tan zemin kule ağının çalışması için sadece üç lisans bekliyor.
Londra merkezli şirket, BBC’ye verdiği demeçte, Alman ve Fransız makamlarının önümüzdeki birkaç hafta içinde onay için hazır bulunmaya karar verdiklerini söyledi. İronik bir şekilde, Inmarsat İngiltere telekomünikasyon düzenleyicisi Ofcom’un sonuncu olmasını bekliyor.